Pazartesi, Kasım 25, 2013

Kayıp: Fahri The Kötü Kraliçe'nin Ormana Yolladığı İyi Kalpli Avcı



Feridun bu hikâyenin kazı olmalı. Bilal'in ağzından mektup yazdı. Özlem'in evine adam yolladı. Oğlunun başını belaya sokmak için elinden geleni ardına koymadı. Maaşallah! Hikaye kendi yaptığı hataları karakterleri kıra döke toplamaya çalışıyor. Feridun bu kadar "tedbirsiz biri' olacaktı da neden sokakta büyümüş, ağır hayat bilgisi olan eski bir kabadayı olarak tanıttınız? Cevabını bildiğim soruları sormaktan nefret ediyorum. Bu arada Kayıp'ın bu bölümünü Deniz Koloş ve Baran Özçaylan çekimiş. Bu bölümde Zeynep Günay Tan, süpervizör olarak yazıldı. O sebeple gözümü dört açıp reji ve oyunculuk izliyorum. Deniz Koloş, uzun yıllardır Zeynep Günay Tan'ın ekibinde çalışıyordu. Baran Özçaylan da sektörün reklamdan kaptığı başarılı isimlerden biri. Her ikisine de başarılar diliyorum. Gelelim bölüme.. Leyla 24 saattir ortada yok. Elmas, bu durumu da kocasının kaybı gibi normal karşıladı. Mehmet, tuttu Özlem'i kolundan evine 'Mehmet Palas'a getirdi. Gülriz'in yüreğime iniyordu. Vallahi bu Gülriz, Mehmet'e aşık. İtiraf etmeye ölümüne korksa da, Mehmet ona her 'abla' dediğinde Gülriz'in kalbi ortadan yarılıyor. Her yer kan revan. Biliyorum. Ve bazen sadece Gülriz'in imkansız aşkını ortalık yere kusuşunu izlemek için Mehmet ölümün kıyısına gelsin istiyorum. Neyse. Kemal önce Leyla'nın ağabeyine sonra da Mehmet'e başvurdu. Zaar Kemal'in aklına gelmedi kadının sabah evden falcıya gitmek için çıktığı. Elmas'ın koluna girip karısını aramak aklına gelmedi ama Murat Şarman'a gitti.

Leyla, mistik bir şekilde yolunu buldu. Kerem'in tutulduğu Beyaz Ev'e ulaştı ve Falko'nun eline düştü. Falko, Leyla'nın gelişinden tedirgin oldu. Leyla'nın anlattıklarına inanamadı. Haklı. Deli işi anlatıyor kadın. Falko, Leyla'yı sorgularken gözünü kapattırdı. Demek ki öldürmeyecekler. Yavur aksiyonlarından biliyorum. Tüh! Vallahi böylesi şans, hikayede kırk bölümde bir olur. Leyla, gözümü açın diye yalvardı. İyi ki açtılar çünkü 'yazma devamlılığı' sıfırdı. Hasan da oyuna geri döndü. Oğlunun tefeciye borcu, karısının ölümcül hastalığı Hasan'ı bu pis oyuna geri dönmek zorunda bıraktı. O tatlı karısı da, Hasan'a sözde 'doğru yolu' gösterdi. Hasan'ın 'vicdanlı' karısı, oğlunun kıçını kurtarmak için kocasına Murat Şarman'ın teklifini kabul etmesi için manevi baskı kurdu. Kadının bu tornistanı benim açımdan zayıf yazılmış sahnelerden biriydi. Hiç inandırıcı olmadı. Hasan Deliorman delirdi ve önce "Ben bu işte yokum," diyerek çıktığı işten payını istedi. Borç da değil. Payını istedi. Karakterler yıkılıyo... Senaryo ve öyküye güve dadanmış. Delik deşik adeta.. Falko, Leyla'nın onları bulduğunu hemen köstebeğine haber verdi. Korkudan evi tahliye etmeye karar verdiler. Bu arada son iki bölümdür Falko'nun telefonla konuştuğu gizemli köstebek terfii etti, 'patron' oldu. Not alın bir kenara..


Mehmet nihayet dayanamadı ve Murat Şarman'a büyük ayar verdi. "Bir katilin avukatıyla aynı odada duramam," diyen Şarman'a, "Aynaya nasıl bakıyorsunuz?" dedi. Güzel kapaktı. Kemal de adım adım Mehmet'ten yiyeceği yumruğa yürüyor. Avcunda bil dişlerini Kemal. İki vakte kadar. Murat Şarman o kadar sıkıştı ki cinayeti üzerine yıktığı ressam Mahir'e avukatı Metin'i yolladı ve hastaneden kaçmasını sağladı. Bir sonraki adımı da Mahir'i öldürmek olacak sanırım. Özlem, CD'yi gerçekten kopyaladı mı çok merak ediyorum. Bu arada Özlem yapıştı Mehmet'in eteğine, ikisi birlikte düştüler Çatalca yollarına. Leyla aradılar. Leyla ve Kerem elbette Falko'nun ininden kaçmayı denediler. Leyla kaldı, Kerem koştu. Peşinde sakat Bekir. Çocuk gide gide vardı bir tren istasyonuna. İn yok, cin yok etrafta. Bir yaşlı kondüktör. Bindi trene Kerem. Bekir de peşinden. Polis Leyla'nın arabasını, Bekir de Kerem'i buldu getirdi eliyle koymuş gibi..

Mehmet evi bulduğunda Falko çoktan tahliye etmişti. Keşke kızı Kanatçı'ya götüreydin Mehmet, boşa tepmiş olmazdın onca yolu. Neyse.. Polisler Leyla ve Kerem'i bulamadılar ama Dora'yı buldular. Bekir'in, Fahri'nin gazına gelip öldüremediği Dora polisin eline geçti. Mehmet, Falko'nun peşine düştü. Araç takip sahneleri, çatışma, tansiyon dorukta derken.. Fahri vuruldu ve.. Ay Fahri öldü demeye dilim varmadı, kıyamadım. Falko'nun şu dünyada dımdızlak kalmasına sebep oldu. Şimdi Falko'nun bütün öfkesi Mehmet'e dönecek. Hikaye ve senaryoya kızıyorum sonra bir hareket yapıyorlar, geçiyor kızgınlığım. Fahri'nin ölümü büyük bir kırılma sağlayacak. Bunlar artçı sarsıntılardı, diyeceğimiz kadar büyük acı ve hareketlere gebe, belli oldu. İşte demem o ki okyanusu geçip, bir bardak suda boğulmasın hikaye.. Biraz daha özen sadece.. Yoksa önüme -Allah günah yazmasın da- bakla koysanız yiyorum neticede, sofradan kalkacak halim yok.

Güzel bölümdü. Reji, Zeynep Günay Tan'dan dev'raldığı bayrağı en güzel şekliyle taşıyacağını gösterdi ve ayıptır söylemesi rüştünü ispat etti. Fahri'nin son yolculuğu çok güzeldi. Zeynep Günay Tan'ın slow motion 'an'larını, büyücü gibi bağlayarak kurtardığı hatta ovalayıp parlattığı kimi oyunları çok özleyeceğim elbette.. Bütün ekibin ellerine sağlık.

Böyle işte..
R.






.







Pazar, Kasım 24, 2013

Kayıp: Senden hoşlandığımın farkında mısın?


Bütün bir haftayı, tam olarak VF Avrasya Maratonu'ndan itibaren hasta ve öksürüklü geçirdim. Nevazil çok şükür. Kafamı yastıktan kaldıramadığım anlar oldu. İlk defa bir yazıyı bu kadar geciktiriyorum. Aslında Kayıp hakkında belki de son kez bu blogda yorum okuyacaksınız. Pazartesi yayınlanacak bölümden sonra artık Kayıp yorumlarını -elbette kısmetse- Ekranella'da yayınlayacağım. Yeni bir macera daha.. İnsan ne ister şu hayattan? Yeni yolculuklara çıkacak, koşturacak, her dem öğrenecek gücün olsun gerisi Şam'da ballı börek!

Dokuzuncu bölüm benim için en özel Kayıp bölümlerden biri oldu çünkü seti ziyaretine gittim. Anlayacağınız henüz siz televizyonda izlemeden çok önce bölümün -bence- kilit sahnelerinden bazılarını izlemiştim. Evvelce de set ziyaretleri yapmıştım, blog takipçileri hatırlar. Bu sefer biraz daha özel ve heyecanlı oldu. Set detaylarını, oyuncularla, yönetmen Zeynep Günay Tan ve ekibiyle sohbetimizi uzun uzun Ekranella'da anlatacağım. Kısmetse, bu hafta. Lafı uzatmadan konumuza gelirsek, geçen bölüm kaldığımız nokta hikaye için oldukça kilit ve heyecanlı bir andı. Mehmet, Hasan Deliorman'ın evini gözlüyordu. Kapıdan içeri Feridun girdi. Elbette neler olup bittiğini öğrenemedik, Mehmet'in görüntüsü kesildi ya da eve kamera döşediğini birileri tarafından Hasan ya da Feridun uyarıldı ve görüntü taammüden engellendi. Her ne olduysa oldu, Feridun ve Hasan bağlantısının detaylarını öğrenemedik. Feridun'a inanacaksak, Hasan'ı tehdit edip torununun yerini söyletmeye gitti. Çekilen sahne de bu beyanı doğruladı. Ama her zaman çekilen sahneye güven olmaz. Altından başka arızalar da çıkabilir.


APTAL KUTUSUNUN SON DEMLERİ
Görüntü kesilince öfke krizi geçiren Mehmet'ten korkmadım desem, yalan olur. Yavaş atın tekmesi pek olur, derler eskiler. Haklılar. Mehmet bu bölümde 'Ayağıma basma kalbini kırarım!' mesajı verir gibi öfkesini gösterdi. Belki de ilk defa.. Hemen baştan söylemek istiyorum bu bölümde Fahri'nin uyarısıyla Falko'nun Kerem'e aldiğı kıyafetleri görünce, "Aha, fragmanda patlamış devamlılık, tüh!" dedim. O kadar kendimden emindim, var gerisini sen düşün. Bölüm finali beni de 180 derece ters köşeye yatırdı. Ekran karşısında ağzım açık halde dakikalarca durdum. Hâlâ şaşkınım. Hikâye için sert bir dönemeç. Bakalım nasıl atlatacaklar. Mehmet'in pıt diye ailesini şehir dışına yollamasına benzemez elbet. Bu bölümde beni rahatsız eden hikâye defoları vardı. Leyla'nın Yunus Efendi'den kâm alarak Çatalca civarındaki köyleri tek tek gezivermesi ve sonunda oğlunu bulmasını seyirci algısını zorlamak olarak kabul etsem de hoş karşıladım. Hikaye her durumu cümle cümle söylemiyor, bir kısmını da seyircinin görsel hafızanına anlatıyorlar. Yemek tarifi verirken "göz kararı" demek gibisine.. Bu sahneyi de başarılı bir algı genişletme denemesi olarak yorumlayıp, kabul ettim. Aptal kutusunun son demlerini yaşıyoruz. Tembellik devri bitiyor Ey Seyirci! Hazır ol. Üstelik gerçek hayatta da bu tür, "Ulan bunu bir diziye yazsan izleyenler kıçıyla güler," anlarıyla dolu değil mi? Bende tonla böyle yaşanmış an var ve o yüzden çok rahatsız olmadım hikayenin bu hızlandırılmış kurgusundan. Üstelik de güzel çekilmişti Leyla'nın oğlunu gördüğü sahneler ve zevk bile aldım, "bakalım gelecek bölümü nasıl bağlayacaklar?" merakım yüzünden.

Özlem'in Kemal'in elinden cinayeti gösteren görüntü kaydını barındıran CD'yi almasını da iyi kotarılmış sahneler arasına yazdım. Doğalında gelişti. Özlem bir zamanlar sevdiği adamın katil çıkmasına çok da şaşırmadı. Geçen bölüm de söylemiştim, Bilal'in canını almak Kemal için ilk değil. Bu kez ateşe elini uzatmak zorunda kaldı ve yandı. Özlem CD'yi bir tür garanti gibi algılayacağını ve Kemal'i hayatından uzak tutmak için kullanacağını da beyan etti. Doğum gününü kutlamak için Mehmet'i evine davet etmesi, Kemal'in baskın yapması, Mehmet ile burun buruna kalması, Özlem'le Mehmet'in yakınlaşmalarını izlemesi güzel sahnelerdi. Özlem, Kemal'i asla satmayacak. Ama acı çekmesini sağlamak için her fırsatı değerlendirecek. Belli oldu. Özlem'in evindeki sahnelerle ilgili bıraksan sabaha kadar anlatırım da, yerim dar. Neyse.. Falko cephesinde pek bir hareket yok. Gemide kadın uğursuzluktur demiştim. Dora yüzünden ilk tartışmalar yaşandı. Bu bölümde bir ablası olduğunu öğrendik. Öz ablası mı yoksa analığına mı abla diyor henüz onu öğrenme şansına erişemedik ama, eli kulağındadır. Şimdi Dora'nın hedef değiştirip, Falko'nun koynuna girmeyi denemesi lazım. O temas hikayenin geçmişi açısından önemli. Hayatta kalmak için koynuna girmeyi göze alan kadın, Falko'da bazı anıları canlandırabilir ve bize geçmişi, kurguladığı intikam planlarıyla ilgili önemli ipuçları vermesini sağlayabilir. Güzel de olur. Beklemedeyiz.


MEKTUP YAZMAMIŞ NESİLE AŞİNA DEĞİLİZ
Gelelim bu bölümde beni fazlasıyla rahatsız eden temel meseleye. Ustalar der ki, "Eğer iyi yazılırsa, seyircinin inanmayacağı tek bir cümle yoktur. Seyirci bir çocuk masumiyetiyle inanmaya hazır olarak oturur yazdığın hikayeyi izlemeye. Sen çelme takmazsan da inanır." Bu cümleyi tam bu şekliyle olmasa da pek çok 'Usta'dan bizzat duydum/ duyduk. Öykü sahibi Sayın irfan Şahin yaşını başını almış, evvelce polis olarak görev yapmış, hayat bilen bir adam, koy kenara. Yönetmen, hayatta tanıyıp tanıyabileceğiniz en mükemmel "an koleksiyoncusu", bunu da koy kenara. Ancak senaryo sahibi Elif Usman 1981 doğumlu genç bir insan. Aklı baliğ olduğunda 'mektup yazmak' çoktan tarih olmuştu, kabul. Elmas, 30 yaşında genç kız mı kocasının üstelik ilk yıllarda mektuplaştıkları halde el yazısını tanımasın? Bu durumu gargara yapmamı, inanmışı oynamamı bekleyerek, seyirci olarak hikâyenize verdiğim değeri, emeği küçümsediğiniz ve dahi hiç ettiğiniz için kırgınım. Elif Usman bu sahneyi yazar elbette, yaşı yetmiyor bazı hayat bilgilerini biriktirmeye ve belli ki hayatında hiç mektup yazmamış. Ama önüne senaryo geldiğinde Zeynep Günay Tan'ın da, İrfan Şahin'in de bu durumu atlamaması es geçmemesi lazımdı. En başında, her şeyin başından bahsediyorum. Oraya mutlaka başka bir çözüm bulmak için tüm olanaklar zorlanmalıydı. Elbette yayın esnasında iki bölüm sonrasına çalışırken bu konuda alınacak tedbir pek yok. Kusura bakmayın arkadaşlar, iki satır da kaleme almış olsa üzerinden BİN sene geçse, kocamın el yazısını şıp diye tanırım.

Şimdi Kadir babasının kenarda köşede kalmış birkaç cümlesini bulacak da mektubu babasının yazmadığını anlayacak. Aman ne güzel.. Affedilemez bir geçiştirmeydi, çok üzülerek koydum kenara. Sadece ve sadece geçmiş bölümlerden birine tek bir sahnede bile olsa Elmas, Bilal'in başka kadınlarla olan ilişkisinden dert yansaydı. Tek bir cümle kurulsaydı. Tek bir sahnede Bilal'i bir kadınla uzaktan BİZ görseydik. Elmas o zaman zaten bu ortadan kayboluşu, şimdi anlattığı gibi "Gitti karının biriyle gönül eğlendiriyor," olarak yorumlardı ve İNANIRDIK. Zor değildi o sosyal seviyedeki kadınların ruh halini anlamamız ve empati kurmamız. Zaten de aynı şeyleri yazmışsınız. Mektup safsatasından doğacak saçmalık için çok daha kolay ve doğal bir çözüm olurdu. Bilal'i karısına sadık bir koca yaparak ne kazandınız? Hiç. Aksine mektup "kolaycılığı" ile benden puan kaybettiniz. "Bilalimin yazısı değilmiş buuu.. Ay ne bileyim ayol yıılardır tek satır yazdığı mı var? Ama ozman kim yazdı bu mektubuuu?" safsatasıyla çözülecek düğümün kalitesini/ kurgusunu artırmak değil midir, iyi senaristin baş vazifesi? Kendine engeller çıkarıp, o engelleri aşmak değil midir? Bu gafı YÜZ yıl anlatırım. Hata görmezden gelinir ama kolaycılık sevmediğim bir hâl, kimse kusura bakmasın. Şimdi izleyici olarak beni de, o mektubu yazıp durumu kurtarmaya çalışan karakteri de APTAL yerine koydunuz. Elbette bütün bunları söylerken Falko'nun Bilal'e mektubu zorla yazdırma ihtimalini kenara koyuyorum. Eğer mektubu Falko zorla (Neden yapacaksa? Falko'nun işine gelir Kemal'in darda kalması da, mektup kurgu çıksın, polis delil olarak yakalasın diye kurgulaması burdan Fizan'a beyhude bayrak çekmek olur) yazdırdıysa herkesin içinde yazarlardan özür dilerim. Hoş öyle olsa Elmas, telaşla sette eklenmiş gibi duran cümleler kurmazdı kocasının yazmazlığı hakkında..


KİM DAHA APTAL?
Basiretsiz Kemal, babası Özlem hakkında "ortadan kaldırmak" cümlesini sarf ettiğinde "saçmalama" demenin ötesine geçemedi. Kaan Taşaner'in muhtemelen oyuncu refleksiyle sahneye eklediği sigorta mahiyetli eklemeleri yok sayıyorum çünkü hikayeciyi eleştiriyorum. Kemal elini masaya vurup, "ona dokunursan kırarım boynuzunu baba!" diyemedi ama sonradan sözde kızı kurtarmak için koştura koştura evine gitti. Bu ne perhiz, demeyin. Senaryo gereği Mehmet ve Özlem'i o halde görmeliydi. Özlem'i kaybettiğini anlamalıydı ve ölümüne korkmalıydı, kalbi kırık kadının intikamından. Kemal'e tek bir an yaşatmak için karakteri kırmak, dökmek.. Gerisi gelmezse bu sahne de nazarımda özensizlik hanesine kafadan yazılır. Sizce Falko'nun -artık o gösterişli sahne fikri kimin hoşuna gittiyse- eline ilacın adını yazıp eczaneye yollayan ve bunun bir bedeli olmayacağına inanan Dora mı aptal, biz mi? Falko'nun da fena halde oyun eksiği vardı o sahneyi hepten topallattı ama, girmeyeceğim bile. Reji ve oyunculuklar şahane de, yazmayınca bazı sakatlıklar armut gibi patlıyor seyircinin zihninde. Ne yazık ki..

Özlem'in, "Senden hoşlandığımın farkındasın değil mi?" sorusuna ergen oğlan gibi afallayan şaşkın Mehmet'in derdini izah edeyim. Daha önce kaç kez romantik pozisyonlara girmiş, öpüşmenin kıyısından dönmüş, Özlem'in baygın bakışları ve gülüşleriyle muhatap olmuş yetişkin ve sağlıklı bir erkek elbette bir kadının kendisinden hoşlanıp hoşlanmadığını bilir, Elif Ablacım. Aksi mümkün mü? Tavuk mu besliyor bu adam? Bu soruyu sordurmak için nasıl da yanlış bir an seçilmiş. Yatakta, göğüs altına sıkıştırılmış çarşaflar eşliğinde sorulsa hiç değilse şaka gibisine olurdu da gülerdik hep birlikte daha anlamlı ve hoş olurdu. Ancak Mete Horozoğlu gibi hikaye koklama refleksi üst düzeyde gelişmiş oyuncular bazen durumu kurtarmak için araya sigorta yorumlar eklerler. O sahnede de tam olarak şu oynandı: Mehmet tam o ana kadar, gece başını yastığa koyduğunda kendi kendine "Valla güzel kadın, uyarına gelirse, vakit bulursam, kafam boş olursa, acımam" tadında izah ettiği durumun ötesini gördü. Özlem ile arasında olacakların fena halde tutkulu bir sevişme değil, yakıcı bir AŞK olacağını anladı. Afallaması ondan. Korktu. Yiğitliğe bok sürdürmediğine bakmayın. Özlem'in taammüden üzerine yürümesinden hoşlansa da, ölümüne korktu. Ve o anın şaşkınlığını oynadı. Ben de şapka çıkardım. Korkar elbette. Mehmet 40 yaşına kadar yalnız kalmış bir adam. Geçmişini ısrarla bizden saklıyor ama gönül defterinin can kırıklarıyla dolu olmadığını kim iddia edebilir? Ben edemem, üşenmezse senaristimiz de..

Daha da fazla devam etmeyeceğim güve deliklerini anlatmaya.. Finale ne kadar şaşırdığımı ve beni ters köşeye yatırdığını ilk başta söylemiştim. Hasan, "Benden bu kadar," dedi. Bu bir şaşırtmaca olabilir mi? Sanmıyorum. Hasan karısını ölüme nispeten temiz bir vicdanla yolculamak istiyor ve bence beyanında samimi. Gerçi Falko ile konuşurken arkasına dönüp tam da kameraya bakmasından kıllanmadım da değil. Merakla yarın geceyi bekliyorum. Bütün ekibin gönlüne bereket!

Öyle işte..
R



.




Salı, Kasım 12, 2013

Kayıp: "Biri bize oyun mu oynuyor?"



Rejinin, hikâyede renklerle mesaj veriyor mu, bilmiyorum ve bu bölüme kadar izlerken hiç o gözle bakmadım. Eğer böyle bir şifre varsa, bu bölümün adı, 'kırmızı' olmalı. Leyla'nın rüyasını not aldığı kalem zihnimi kodladı belki de, bölüm boyunca kırmızı objeler aktı gözümün önünden.. Leyla'nın arabası, Yasemin'in yağmurluğu ve bisikleti, Defne'nin elbisesi, Kemal'i durduran trafik lambası, Özlem'in çantası, bluzu.. Perdeler, halılar, say say bitmez. Hep ve her kırmızı gözüme takıldı. Sekizinci bölüm çok ve güzel olmuştu. En baştan söylüyorum. Sonra yine söyleyeceğim. Hikâye geçen bölüm zaten çok heyecanlı bir noktada kalmıştı, kanalın gün değişimi kararı yüzünden de iki gün fazladan bekleyince, hazır mezarın bayat ölüsü gibi otudum ekranın önüne.. Andım olsun, Kayıp bir kere daha gün değiştirirse, kanal binasının önüne çadır kurup kendimi ateşe vereceğim. Hoş, cumartesi gününde kalmamak da çabuk ve akıllıca alınmış bir karardı.

O zaman sondan başlıyorum. Hikaye yine, "Ama burada da bırakılmaz ki!", dediğim bir noktada finale bağlandı. Mehmet, mahkeme günü kaşla göz arasında Hasan Deliorman'ın evine kamera yerleştirdi. Hasan tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı ve evine giti. Hasan'ı ziyarete de Feridun geldi. Kemal'in babası. Kumarcı Feridun. Kim bilir, kimin kapısında çoban idi de gençliğinde, gelip o mahalle kahvesine çöreklendi. Feridun'da "Altın Kalpli Kabadayı" tipi yok. Eğer o terbiyeden yetişseydi, el kadar çocuğun boynuzunu kumar borcu vesilesiyle kırmaya çalışıp, Nuri'nin fişini çekmeye yollamazdı. Zaten Kadir'e, "Ulan bende senin gibi it çok" dedi ya, o an verdim notunu. Torunlarının kılına kast edenin, aklını alırmış. Oğlunun durumu ortada Feridun Bey, Kemal'i yıllar içinde nasıl ve nelerden koruyup kolladığını ve kollarken de nasıl gedikler açtığını zamanla göreceğiz.

Aslında Kemal'e de üzülmeye başladım. Ama sevgi dolu bir üzüntü hissetmiyorum neticede. İki faydasız dalaşır da, sen izlerken kim haklı kim haksız diye bakmazsın, 'bok yoluna gidiyorlar', der gibisine ekşir ya kalbin, o hesap bi üzülme.. Kimse bana Kemal'i savunmasın. Zengin kızına 'aşık' olurken düşünecekti davulun dengini, kalbinin ritmini. Elmas'ı azarlayışındaki o hadsiz kibir.. Sanırsın Varoşların Efendisi Zevzek Feridun'un oğlu değil de, Sadrazam'ın Son Torunu. Elmas'a söylediği "Aradı Bilal beni" yalanı da ayağına dolanacak, yakındır. Baktığın her yerde hayalini gördüğün o ceset, elbet vuracak sahile ve bir pazar sabahı ocağını yakacak Bilal'in ölüm haberi, az daha bekle. Sana acımıyorum çünkü bir kadını, söz hakkı tanımadan kürtaja zorlamakla, Bilal'i öldürmek arasında fark göremiyorum Kemal Paşa. Daha da bana "kurban rolü" oynama!


Bu arada son bölümle birlikte iyice emin oldum ki bu hikâyenin kötüsü Özlem olamaz. O kız, reenkarnasyonunu pırasaya doğranmış soğan olarak bile tamamlasa, kötü durmaz. "Halledicez" lafını,"Galiba evlilik teklif edecek", diye yorumlayarak hevesle annesine anlatan, süslenip püslenip yola dökülen 'süzme saf'dan çıksa çıksa "Buzlar Kraliçesi" çıkar. O kadar. Kemal'e de hınçlı değil çok kırgın. Şimdi tokatı bastığına bakmayın, karşısına Mehmet çıkmasaydı çoktan indirmişti yelkenlerini, başını okşayıp teselli etmeye başlamıştı 'zavallı' Kemal'i, çoktan. Özlem'in Mehmet'e karşı hislerinden emin değilim. Adamın eteğinde dolanıyor ama hâlâ niyeti Kemal'i acıtmak olabilir. Elini sallasa ellisi ama, önüne gelen ilk erkeğin ayarını bozmak da kalbi kırık kadın klişesi. "Ölmedim bak, yaşıyorum", diyor. Kürtajdan sonra da sürmüştür o ilişki, Özlem hemen kapıyı çarpıp gidememiştir. Kemal'in onu biraz daha hırpalamasını beklemiştir. İyice kırılıp dökülmek, o saf kızı öldürmek ve küllerinden doğmak için. O kadar kolay olsa keşke.. Mehmet de ağzı hiç yanmamış gibi üflemeye gerek bile görmeden takıldı Özlem'in dümen suyuna, koşar adım gidiyor. Belki de ihtimal vermiyor bu kıvılcımdan zorlu bir "aşk" çıkacağına.. Tamam, iyi güzel, hoş kız, biz de sevdik ama, iki dakka dur. Aklını kaybetme hemen, sen bize lazımsın.

Başa dönmek gerekirse bölüm, azıcık uzatılmış ama çok güzel kurgulanmış Leyla'nın rüya sahnesiyle başladı. Falko'nun Mehmet'in evine girdiği, anasını kardeşini bayılttığı flashback sahneye bağlandı. Sahne sonunda öğrendik ki Falko, Mehmet'i bayıltmış. Hiç değilse kafasına vurmadı. Kaç bölümdür darbe darbe üstüne, örselenmedik yeri kalmadı adamın. Mehmet ayıldı. Anacığına, kardeşine öyle bir sarıldı ki, "Keşke seni ben doğuraydım!", dedim içimden. Falko, Mehmet'i köşeye kıstırdığından emin bir şekilde döndü inine. Fahri, "Herkes sevmez mi zaten anasını, babasını, kardeşini" dediğinde aklı sislendi. Ağlayamayan değil, ağlamayan adamlardan Falko. Gözünün yaşı, kalbine pas olan cinsinden. Acıdan evrilip insan olacağına, isyan üretip sağa sola sıçrayanlardan. Çok çekmişlerdir. Hep örselenmişlerdir. Hep mi hayat onlara madik atacaktır? Hiç mi gülmeyecektir kader yüzlerine? Aşkta da kazık yemiş, içini görecek umuduyla karnını açtığı kadın, bağırsaklarını çıkarıp kulaklarına düğümlemiştir. Her durumda haksızlığa uğramış, sille yemiştir. Çareler tükenince de gidip Kitapsız Hayrettin'in iti oluvermiştir. Yaşa işte öyle tek başına gıcırdaya gıcırdaya Falko, umurum olmaz. Bir de sana mı üzüleceğim?


Hasan Deliorman'la konuşmak için ısrar eden Leyla sonunda emeline nail oldu. Geçti Hasan'ın karşısına, dikti gözünü gözüne önce yalvardı sonra öfkesini kustu. Çok etkili bir sahneydi. Ağladım. Zaten tatsızım. Zaten bahane arıyorum ağlamak için. İnatlaşmadım. Bıraktım. Yazanın da, çekenin de, oynayanların da ellerine sağlık. Leyla her bölüm biraz da kaosa düşüyor. Artık nerede ve nasıl tepki vereceği kestirilemez oluyor. (Az sonra laf sokacağım) Sabah diklendiği adamın akşam koynuna sığınıp af diliyor. Rüya yorumlatmak için Elmas'ın tavsiyesiyle Yunus Efendi'nin kapısına giden, itiklenince de kılı kıpırdamayan Şarmanların gözbebeği Leyla. Hey gidi Leyla.. Karmaya inanmayan taş olsun. Sırça Saray'ında, muhtemelen önce baban sonra da çapsız ağabeyinden edindiğin kompleksleri paraya boğarken kimleri öteledin de, dönüp dolanıp şimdi ayağına dolanıyor hiç düşündün mü? Düşünme sakın..

Falko'nun, Hasan'a verip postalattığı CD adrese ulaştı. Kuzu gibi yattı saatlerce sehpanın üzerinde kimse açmadı. Geçe geçe Özlem'in eline geçti. Özlem,  zarfı gönderen ismi görünce CD'yi izlemeye karar verdi. Kemal'le aynı anda izledi, cinayeti. Aklı oynadı kızın. Belli ki 9. bölüm yine çok heyecanlı olacak. Falko cephesinde kırılma başladı. Zincirin en zayıf halkası gibi görünen Fahri ve Bekir arasında Dora yüzünden sağlam bir arıza çıkaracağa benziyor. Hoş Fahri o kızı severken öldürse zerre şaşırmam. Mahir Eray davası var sırada, Murat Şarman'ın da rahat rahat gezindiği günler bitti bitiyor. Mehmet, annesini ikna etti ve teyzesinin yanına yolladı. İncesini bizimle paylaşmadığı planını işletmeye başladı. Mehmet'in tezine göre Hasan onları önü sonu bu işi asıl planlayanlara götürecek. Göreceğiz. Mehmet şüphelendiği köstebeği enseleyecek mi? Sıfat da zaten yüz demek değil mi? Bilal'i balıklar mı yedi? Özlem, Kemal'i ihbar edecek mi? Gülriz, erkekler konusunda kalp-mide ikileminin önemini idrak edecek mi? Dora, Falko'nun koynuna girmeyi denemeyecek mi? Mehmet'in teyzesi nereye gelin gitti? Bu soruların cevabını gelecek bölümde öğreneceğiz.

Velhasılıkelam çok güzel bir bölümdü. Emeği geçen herkesin gönlüne bereket. Ellerinize sağlık!

Öyle yani.
R.


Cumartesi, Kasım 09, 2013

Ah Savaş..

Yerin yolun nur olsun Savaş!..
Kalbim o kadar acıyor..
Çok üzgünüm..
Çok eksildim..
Anana, babama selam söyle e mi..


20 yaşında bir çocuktum seni tanıdığımda. İkimizin de masalları ortaktı. Kulis arkalarında büyümüştük. Sen, turne çadırlarında iskemle üzerinde uyumuştun fazladan. Her zaman ve herkesten fazlaydın. Şaşılmazdı. Birbirimizin hayatlarına karışmadan çok zaman geçirdik. Kalp kırmadan. Küsmeden. Dalaşmadan. Yıllar sonra şu illet yakana yapıştığında Fakülte Hastanesi'nin raporunu faksladık, birlikte, fazladan üç- beş doktordan daha görüş almak için. Çok erken teşhisti.

Peçetelere yazıp, hediye ederdin kalbinden geçenleri. Çok var onlardan bende. Bir tanesinde "Mutluluğa mahkumsun / Küçüksün" demişsin. Büyüdük. Akordeon eşliğinde Azeri türküler söylerdin. Kimseler bilmezdi ezgilerini. Öfken yoktu. Hırsların da.. Varsa da benle hiç paylaşmadın. Kadınları severdin. Çok severdin. En çok da Ayşe'yi galiba.. Canım yandı Savaş.. Sığamadım hiçbir yere, bu gece.. Güle güle..

Pazar, Kasım 03, 2013

Kayıp: Anneye Selamlar Yalnız Kuş!


Bölüm, Mehmet'in yorgun, dağılmış ve çakır keyif kapıdan içeri girişiyle başladı. İlk anda, "Vay Hacı adamlar perişan olmuş yorgunluktan!" yorumu yaptım ama bölüm ilerleyince hikâye gereği bu detayın bize sunulduğunu anladım ve acayip keyiflendim. Mehmet evine geldi. Kardeşi ve anasını yerde yatarken buldu. Falko ile burun burunayken biz 10 saat geriye, bölüm sonunda bir türlü emin olmadığım "fişi kim çekti?" sorusunun cevabını öğrenmeye gittik. Evet, Nuri'nin fişini Elmas'ın oğlu tatlı Kadir çekmiş. Kemal de polisleri oyalama görevini ifa etmiş. Feridun Bey de meğer Murat'ın kaşıntılarını çoğaltıp Leyla'yı didiklemesini, Leyla'nın da gaza gelip Kemal'i kurcalamasını sağlamak için güvenlik kameralarına poz vermiş. Nuri elbette ölmedi ve polise öttü, onlar da şıp diye aldılar Hasan Paşa'yı sorguya. Bu arada hemen söyleyeyim, Nuri üzerinden tansiyon yapmak için  senaristin, "Ay beynine oksijen gitmedi bakarsın uyanmaz" bilgisiyle heyecan araması da gereksizdi.

Bu bölüm, vaad edildiği üzere Falko'nun öfkesinin sebebini anlayacaktık. Falko ilk defa, flashback hapishane sahnesinde net bir şekilde derdinin Kemal'i acıtmak olduğunu ve "onun en sevdiğini elinden almak için" planlar kurduğunu itiraf etti. Falko, Kemal'in işlediği bir suçu üstlenip hapse girmiş ve bu sebeple de sevdiği herkesi yitirmiş sonra da bu "belden aşağı" ve "kaypak" intikam planını kurgulamış olabilir mi? Eğer bu üstlenmeyi Feridun planladıysa ve Kemal'in bundan haberi yoksa olabilir. Falko'ya gıcık oluyorum. Hikayesi ne çıkarsa çıksın asla da üzülmeyeceğim çünkü çektiği acı onu taammüden ve ucuz bir kötü haline getiriyor. Durmaksızın kendini tekrarlayarak onun çocuğu, berikinin anası bacısı üzerinden çıkış yolu planlıyor. Alışkanlık oldu. Bakkal sakız vermese gidip karısını mı rehin alıcan lan Bücür? Falko kendini tekrar ettikçe seyirci olarak ona inancım azalıyor. Zaten bit kadar adam nesinden korkayım bilemiyorum, bir de saçma sapan kendini tekrar eden "delilikleri" yüzünden hepten şamar oğlanına bağlandı gözümde. Misal (senarist ve reji müsaade etse) 8. bölümde Mehmet ensesine dayalı silahı Falko'nun elinden alır, afedersin burnuna sokar, kulaklarına düğümler. İş böyle olunca da huzur içinde inanamıyorum kötü diye sunduğun karaktere.. Ne oldu? Hop, hikaye 1-0 içerde.. Falko'nun öfkesi şu haliyle kirli ve ucuz.. Oraya biraz daha çalışmak lazım. Neyse..

Bana kalırsa hikayenin ihtiyaç duyduğu çatışma Kemal- Mehmet- Özlem üzerinden beslenirken, Leyla kanalı da açık bırakılmamalı. Leyla içine düştüğü acz içinde en kolay Mehmet'e aşık olacaktır. Senaryo izin verirse elbette. Ancak "geleneksel türk kadını /annesi" imajına halel getirmek istemeyen hikayeci ve yapımcımız buna izin verir mi, bilmem. Verse ortalık çok şenlenirdi. Özlem'in bir kez daha Leyla ile kafa kafaya gelmesi, Kemal için veremediği savaşı bu kez gönül rahatlığı ile Mehmet için vermesini izlemek zevkli olabilirdi. Üstelik ve şiddetle Leyla ve Özlem bu çipil Kemal'de ne buldular sorusunun cevabını da duymaya ihtiyacım var. Leyla, Kemal'e aşık mı oldu yoksa sadece kürtaja ve evdeki erkek egemen sisteme karşı olduğu için mi evlendi? Belli ki Murat ne koca, ne baba, ne de ağabey olarak çekilir nane değil. Onca ihtişam içinde Leyla neden ağzındaki altın kaşıkla sokak tezgahtan pilav yemeyi seçmiş, doğrusu çok merak ediyorum. Leyla konusunu kapatmıştım. Birkaç hafta da açmayacağım. Zaten bu bölüm Dolunay Soysert de daha sakindi ve oyununu biraz daha aşağıdan aldı. Son kez söylemek isterim ki, yazar çizer arkadaşlar bu karakteri seyirci gözünde toplayıp kurtarmayı planlıyorlarsa biraz da "öncesini" görmemize izin vermeleri lazım. Hâlâ Leyla kimdi, nasıl bir kadındı da bu hale geldi bilmiyoruz. Özlem ile karşılıklı yazılmış tek bir sahne bile seyirciye Leyla'nın alt yapısını izah etmeye yeter. İzin verin, dertleşsin Leyla, kendini bir anlatsın. Hiç canı yandı mı, pamuklar içinde mi büyüdü, ne oldu da şimdi bu kadar "over" doz acı yansıtıyor? Tamam, Leyla yorumunu sevemiyorum ama bölümler ilerledikçe, ufak ufak mızırdanmaya başlıyorum. Senaryo biraz destek atsa, acının altını doldursa mı, demeye başladım, kusura bakılmazsa..

Aslında bu bölüm tam da Kemal'in bölümüydü. Kaan Taşaner çok yetenekli bir adam. Karakteri çok iyi taşıyor ve yansıtıyor. Özlem ile karşılıklı sahnesinde içim cız etmedi desem yalan olur. Zaten bu sahneyi bölüm fragmanında izlediğimde de çok etkilemiştim. Özlem'i kaybetmiş olmanın onda yarattığı acıyı hissettim, inandım. Neredeyse evladının kaybolmasına bile bu kadar dağılmadı. Kemal, aile reisi olmak ve her durumda dik durmakla ilgili ezberi sağlam bir ağabeyimiz ama iş aşk- meşk durumuna gelince ruhu ve öğretileri tabakta muhallebi gibi çalkalanıyor. Toplumun erkek nesline biçtiği rol de tam bu işte.. Erkek demişken, gelelim Mehmet- Özlem sahnelerine... Sahne çok ateşli, tahrikkâr, bir o kadar da masumane kurgulanmıştı. "Bu ne lan, ergen misiniz siz?" dedirtmedi. Akıllıca kurgulanmıştı. Ancak bir tarafta bu kadar akıllıca "ergen flörtünden" ayrışan duygusal bir sahne yazıp, diğer tarafta tökezleyince kafam karışıyor ve sahnelerin aslında biraz da sahada kotarıldığı hissine kapılıyorum. Hemen izah edeyim. Açıkçası benim genç kızlığımdan beri (Parmak hesabı yapma, yetmez) erkek piyasasının en sağlam işlediğine inandığı cıvık bir klişeyi Mehmet'ten duymayı beklemiyordum. Hoş, Mete Horozoğlu bu cıvık klişeyi çok güzel kavradı, alladı pulladı, samimiyet çemberinde paketledi ve sundu. "Kafamı dağıtmayı deneyen bol oldu", "Bunu beceren ilk kadın ay pardon ilk insansın" minvalli klişe çook eski bir ezberdir. Tedavülden kalktı sanıyodum. Duyunca şaşırdım. Bu klişeyi yemişliğim, sahibinin peşine düşmek için tahrik olmuşluğum, zaman zaman kazanıp, çok zaman da kıç üstü oturmuşluğum oldu da, bu cümleyi kuran adamdan hayır geldiğini görmüşlüğüm hiç olmadı. Mehmet bu tür klişelerin adamı olmamalı. Olmamalı diyorum, bunu da 7 bölüm boyunca önüme koyduğunuz, "Mehmet"e bakarak söylüyorum. Mehmet, "ilkleri" yaşayacaksa da bunların cümleye dökülüşü böyle olmamalı. Yok, o karakterin altından çiğ bir zampara çıkacaksa da aynen böyle yürüyün, lafımı geri alırım.

Şu bir gerçek ki her zaman karşınıza bu kadar supleksli yüksek ve güçlü oyuncular çıkmayacak. Çoğunlukla ne yazdıysanız onu çeken/oynayan insanlarla karşılaşacaksınız. Aman diyeyim.. Buraya kadar hep hikayeciye abandım ama, açık söylemek gerekirse bu bölüm rejide de duygusal arıza emareleri vardı. Ufaktı ama vardı. Mehmet- Özlem temalı "Yalnız Kuş" sahnesini ne kadar beğendiysem, misal Hasan ve karısının sahnelerini de o kadar zayıf buldum. Menderes Samancılar iyi fotoğraf da, duygu takibi açısından izlerken yanlış yerde genele çıkıp, yanlış yerde yakın plana odaklanmışlar hissine kapıldım. Karısının, Hasan'a cevaben verdiği pek çok tepki araya kaynamış, bir kısmı da, "motor" dediği anda verilmiş gibi planlı ve yapay görünüyordu. Daha etkili ve yüksek bir sahne olabilirdi. Çok müthiş bir hesaplaşma, savunma, kırılma anıydı. O sahne beni ağlatabilirdi. Kısmet olmadı. İnce girdim ama, söylemeden de edemedim. Bölüme dönersek, galiba Bilal'in ölümü gelecek bölümde patlayacak. Bu bölüm anladık ki Murat'ın karısının ölümü üzerinde de çalışanlar var, boş bırakmamışlar. Bakalım, Mehmet de Falko'nun pis oyununa yenik düşecek ve Hasan'ı kurtaracak mı? Bölüm, hikaye ve karakterlerin geleceği açısından son derece kritik bir sahne ile final yaptı. 8. bölümü gerçekten merak içinde bekliyorum. Bütün ekibin eline sağlık..

Böyle yani..

.





Pazar, Ekim 27, 2013

Kayıp: Büyüyünce geçecek sanmıştım..




Başlamadan söyleyeyim, jenerik izlemekle ilgili büyük bir sıkıntım olduğu aşikâr. Her fırsatta söylüyorum. En sevdiğim jeneriği bile birkaç bölüm sonra izlemekten sıkılıyorum. Bu nedenle son zamanlarda en favori dizim The Blacklist oldu. Jeneriği kısacık. Yok gibi. Tam benlik.. Bu durumdan yola çıkarak Kayıp'ın hakkını yememek için jenerik izleyememe takıntımı kenara koymak istiyorum. Çünkü Kayıp'ın jeneriği gerçekten çok güzel. Mutlaka ve illa yakında onu izlemekten de sıkılacağım ama tasarımcısı Cihat Parlak'ın aklına, gözüne, ellerine sağlık olsun demeden bu yazıya başlamak istemedim.

Dün akşam yayınlanan bölüm, hastahane odasında çok şahane bir mikro plan ile başladı. Damlayan serumdan açılan sahnede bilinmeyen bir el, Nuri'nin fişini çekti ve hikâye 41 saat geriye, Falko ve Mehmet'in çatıştığı ana savruldu. Çatışma esnasında Kerem Paşamız da, olayların başından beri ilk defa metanetini kaybetti ve korku dolu tepkiler verdi. Haklı. El kadar çocuk. Atlattığı badireler kolay yenilir yutulur ve unutulur olmayacak. Keşke bu hikâye planlandığı gibi 39'u tamamladıktan sonra bize bir de Kerem'in gelecekteki hikayesini anlatsalar. Aslında bu anlamda bakılınca dizide arz-ı endam eden karakterler arasında hayatını çok merak ettiklerim var. Mesela Falko'nun faydasız kardeşi Fahri ve Bilal'in çilekeş karısı Elmas'ın odaklandığımız hikaye dışında kalan, onları bu kaosun ortasına atan yolculuklarını çok merak ediyorum. Neyse uzatmayayım, gayet güzel tasarlanmış itişip, çatışma sahnelerinden sonra Falko, Kerem Paşa'yı derdest edip kamyonete atıverdi. Kerem'i bu kadar çabuk ve sahte paralarla kurtaracağını zanneden sersem Murat da, avcunu yaladı. Keşke serseri kurşunlardan biri de ona isabet etseydi de hastane odasında, narkoz altında nasıl da dağılıp, paramparça olduğunu izleyebilseydik. Kısmet değilmiş ama Murat'ın çöküşü muhteşem olacak, bekleyin derim.




AKLIMDA CEVAPSIZ SORULAR
Beni bu hikayede temel olarak en rahatsız eden durum, Kemal'in babasıyla ilişkisi olacak, belli oldu. Baba- Oğul ve Baba- Kız ilişkilerine ezel ebed zaafım olmasından öte, senaristimiz Kemal'in babası Feridun'la (Yüksel Arıcı) ilişkisini biraz hafife alıyormuş gibi hissediyorum. Kemal'in babası ile ilk karşılaşmasında yaşadığı ve bize alenen hissettirdiği kibirli tiksintinin, cinayet işledikten sonra yardım almaya çalıştığı anlarda aniden kaybolması, hızla değişmesi bende bu ilişki düzeneğinin üzerinde özenle durulmadan yazılmış olduğu hissi uyandırıyor. Kemal'deki bu çaresiz değişimin altı daha iyi çizilmeli, teknede "Baba sağ ol.." noktasına getiren yolculuk daha net izlenir bir hikaye olmalıydı. Neyse, bu da benim huysuzluğum hanesine yazılsın. Kemal, babasının manevi desteği ile Bilal'in cesedini Marmara'nın soğuk sularına boca ettikten sonra aklında tonla cevapsız soruyla cebelleşti. Bilal'in orada ne işi vardı? Neden Bilal'i öldürmesini istemişlerdi? Bilal'in karısına, oğluna ne cevap verecekti? Bilal'in bu işle ilgisi mi vardı? Sordu, durdu. Bu sorular Kemal'in kalan 33 bölüm boyunca çekeceği kabir azabının sinyallerini verdi.

Kemal eve döndüğünde, işi gücü bıraktık, evlat acısıyla adeta Uruk Hai'a dönüşen, içinden kontrolsüz bir canavar çıkan, yetmezmiş gibi Dolunay Soysert'in o -ya da her kimin ise- ısrarlı over doz yorumuyla korkunç boyutlara erişen ve duygu takipsizliği deryasında debelenen Leyla'ya odaklandık. Leyla ve istemsiz devinen elleri, çektiği acıya inanmayan gözleri ne yazık ki beni ölümüne gerdi. Kerem evden alınalı 6 gün oldu. Yalvarırım biraz durul. O titrek çeneler, nazal ses, nefes alışverişlerin yarattığı hırıltılı kaos, karakteri nazarımda 'izlenemezler' sınıfına çoktan yerleştirdi. Leyla'nın nispeten daha başarılı olduğu tek an ise hastahanede ağabeyi ile konuştuğu ve ona sarıldığı sahneydi. O kadar. Bu bölüm vesilesiyle de Leyla konusunu eleştirmeyi kapatıyorum. Çünkü yoruldum. Dün gece bölümü izlerken Leyla'nın sahnelerinde ekrana bakamadım. Hoş, dün gece gözüm bir yandan da SBT'nin Twitter hesabındaydı ve gün değişikliğinin dizinin izlenme oranlarına etkisini tahmin etmeye çalışmaktan kafam kazan oldu. Özeti bile yazıp, yayınlayamadım.



BÖREKLER YAPARIM SANA
Bu arada bilmem farkında mısınız ama Özlem, Mehmet'le kan kardeş oldu. Umarım bu durum aşklarının gidişatını etkilemez. Şakası bir yana hikayenin ana aksını kenara koyarsak bu dizide en merakla beklediğim açılım, Mehmet- Özlem ilişkisi olmaya devam ediyor. Şimdi sevimli gülüşüyle kalbimizi fetheden, dalağı düşük ama aşırı sevimli, yetmezmiş gibi de seksi Özlem'in ruhunu sarmalayan travmaların kabuğu sıyrılıp yeniden kanatılmaya başladığında ne arızalar çıkacağını hep birlikte ve zevkle izleyeceğiz. Mehmet ve Özlem'in birbirlerini sağaltmasını ve hayatı temize çekmelerini görmek çok zevkli olacak. Hastahanede sabahlama sahneleri, müstakbel kaynana ile tanışma anı ve ardından börekli- mercimek köfteli aile sofrasına oturma sahneleri de bu çoktan seçmeli, sancılı ilişkinin ipuçlarını verdi. Bu ikili, 13'e kalmaz öpüşür sevişir; Kemal de kıskançlığı sebebiyle Mehmet'ten okkalı bir yumruk yer, ön dişlerini eline alır. Söylemişti dersiniz. Bu arada Aslı Enver, -oyunculuğunu büyütmesi açısından- sadece tecrübeyle yani zamanla kazanacağı incecik rötüşlara ihtiyacı olan çok genç bir yetenek ve izlerken çok zevk alıyorum.

Bölüme -bence- damgasını vuran da Mehmet'in kız kardeşi İnci'nin kurduğu bir cümle oldu. İdolünün ağabeyi Mehmet olduğunu anlatırken, "Büyüyünce geçecek sanmıştım.." dedi. Tıpkı Özlem gibi benim de lokmamı kursağıma dizdi.  Bu cümle sadece İnci'nin hayat yolunu zor eden "engeline" bakışı için değil, bütün karakterlerin hatta hikayenin tamamı için sarf edilebilecek güçlü bir önermedir. Büyüyünce geçecek sandığımız bütün arızaların, yoksunlukların aslında kalıcı olduğunu öğrendiğimiz o talihsiz anda yaşanan kırılmanın yarattığı incinme.. O kırılma ve incinme hali ile yaşanan iç savaşın sonucuna göre pozisyonumuz belirlenmiyor mu bu hayatta? Bizi kötücül yapan ya da iyi insan olup olamamanın yol ayrımına getiren tam da bu savaş anı değil mi? Çok etkileyici bir cümle ve sahneydi, hiç kanırtmadan, sulandırmadan geçip gittiler. Ama ben, uzun uzun bu sahneyi ve o anı düşündüm.. Kendi kırılma ve incinme anlarımı hatırladım ve kendi hikayemin püf noktasını bulmaya çalıştım. Faydalıydı. Yazanın eline sağlık..



HAYATINA DEVAM EDİYORSUN!
Falko, bu bölümde de tek derdinin Kemal'den intikam almak olduğuna inanmamız konusunda ısrarlı oldu ama, henüz onun hikayesinin temeline inemedik. Her yaz Hala evine göçmeler, duvarda asılı duran sapandır, tesbihtir filan tamam da, hâlâ Falko'nun derdi nedir, net olarak anlamış değiliz. Başından beri Falko'nun Özlem'e aşık olduğa ve aşk acısı yüzünden Kemal'den intikam olmaya odaklanıp bu oyunu kurduğuna pek inanmıyordum. Bu bölümde Falko, Özlem'i televizyonda gördüğünde hiç oralı olmadı. Hasan ve Fahri de Özlem'e tepki vermediler. O yüzden bu ihtimali neredeyse eledim sayılır. Falko'nun, Kemal ile bir derdi olduğu aşikar ama bunun sebebi klişe bir "aşk acısı" olamaz diyorum. Bir kadına aşık olup, -hangi sebeple olursa olsun- elde edemeyince de bunca kanlı ve acılı bir oyun kurmak çok klişe bir açılım olurdu. Ancak o 'kadın' Falko'nun kanından birisi ise ve hikayenin sonu ölümle sonuçlanmışsa bu intikam hırsı daha makul ve anlaşılır olabilir. O nedenle Falko kendi intikamını mı alıyor yoksa (Hikayenin başından beri bizi sağa sola iteleyerek hedef şaşırtmaya çalıştıkları gibi misal bu bölümde de reji, Falko ve Feridun bu kaçırma olayında ortaklarmış gibi bir hava yarattılar.) aslında zaaflı ya da borçlu olduğu bambaşka birilerinin intikamı için aracı mı oluyor, henüz anlamış değilim. Hikayedeki her karakter o kadar zan altında ki sanırım sonunda bütün olanların sorumlusu hiç ummadığımız biri çıkacak ve hepimiz apışıp kalacağız.

Rezzan Kiraz'a selam çakan Tarot Uzmanı Reyhan ile fal seansı (bence yazan arkadaş hayatında hiç tarot baktırmamış o da ayrı..), Özlem'in dekoltesine ve dudaklarına fokuslanarak iç geçiren Mehmet'in romantik halleri, Fahri ve Hasan'ın gömlek kardeşliği, geçen bölüm Kemal'in ayağını ezdiği evsizin şikayetçi olarak el bombasının fitilini ateşlemesi, kocasına "Hayatına devam ediyorsun!" diyerek çıkışan Leyla'nın evden çıkarken takmayı unutmadığı salkım zümrüt küpeleri, Özlem'in basına yaptığı fazladan bilgi verici açıklama, Nuri'nin kapısında bekleyen polislerin sıradan basiretsizliği, Mehmet'e yanık yardımcısı evde kalmış 'abla', Kemal'in Bilal'i öldürdüğü deponun babası Feridun'a ait olması derken bölüm yine kritik bir anda bitiverdi. Falko, basın açıklamasında Nuri'nin ölmediğini öğrenince harekete geçti ve Kemal'e ikinci bir 'görev' daha verdi. Ya Nuri ölecek ya da Kemal'in Bilal'i öldürdüğü kaset gerekli yerlere ulaşacaktı. Böylece tehlikeli tanık Nuri'nin fişi çekildi.

Çok uzun yazdım ama belirtmeden geçersem ayıp olacak, karakolda Kemal'in kaza nedeniyle ifadesini alan polis rolünü ifa eden oyuncuyu da çok beğendim. Bu vesileyle söylemeliyim ki Kayıp'ın cast direktörü Mine Güler de hikayeye çok hakim ve son derece özenli seçimler, keşifler yapıyor. Ellerine sağlık olsun. Sonuç olarak, bölümün başında gördüğümüz ve Nuri'nin fişini çeken bilinmez elin sahibi Bilal ve Elmas'ın tatlı oğulları Kadir mi, yoksa karısı kafede otururken ortadan kaybolan Kemal mi, sorusuna tedirgin olmadan cevap verecek olan beri gelsin. Odadan kaçan kimliği belirsiz arkadaş tuvalete girdi, Kadir tuvaletten çıktı ve polislerden tedirgin oldu ama Allah da biliyor, gönül rahatlığı ile "Evet, fişi kesinlikle Kadir çekti" diyemedim. 6. bölüm, Kadir ile Feridun arasında tesis edilmeye çalışılan soru işaretleriyle dolu 'sürpriz' bir ilişkiyi kucağımıza bırakarak, süper-poze'ye düştü ve bitti. Fişi kim çekti konusu da gelecek bölümün meşgalesi olacak sanırsam. Bugün çıkan reyting sonuçlarına bakınca da, Kayıp'ın ekranda 39 bölümü planladığı gibi tamamlayacağına, çok büyük bir aksilik çıkmazsa bizi yarı yolda bırakmayacağına dair inancım perçinlendi.


Böyle yani..


.










Cumartesi, Ekim 19, 2013

Kayıp: Çakı var pantolonumun cebinde..


Kanal D'nin sitesinde yayınlanan bölüm fotoğraflarında Mehmet'i böyle boylu boyunca yerde yatarken görünce içim sızladı. Mehmetcik hikaye başladığından beri darbe üzerine darbe yedi durdu. Fragman yeterince heyecanlandırmıştı. Fakat bölüm resmen fragmana tur bindirdi ve özetsiz yayına girdi. Bu da aslında rekabetin getirdiği iyi şeylerden biri. Neyse asıl konumuza dönelim. Bölüm başlar başlamaz Aslı, Mehmet ile flörtöz bir konuşma yaparak oltaya takıldığını belli etti sonra da geçen bölümdeki sahneyi hatırladı. Bu sahnede ağzı kulaklarına fiyong olan tek kişi olmadığıma eminim. Kemal, bölüm hashtag'ine de adını verdiği üzre #kereminuğruna katil oldu. Cana kıydı.. Üzülmedim. Demek ki Kemal'in de bu hayattan alacağı esas ders, can almaktan çok daha büyük ve acılı diye düşünüyorum. Biliyorsunuz, Kemal'e ilk andan itibaren ısınamadım. Hep bu hikayenin çıban başı, asıl kötüsü aslında Kemal'miş gibi hissediyorum. Babasıyla kurduğu hastalıklı ilişki de bu düşüncemin ispatı gibi geliyor. Zaman gösterecek..

Kemal, yaşadığı şoktan olsa gerek Bilal'in cesetini sürükleyerek arabasına taşıdı. Falko da asıl derdinin Kemal 'i üzmek olduğunu bu sahne yardımıyla iyice açık etti. Kemal kaçarken de arabasıyla zavallı bir evsizin bacağının üzerinden geçti. Plakaya fokuslanan kameradan anladık ki bu Evsiz, ilerde Kemal'in evini başına yıkabilir. Leyla, evladını merak eden acılı anne rolünü abartarak yaşamaktan vakit buldukça içini de açmaya başladı. Bu bölümde Özlem'e kocasının onu aldattığından şüphelendiğini anlattı. Hâlâ kendimi en iyi hissettiğim anlar Leyla'nın uyuduğu sahneler. Kemal'in sahnesine sabah ezanı eşliğinde Casper Via ürün yerleştirmesi de şahane olmuştu. Akıllı yerleştirmeleri seviyorum.

Gördüğü kabus Leyla'yı hortlatmaya yetti. Vallahi Dolunay Soysert kızmasın ama drama sanatında ilk acı çeken anne rolü Leyla değil. Binlerce kez, tonlarca yerli/ yabancı oyuncudan bu tür performanslar izledik. Soysert'in yorumu oldukça arkaik, over acting şahikası ve dolayısıyla inandırıcı olmaktan da fersah fersah uzak. İzlenir bir durum değil. Biraz aşağı alsa, olmuyorsa gerçekten haplanmış, uyutulmuş anneyi oynasa? Acı, her dilde aynı. Bir süre sonra insanın içi katılır. Donar kalır. Daha küçük oynayan bir annenin acısına inanmayacak mıyız? Ama bu can hıraş bağırışlar , tek düze tempo, vals yürüyüşlü konuşma ritmi gerçekten de tahammül edilesi değil. Hikayenin gidişatı için taammüden yapılıyorsa da bağlansın bir finale de kurtulalım. Bayılacağım!

Kemal'in, önceki bölümde polislere görünmemek için telaşla arka kapıdan çıkması ama çamur içinde arabasıyla (bagajda cesetle) gayet sakin bir halde ön kapıya yanaşması da ya hikayenin defosuydu ya da haftaya polis Kemal'i bu konuda sorgulasın diye yaptılar. İkinci olarak gözüme çarpan, aklımı kurcalayan konu da Mehmet, Hasan'ın kullandığı siyah aracı takip ediyordu. (Geri sarıp baktım. Aracın plakaları da tamam. ENE 87) Peki, ilk günden beri bize iz sürme ustası olarak ilan edilen karakterimiz Mehmet neden daha önce defalarca yaptığı gibi takip ettiği aracın (Üstelik ona ateş edilmişken) plakasından kimlik tespiti istemedi? Siyah aracı yok sayıp, Beyaz Sedan'ın peşine gitti? Haftaya isterim cevaplarımı yoksa hikayenin defo hanesine bunu da yazarım, nazar boncuğu niyetine..

Tövbekâr Hasan, elbette vicdanlı bir adam. Çocuk ölmesin diye Doktor Nuri'yi eve aldı, Nuri de çocuğu.. Zincir de böylece kırıldı. Allah için Doktor güzel karakter ve Beyti Engin de çok güzel yorumluyor. Aklına, kalbine sağlık olsun. Beyti Engin'i izlemek gerçekten büyük zevk. Kemal cesedi ortadan kaldırması umuduyla ve yaşlı gözlerle hemen babacığına koştu. Bir bölüm önce efelendiği, ötelediği babasına. Herif, can aldığının farkında bile değil. Sadece içine düştüğü durumdan kurtulmaya çalışıyor. Özlem, Mehmet'i kurtarmak için yola düştü. Mehmet'i ağaca bağlanmış halde buldu, dananın da kuyruğu o sahnede koptu. Çok rahatlatıcı ve özel bir sahneydi. Doğaldı. Planlanmamış gibi kurulmuş, sıcak bir sahneydi. Yazanın, akıl edenin, çekenin ve oynayanların ellerine sağlık.

O noktaya kadar nasıl gerilmişsem, "Çakı var pantalonumun cebinde" dediğinde gülmekten gözümden yaş geldi. Senaryo, Özlem- Mehmet- Kokoreç odaklı sahneyle hikayenin gerginliğinden uzaklaşmamızı, az da olsa nefes almamızı sağladıktan sonra yine ve tam gaz germeye devam etti. Kemal, Bilal'in cesedini tekneye atıp Marmara açıklarına saldı. (Sanki vurmayacak iki haftaya kalmaz Bostancı Sahili'nde karaya, az öteye gideydiniz.) Murat, sahte paralarla Kerem'i kurtarmaya talip oldu. Mehmet tam Kerem'i alıyordu ki Falko baskın yaptı. Özetle; benim için güzel bir bölümdü. Ekran seyircisi ne demiş yarın sabah öğreneceğiz. Hoş, SBT'de Fox'un Karagül'ü yayınlandığı sürece zirvede kaldı. Yarın TNS nasıl çıkacak dersiniz? Bu arada Kayıp izlerken aklıma durmaksızın tek bir film geliyor. The Game. Hayır olsun diyelim. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık olsun..

Öyle işte..


.







Çarşamba, Ekim 09, 2013

A.Ş.K: Kerem'in Seçimi..


Balkanlar ve Uzak Asya'nın en fashionista mafyası Orhan, geçen bölüm Azra'nın kafasına silah dayayınca (Utanmıyor da bücür şey, hesabını Kerem ile göreceğine kadın üzerinden baskı kurmayı hangi memleketin mafyasından öğrendiyse?) Kerem, Şebnem'le evlenip, mirasa konma planına yanaştı. Öfkesini dindirdi ve plana uymayı kabul etti. Elbette kazın ayağı öyle olmayacak ve Kerem tez zamanda Şebnem'e gerçekten aşık olacak. Asıl çatışma da bu aşamada başlayacak. Azra'nın daha ilk bölümden itibaren ipuçlarını verdiği kıskançlıkları ve hırsı da, Kerem'i canından bezdirecek. 

Doktor'un, Şebnem'in sağlık durumunu annesinden gizlemesi biraz tepki topladı ama unutmayın ki Şebnem reşit olduğu için bu bilginin saklanmasını isterse doktoru da, hastahane de uymak durumunda kalır. Ancak bu kadar güçlü bir kadının eğer huylanırsa kızının sağlığıyla ilgili bilgilere ulaşması 5 dakika sürerdi, öyle de oldu. Neslihan, kızının hastalığının nüksettiğini ve tedavi olmak istemediğini öğrendi. Ağladı durdu. Laf aramızda Neslihan Hanım'a da ağlamak hiç yakışmıyor. Neslihan demişken, bu bölüm Neslihan hiç işe gitmedi. Asistan eve geldi. Can'ın da işe gidesi yok belli ki. O zaman boş yere bir "iş yeri" tesis etmenin, mekan açmanın, para harcamanın anlamı ne? Hiç. Neyse.. Azra ve Kerem, Orhan'ın elinden kurtuldukları geceyi birlikte geçirdiler. Umarım, Kerem gider ayak bir de Azra'yı hamile bırakmaz. Azra'nın da dertleri Kerem'in arkasını toplayınca bitmiyor. Evde de başı rahat değil. Arızalı bir kız kardeş, ayarı her an kaçabilecek gözü yükseklerde bir anne ile uğraşması gerekiyor. Hayata bu kadar asılmasının, hırslı olmasının sebebi de zaten baş belası haline gelme potansiyeli yüksek aile bireyleri ve onlar sebebiyle yaşadığı travmalar olmalı. Azracık, anası ve kız kardeşinin önüne bir çuval para atsa doymaz, akşamına kalmaz kapısına dikilirler.

Bu arada hikaye Azra'yı, Can'ın kucağına doğru iteliyor ama kızcağız Bücür Orhan'ı alsa daha mutlu olur. Söylemedi demeyin. Orhan, sinek'i göbekten vurdu bu bölümde kumar masasında.. Şık planlanmış bir sahne olması dışında ne işlevi vardı diye düşündüm. Sanırsam, Orhan'ın taammüden kötü olmadığının altını çizmeye çalışıyorlar. Orhan'ın da bu üçlü aşk hikâyesinin kenarına köşesine tutunmasını sağlamaya çalışıyorlar. Kalsın. Benim için mahsuru yok. Tugay Mercan izlemesi keyifli bir oyuncu, sezonlarca hikayede kalsa ses etmem. Ancak ufak sahneler halinde dizilen yan hikâyeler dolgu malzemesi olmaktan hızla çıkmalı, anlam kazanmaya başlamalı. Saçma sapan holding/ moda tabanlı iş konuşmaları ve sahneleri yazılacağına yan karakterlerin hayatlarına derinden bakmak daha keyifli olacak. Kerem'in yardım istediği polis arkadaşı da bana göre etkisiz eleman. İleride işe yarayacak diye bu kadar sayfa kaplaması beyhude. Zamanı gelince girer hikayeye işini yapar, çıkar. Keşke polis oğlana harcayacağınız eforu Can'a harcayıp, onun varlığını anlamlı hale getirseniz. Can'a kesik asistan bize yetmez..

Neslihan, Kerem'e gidip Şebnem'in hastalığını anlattı ve yardım istedi. Kızını tedavi olmaya ikna etmesi için adeta Kerem'e yalvardı. Para teklif etmesini bekledim. Etmedi. Ha, Neslihan neden Kerem ile kızının üye olduğu Spor Salonu'nda görüşme riskine girdi derseniz, zamanı geldiğinde Şebnem'in bu ziyareti öğrenmesi ve sorun çıkması için derim. Ayrıca Neslihan gibi hikayenin başından beri güçlü, tuttuğunu un ufak eden, kıvrak zekalı, yedi düvelin hakimi iş kadını olarak kurgulanan bir karakter nasıl oldu da Kerem'den ve tepkisizliğinden huylanmadı? Neslihan, kızının hastalığını anlattı. Kerem ise çok normal bir bilgi gibi zerre şaşkınlık/ üzüntü belirtisi göstermeden dinledi ve yardım etmeyi kabul etti. Normal şartlarda her insanın bu kadar tepkisizlik karşısında huylanması gerekmez mi? Ben olsan, Kerem'in vukuatlı nüfus kaydını bile çıkarttırmış, bağırsağında dönenleri bile kayıt altına aldırmıştım. Olanları, "ne yapsın? O da acılı bir anne neticede, denize düştü, yılana sarıldı." diyerek açıklamak yeterli olur mu dersiniz? Can, uyardığı halde Neslihan huylanmadı. Hikaye böyle de kurgulanabilir elbette ama o kadar uyanık ve güçlü bir kadının Can'ın uyarısına rağmen uslu kedi gibi "dur bakalım dün bir bugün iki" demesi ikna edici değil.

Bölümde acemice planlanan ve önemli bir yere bağlanmayan tesadüfün üzerinde durmayacağım. İstanbul gezmelerini fotoğraftan görmek de aniden buz kesen yağmurlu havanın aziziliği olsa gerek diyorum. Yoksa standart senaryo/ reji, doğası gereği o İstanbul gezmelerini klip yapar, arkaya da bir Sezen Aksu dayardı. Şimdi bakalım önümüzdeki bölümde Şebnem, Kerem'in evlenme teklifini kabul edecek mi? Açıkçası önümüzdeki bölümü heyecanla beklememi sağlayan Şebnem'in cevabı değil Neslihan ve Can'ın alacağı tavırdır. Açık söylemek gerekirse diziyi sadece Hazal Kaya'nın cesur seçimi, level atlattığı oyunculuğu, Bücür Orhan ile Müzeyyen'in akıbeti ve Ömür Atay'ın tatlı rejisi için izliyorum. Takdir edersiniz ki bu hikayenin beni cezbetmesi mümkün değil. Üstelik sahne sıralamasında karmaşa ve diyaloglardaki yavanlık, inandırıcılıktan uzak cümleler de baki..

Emeği geçen herkesin eline sağlık olsun..



Öyle yani..


.















Cumartesi, Ekim 05, 2013

Kayıp: Korkma Baba, Korkma..



4. bölüm karanlık ve gerilimli bir ortamda elinde silahla ağlayan Kemal ile Falko'nun konuşmasından açılarak 24 saat geriye sıçradı. (Bu geri git, ileri gel hallerinin devamlılığını umarım biri sıkı tutuyordur da, patlamazlar diye dua ediyorum..) Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, Murat Şarman rolünde Kürşat Alnıaçık'ı plastik malzeme olarak çok başarılı buluyorum. Tam role biçilmiş kaftan. Ortama ve hikayeye alıştıkça eski usül fazladan mimikli oyunculuğu da azalmaya başladı. Yakında bu karakter her açıdan tadından yenmez hale gelecek. Ve elbette bahsetmeden geçemeyeceğim ikinci durum da kasabın yatağından çıkmış gibi saçı başı perişan bir halde, ailenin acısından rol çalan Elmas. O da biraz kendine çeki düzen verse, biraz toparlansa çok iyi olacak. Yoksa fena halde zan altında kalacak. Acaba Elmas o kadar korunaklı bir sitede, kaymak tabakanın kapısına gelen iki tüysüz polise oğlancağızı elleriyle şıp diye teslim etmenin vicdan azabını mı çekiyor, o teslimatta bir bit yeniği mi var, anlamadım gitti. Size de fazladan bir perişan ve dövüngen gelmiyor mu?

Leyla o kadar tatlı uyuyordu ki bütün bölüm uyanmaması için dua ettim. Uyansa da artık ağlamasın. Hem kendini hem de bizi helak etti kaç bölümdür. Leyla'nın dövünmelerini, ağlayıp inlemelerini gerçekten izleyemiyorum. Hoş, geçen bir arkadaşım, "Anne olmadığın için anlamazsın o acıyı, az bile atıyor kadın kendini yerden yere" demedi de değil. Demek beni böylesi boğan oyunculuğun total üzerinde de garip bir etkisi var. ( Pardon Vildancım ama, totalsin kabul et) Neyse.. Senaryo ilerlerken, Hansel ve Gratel gibi arkasında ekmek kırıntıları da bırakmaya devam ediyor. Aslında hikayenin karakterleri çok katmanlı dizilmeye çalışılmış. Her biri çok yüzlü ve derinlikli kurgulanmaya çalışılmış. Oldukça da başarılı ilerliyorlar. Misal Falko, hikayeye dahil olduğu ilk günden beri taammüden kötü bir karakter olmadığını satır aralarında avaz avaz bağırıyor. Bu bölümde de Falko'nun özünde ne kadar yumuşak kalpli bir "kurban" olduğunun altı iyice çizilmiş. Öyleyse Falko intikamını neden bir çocuk üzerinden alıyor, neden çocukla can acıtıyor? Bölüm boyunca en çok da bu soruyu sorup durdum. Artık Çıyan Kemal, zamanında Falko'nun bacısına mı atladı da sonra karnında çocukla sokağa attı ve bu acılara sebep oldu, sanırım gerçeği öğrenmemiz oldukça uzun sürecek.

Biliyorsunuz, hikayeyi izlemeye başladığım ilk bölümden itibaren Mehmet ve Özlem arasında acilen arızalı bir aşk tesis edilmesi konusunda ısrarlıydım. Bu bölümde artık "ilişki" kurulacağına dair net ipuçlarını vermişler. Teşekkürler Türkiye! Mehmet de yakışıklı adam Allah için.. Kim bilir, onun da bu kadar sene sapsız üzüm tanesi gibi bir başına kalmasının altında ne tuhaf kalp kırıklıkları vardır. Hikayenin tek arızalı kalbi de Özlem değil elbette. Adamın ağzı yanmamış olsa tek başına serseri mayın gibi ne dolansın ortada? Bölüme damgasını vuran da Mehmet ile Özlem'in kaza ile ağız ağıza kalmasıydı ki o sahne bana kalsa 25 saniye daha sömürülesiydi. (Lüften ilerleyen bölümlerde Mehmet ya da Özlem o sahneyi bi hatırlasınlar, korkmayın valla gideri var.) Yeri gelmişken hemen belirteyim, Mete Horozoğlu çok sağlam bir oyuncu. Ölçümü de söyleyeyim; onca sezon ekranda hem de çok popüler ve çok izlenen bir işin başrol oyuncusu olarak kaldı. Şimdi Kayıp'ta izlerken aklıma tek bir an bile olsun 'Soner' gelmiyor.

Bu bölümde kafama takılan şey, Kurye'yi bulabilmek umuduyla Mehmet'in, "Site içi güvenlik kamerası var mı?" sorusu oldu. Mehmet zaten daha ilk gün o kameralı odaya oturup, polis arabasını teşhis etmemiş miydi? O halde Mehmet, ultra nitelikli ve iyi bir "iz sürücü" olarak site ve güvenlik sistemi hakkında bütün soruları sormuş ve cevapları çoktan alıp, ezber etmiş olmalıydı. "Ay kız aklına gelmemiştir çocuğun.." cevabı beni kesmez. Mehmet o esnada, "Site içi güvenlik kamerası vardı değil mi?" dese yine sahne kurtulurdu. Şahsen, doktorun sakat kalması uğruna mikro cerrahi gerektiren parmağı iptidai şartlarda dikmeye kalkışmasına bile bu kadar takılmadım. Bölümün en tatlı yerinde tam Mehmet ve Özlem kikirderken Leyla uyanmasın mı? Bir an bakışları su bardağına takılı kalınca, dedim tamam, felç indi, kurtulduk çok şükür! Fakat sonra bıraktığı yerden, hızla ve aynı telaşlı, abartılı antik oyununa devam etti. Leyla çıkınca hikayeden ölümüne kopuyorum.

Elbette Leyla acılı bir annedir ve dövünmeli, ağlamalıdır. Ancak Leyla'nın ağzından çıkan acıya gözleri inanmıyor. Neredeyse Leyla oğlunu kaçırtıp, kocasına ders vermek istediği için böyle oynuyor bile diyeceğim. (Oyuncunun karakter yorumunu anlamlı kılmak ve olayın adını koymamak için ne şekillere giriyorum farkındaysanız.) Ekşi Sözlük'te ısrarla "Ransom"dan alıntı olduğu söylenen basın toplantısı fikri aslında bana da keskin bir viraj gibi geldi. Polisi işe karıştırmamak için yeri göğü inleten Leyla, bu basın toplantısına nasıl ikna oldu görmek isterdim. Mehmet ayağa kalkıp, "Evreka!" dedi ve Leyla'yı ikna etti. Açıkçası inanmadım. Hatta Leyla'dan daha çok şüphe etmeye başladım. Zaten iyi yürekli bir kadın olsa Elmas çarşafları değiştirdi diye o kadar kabarıp, dövünmez ve özellikle de kabalaşmazdı. O sahnede Leyla neredeyse Elmas'a vurmak üzereydi. Bence Leyla'nın bunca dövünmesinin altında bir bit yeniği var. Söylemişti dersiniz.

Dizinin son 20 dakikası oldukça yüksek tempoda finale yürüdü. Çok da iyi bir sahneyle bitti. Falko, Şarman Ailesi'nden hem düzenledikleri basın toplantısının (umarım) rövanşını aldı, hem de başına bela olan Bilal'den kurtuldu. Kemal'e gerçekten çok acıdım. (Hoş, anasına söyleye söyleye nazar babasına değdi galiba bu bölüm Kaan Taşaner de biraz over acting limitlerine dayanmıştı ama bizde kredisi bol diye ses etmiyorum.) Tekne sahnesinde Kerem, "Korkma baba.." dediğinde de gözümden akan yaşı tutamadım. Finalde Bilal ölmezse o zaman B planına geçeceğim ve bütün bu olanların Kemal için organize edilmiş, sürpriz bir doğum günü hediyesi olduğunu iddia edeceğim. Ona göre.. Özetle, gayet güzel bir bölümdü. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık.

Öyle yani..


.







Perşembe, Ekim 03, 2013

Eski ve Eksik Hikaye..




Eski Hikâye, Levent Cantek'in kaleme aldığı, Bahadır İnce'nin yönettiği TRT 1 dizisi. İlk bölümü dün gece yayınlandı. Başrollerini Buğra Gülsoy ve Funda Eryiğit'in paylaştığı dizide Murat Daltaban, Sermet Yeşil, Osman Alkış da rol alıyor. Nerede kötü, arızalı bir karakter varsa akla gelen ilk isim Murat Daltaban oluyor. Hep aynı biçimde, aynı adamı, değişik kostümler giyerek oynuyor ve seyirci bundan bıkmadı sanıyor. Ne hoş. Bazı oyuncular ekranda olmayı gerçekten küçümsüyorlar. Bu özensizliğin, umursamazlığın başka bir adı olamaz. Neyse.. Eski Hikaye, dünya var olduğundan beri çalışan bir klişenin üzerine binmiş. Kahraman bir travma yaşar, kimliğini saklar ve yıllar sonra olay yerine dönüp intikamını alır. En son bu klişeyi, farklı bir kurgu ile Ezel denemişti. İlk sezonunda başarılı da olmuştu. Eski Hikaye, sahibinin meyli sebebiyle bir çizgi roman hissi veren, animasyon fragmanla tanıtımını yapmıştı. Jeneriği de aynı çizgide gitti. Keyifliydi. Ellerinize sağlık. Bahadır İnce, 2009'da yayınlanan "Es Es" dizisinden de rejisini hatırlayacağınız bir yönetmen. Nazarımda bu hikayenin en büyük şansı da İnce olmuştu.

Hikâye, günümüzden 14 yıl geri giderek 60'lı yıllardan başladı. Yok, matematiğim o kadar da zayıf değil. Ancak sahneye klasik bir araba koyarsanız, oyuncuya cep telefonu kullandırmanız flashback ile 1999 yılına gittiğimizi anlamamıza yetmiyor, aksine kafamızı karıştırıyor. ( Kulakların çınlasın Samed!) Ah, eğer o arabayı kullanmanızın özel bir sebebi varsa, hikayeyi o araba kitliyor ya da çözüyorsa bunu da seyirciye özenle anlatmanız gerekiyor. Kahramanımızın babasının antik dönemden kalma oyunculuğu, bagaja saklanan çocuğun abartılı yorumu hikayenin maça mağlup çıkmasını sağladı. Tam kapanmayan bagaj kapağından çocuğun dışarıyı görmeye çalışması, sonra tek eliyle bagaj kapağını açması inandırıcı olmaktan uzaktı. İlerleyen sahnelerde çocuğun babasını vuran adamların cesedi olduğu yerde bırakıp arabalarını almaya gitmeleri sırf çocuk ölen babasını görsün diye yapılmış kötü bir numaraydı. Zayıf sahneler peş peşe domino taşları gibi dizilmişti. Biri çökünce, diğerlerinin de çökmesi kaçınılmaz oldu.

Demem o ki olan biten hiçbir şeye inanmadım. Hikaye günümüze döndüğünde, yavan bir 'sorgulama' vesilesiyle anti karakterin ne kadar zalim, ürkünç, acımasız olduğunu ilan etme sahnesiydi. O da planlandığı gibi olmadı. Sorgulama sahnesinde arkada gizli gizli tahta konteynerla uğraşan Tom Cruise taklidi bir oyuncuyu yani hikayenin esas kahramanını gördük. Bizi hiç ilgilendirmeyen, hiç de anlamadığımız şeyler yaparak sahnede vakit geçirdi. Yakalandı. Senarist, kahramanımızın çok şahane savunma sanatı eğitimi aldığını gösterdi. Hani, ufak tefek görüp de kahramanımızı karamürsel sepeti sanmayalım diye avuç içiyle dağları devirdi. O sahne de gerçek bir reji başarısıydı. Vallahi Bahadır İnce o kadar güzel çekmiş ki bir tek o sahneye inandım. Böyle havalı atraksiyonlar yaptıktan sonra da, akıllı kahramanımız kuzu gibi tahta konteynır içinde, muhafazalı fabrika binasından deve yüküyle para ve mühim mallar taşıyan kamyonetin içinde kuş gibi çıkıp gitti. Bu arada esas kahraman durumdan kurtulmak için dişe dokunur birşey de yapmadı. Senaristimiz, Cengiz'i süzme salak bir karakter olarak yazdığı için kahramanımız aracın içinde binadan çıkmayı becerdi. Biz de onca inandırıcılıktan uzak sahne ile hikayenin Bismillahtan kafasına sıkışını izledik. Bacağına da değil..

Sonrası bildiğin gibi.. Kahramanın aşık olacağı kız, kahramana aşık olacak kız, despot baba, bilge ve yaşlı akraba, anlatıcı Vicdan, şiveli esnaf, şakalı mahalle sakinleri ve benzeri formüller ile vakit doldurmaca.. Buğra Gülsoy Eski Hikaye'de hep bildiğimiz o eski haliyle arz-ı endam etme cesaretini bile göstermiş. Şahsen, ekranda ilk gördüğüm günlerde bana umut vaad eden bir oyuncuydu. Hakkında fikrimi Ekşi Sözlük'e de yazmıştım. Lakin o gün, bu gündür oyunculuğu bir arpa boyu bile ilerlemedi. Hep aynı vücut dili, aynı bakışlar, aynı tonlama, çenesini oynatışı bile aynı.. Yoruldum izlemekten. Özetle; bazı diyalogları, Asiye Sultan karakterini, sanat yönetimini ve bütün Reji ekibini özenle kenara koyarsak, elde var sıfır. Ben de Eski Hikaye hakkında goy goy yapmak, beyhude ve uzun övgüler dizmek isterdim ama, Bahadır İnce'nin özenli rejisi bile bunu sağlamaya yetmez. Eski Hikaye ekibine başarılar dilerim ama ben bu diziyi izlemem. Yolları açık, maceraları uzun olsun, umarım.


Öyle yani..



.

Salı, Ekim 01, 2013

Salı Sallanır..



Sabah, Çeyrek'i teslim aldıktan sonra nedense tekrar yatağa döndüm ve uykuya yenilip ilk seansta Cohen Biraderlerin filmi "Inside Llewyn Davis" i kaçırdım. Yetti mi? Hayır. 13:30 seansında Balkanlar ve bütün evrenin en saçma sapan filmi ilan ettiğim, az sonra anlatacağım filme denk geldim.

THE CANYONS
Bu film, Melbourne Underground Film Festivali'nde, "En İyi Senaryo" ödülünü kazanmış. Jüri de haklıdır. Ben de filmi izlemeye karar verirken, Bret Easton Ellis'in adına kandım. Aklıma, "American Psyco" vardı. Filmin neresinden tutsam elimde kaldı. Kötü oyunculuklar mı, saçma sapan devamlılık hataları mı, olmamış gerilim sahneleri mi? Neresini silkeleyeyim, bilemedim. Sanki, bir akşam evde otururken canları sıkılmış ve "Haydi film çekelim, hiç olmadı Lindsay'ın memelerine bakarız." demişler. Lindsay Lohan'ın vücudundaki morlukları kapattıkları "pat" bile yama gibi gözümü tırmalıyordu. Tabu yıkıyor desen, anlattıkları tabu değil. Hollywood eleştirisi desen, değil. Hiç olmayı dahi becerememiş bir "kalkışma" olmaktan öteye gitmez. Kendilerini "kara film" diye tanımlamışlar. Bir adım ileri gidip, "yüz karası" diyorum. Lindsay Lohan ve başrol erkeğin kötü oyunculuğu o kadar kötüydü ki canımı yaktı. Hele filmin bir finali var. Evlerden ırak.. İzlemeyin demiyorum. İzleyin, halinize şükredin.

16:00 seansında filmim yoktu. İstiklal Cafeleri'nde vakit geçirdim. Kibar kibar midye dolma yedim. Tam filme girecekken annem aradı. Ekmek ve sigara bitti, dedi. Bakkalı arayorum hemen getirsin, dedim. Olmaz yürüyemiyorum, dedi. Uzatmadım. Eve geldim. Elbette yürümek ne kelime, ceylan gibi sekiyor. Neyse..  Salı sallanır derler, doğru. Sallandı.


Öyle yani...



.

Film Ekimi'nde Pazartesi Sendromu




Film Ekimi'nde 3. gün.. Şu ana kadar etrafta gördüğüm tek popüler isim Nuri Bilge Ceylan oldu. 16:00 seansında Young& Beautiful için Atlas'a doğru koştururken akşam da 'A Touch of Sin' izlerken denk geldim. Ömür Gedik ortalarda yok.


WAKOLDA ★★
Günün ilk seansında Arjantin'in Oscar adayı Wakolda'yı izledim. Arjantinli yazar ve yönetmen Lucia Puenzo'nun kendi yazdığı romandan sinemaya uyarladığı 60'lı yıllarda geçen bir dönem filmi. Romanı bilmem ama filmi başarısız buldum. Filmin konusu zaten çok klişe ilerledi. Karakterler, kar niyetine bütün seti buladıkları o cıvık cıvık sabun köpüklerinin üzerinde yürüdükçe canım sıkıldı. Arjantin'e hiç kar yağmıyor zaar. Film o kadar bıçak sırtıbir yerde durmuş ki sanki tarihin en acımasız katiline hoşgörü ile bakmamıza ramak kalmıştı. Puenzo'ya bir cümle kurmayacak, özel bir bakış/ yorum eklemeyeceksen sadece olanı kurgulayacaksan o zaman belgesel mi yapsan diyorum.

WE ARE WHAT WE ARE  ★★
Gerilim ve Korku Sineması'nın bütün öğelerini özenle kurgusuna serpiştirmiş bu gotik film ile aile değerlerini tartışmayı fırsat bilen Amerikalılar hikâye bulma ve klişelere başka pencereden bakmak konusunda oldukça zor durumda olmalılar. Filmi izlerken Michael Parks'ı özlediğimi düşündüm, var gerisini sen hesap et. Sanırım yönetmen Jim Mickle, yerel festivallerin starı olmaya kararlı ve bütün kariyerini bu hedefe yöneltmekte ısrarlı..
Oyunculuklar ilginçti.. Final sahnesi etkileyiciydi ama filme toplam olarak bakarsak, konuyu ele alış biçimi en sıradan bir tv dizisinde göreceğimizden fazlası değildi.

A TOUCH OF SIN ★★★★
Günün ele avuca gelir en iyi filmi, Jia Zhang-Ke'nin çektiği bu 'var oluş- kentleşme- birey- şiddet- onur' konularını tartışan 'A Touch of Sin' oldu. Ancak söylemeliyim ki UzakDoğu kökenli yönetmenlerin yerli yersiz anti- kahramanlar yaratma ve şiddet meylinden de gına gelmedi değil.Yönetmen, Çin'in Twitter'ı olarak tanımlanan 'Weibo'da denk geldiği dört gerçek hikayeyi birbirine bağlamış. Senaryo, Cannes'da ödül almış. Galiba da en başarılı kısmı senaryosuydu. Bilmiyorum. Filmle ilgili tam olarak ne diyeceğimi bilemedim. Misal filmde kişisel olarak gereksiz bulduğum aşırı dozda tiksinti yaratan kimi şiddet sahnelerine gülen seyirci vardı. O aşamada yönetmenin bize bu algı farkını ispatlamaya çalıştığını da düşünmedim değil. Zhang- Ke, umulduğu ve hakkında yazıldığı gibi yeni nesilin parlak bir yönetmenlerinden biri olacak mı? Bekleyip, görmem lazım.


Öyle yani..

.

Pazartesi, Eylül 30, 2013

Günün Filmi: The Launchbox



3X3D ★★★
Pazar gününün ilk filmi her anlamda büyük bir fantazi oldu. Atlas'ta 3D izlemek keyifsiz. Ses de yetersiz kalınca eldeki imkanlarla yetinerek izledim. Usta Godard'ın genç nesil ve teknolojiyle aşık atışını.. Cannes Film Festivali'nin Eleştirmenler Haftası bölümünün kapanış filmi olan 3X3D, bana göre Peter Greenaway ( Just in Time), Edgar Pêra (Cinesapiens) ve Jean-Luc Godard'ı (Disasters) bir araya getiren bir digital başkaldırı projesi. Çağdaşım sayılacak üç yönetmenin 3D teknolojisiyle eğlenmelerini izlemek çok keyifliydi. Bende Pêra- Greenaway- Godard elele vermişler ve adına Sinema denilen Sihirbaz'ın bütün numaralarını deşifre etmişler. Godard'ın, inceden bir 'dedikoducu dede' tadı da verdiği sektör- sistem eleştirisini izlemeye doyamayacaksınız. Ama mutlaka iyi bir sinemada..

THE BROKEN CIRCLE BREAKDOWN ★★★★
Bu gün ikinci olarak, 1977 doğumlu Belçikalı yönetmen Felix Van Groeningen'in,  'Kırık Çember' olarak türkçeleştirilen filmini izledim. Belçika'nın Oscar adayı olan Kırık Çember, Tribeca Film Festivali'nde 'En İyi Senaryo' ödülünü aldı. Aynı festivalde filmdeki şahane performansıyla aklımı başımdan alan oyuncusu Verlee Baetens (Elise)  de 'En İyi Kadın Oyuncu' ödülünü aldı. Film, tatlı/ acı anlar arasında gel-git yapan kurgusu sayesinde "silme trajedi" olmaktan zekice kurtulmuş. Amerika hayranı, Country şarkıcısı Didier (Johan Heldenbergh) ile dövme sanatçısı, özgür/ özgün ruh Elise'nin aşkları ve tatlı kızları Maybelle (Nell Cattrysse) etrafında dönüyor. Hikaye üzücü.. Özellikle benim hayatında çok tuhaf bir yere değdiği için çok etkilendim ve hakkında uzun uzun konuşasım yok.

DABBA | THE LAUNCBOX ★★★★★
Günün (bana göre) kazananı da, Ritesh Batra'nın senaryosunu yazıp, yönettiği bu hint filmi oldu. Neden Oscar'a yollamaktan vazgeçtiler, hiç anlamadım. Film, Londra Film Festivali'nde "En İyi Film" adayı olmuştu. Ödülsüz döndü. Hikaye o kadar ilginç bir yerden tetiklenerek açılıyor ki hayran kaldım. İrrfan Khan (Saajan Fernande) ve Nimrat Kaur'un (İla) başrollerini paylaştığı film, Mumbai'de yaygın olarak kullanıldığını öğrendiğimiz 'Dabbawalas' denilen bir sefertası kuryesi şirketin yaptığı hata üzerine gelişen şahane bir hikaye anlatıyor. Önermesi biraz eski de olsa rejisi, oyunculukları, kurgusu ile on numara, 5 yıldız bir film.

FRUITVALE STATION ★★
Ryan Coogler'ın yazıp yönettiği bu film, gerçek bir olaya dayanıyor ve insan filmi değerlendirirken konu aldığı insanlık dışı, trajik bir ölümle sonuçlanan olayı da puanlıyormuş gibi hissediyor. Neyse.. Film, 22 yaşındaki Oscar Grant III'ın (Michael B. Jordan) 2008 yılında polis şiddeti sonucu öldürülmesini anlatıyor. Cannes'da 'Un Certain Regard' (çevirisini sevmiyorum bu kategorinin), Sundance Film Festivali'nde ise Seyirci ve Jüri Özel Ödüllerini alan Fruitvale Station 35 mm olarak çekilmiş. Film, telefon kamerasıyla kayıt altına alınan yani gerçek görüntülerle başlıyor ve Oscar'ın yılbaşı gecesi tren istasyonunda polis tarafından vuruluşuna kadar hayatından kesitler anlatıyor.

LIKE FATHER LIKE SON ★★★
Hirokazu Kore-Eda'nın Cannes'da Jüri özel Ödülü alan filmi Like Father Like Son, tatlı bir pazar gecesi filmi. Hikaye, kulakdan dolma bildiğimiz geleneksel Japon kültürü açısından sert, tartışma yaratıcı olabilir ama bana son derece eski ve sıradan yürüyüşlü geldi. Oyuncular çok başarılı, reji sağlam, çocuk oyuncular nefis ve deli sevimliler ama o kadar. Tamam, Japon halkının kendi içinde hızla kutuplaştığını, geleneksel ve modern japon ailesini tartışmaya açması güzel ama keşke senaryo biraz sürprizli olsaymış. Daha sert bir çıkarımda bulunsaymış. Kimin gözüne girmek için bu kadar "soft-pembe final" tasarlamışlar acaba? Bilemedim.

Yarın sabah iki toplantıdan sonra kısmetse, maratona devam edeceğim. Bu arada merak ettim, siz izlemiyor musunuz Film Ekimi'ni hiç sesiniz çıkmıyor?

Öyle yani..

.








Pazar, Eylül 29, 2013

Günün Filmi: Enough Said



Biletix ile cebelleşirken, kafam nereye gittiyse hata yapıp bütün biletlerimi "Öğrenci İndirimi" kategorisiyle aldığım için ilk güne huzursuz başladım. Saat 10:00'da, Atlas'ın kapısına dayandım ve bütün biletlerime fark kestirdim. İlk defa hata yaptığım ve bir hata daha yaparak Biletix'e prosedürü sorduğum için aldığım bilgi yüzünden gergindim. Her seans için kuyruğa girip tek tek fark bileti alacağım sanıyordum ama, İKSV sağ'olsun, oldukça ilgilendiler ve beni çok rahatlattılar. Kısmetse seneye kesinlikle kuyruğa girip bilet alacağım. Neyse. Gelelim günün filmlerine..

ILO ILO ★★
Film Ekimi 2013'ün açılışını Singapur'un Oscar adayı Ilo Ilo ile yaptım. Film, Antony Chen'e Cannes Film Festivali'nde 'Altın Kamera Ödülü' kazandırdı. Film, hikayesine fon olarak 1997 krizini almış. Singapur'da çekirdek bir aile ve o aileye Filipinler'den gelen bakıcı Teresa'nın etrafında dönüyor. Evin yaramaz çocuğu Jiale (Koh Jia Ler), Teresa (Angeli Bayani) ile arızalı bir ilişki tesis ediyor. Chen, bu hikayeye kendi çocukluk anılarını da eklemiş. Filmin güçlü bir rejisi var ancak naif hikayesi o kadar kişisel çıkarımlarda bulunuyor ki Oscar'da pek şansı olacağını sanmıyorum.Ancak film bittiğinde role captiondan bir tık önce çok sevimli bir sürpriz var. Hemen kapıya doğru koşup o tatlı sürprizi kaçırmayın.

ENOUGH SAID  ★★★
Günün ikinci filmi, Nicole Holofcener'in ve James Gandolfini'nin son filmi Enough Said oldu. 10 yıl önde kocasından boşanmış ve çok şahane bir masöz olan Eva (Julia Louis Dreyfus) kızı ile birlikte mütevazı bir hayat yaşamaktadır. Kızı şehir dışında okumaya gitmek üzeredir ve Eva, bir davette Albert (James Gandolfini) ile tanışır. Olaylar gelişir. Toronto Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan Enough Said kaliteli, dürüst bir komedi filmi. Senaryosu az biraz öğretmen edasıyla ilerlese de film temiz işçiliği ile göz doldurdu ve nazarımda  'Günün Filmi Ödülü'ne hak kazandı. İnsanı fena halde de ağlatıyor. James Gandolfini'nin ne kadar şahane, nüanslı bir oyuncu olduğunu ve çok genç yaşta aramızdan ayrıldığını bir kez daha hatırlıyorsunuz. Mutlaka izleyiniz..

METRO MANILA  ★★★
Arada Saray'a kaçıp çocukluk alışkanlığımı tazelemeyi yani tavuklu pilav yemeyi unutmadım. Sefahathane gün boyu açılmadığı için sokak arasında bir kahvede vakit geçirdim seans aralarında. İstiklal güneşli, Araplı ve çok gürültülüydü. 45 dakika fazladan rötar ile Beyoğlu Sineması'nda günün 3. filmi olarak İngiltere'nin Oscar adayı Metro Manila'yı izledim. Sundance Film Festivali'nde 'İzleyici Özel Ödülü'nü alan filmi Sean Ellis yazmış ve yönetmiş. 1970 doğumlu Ellis'i, 'The Broken' adındaki ortalama filmiyle hatırlıyorum. Daha sonra filmografisinde geri gidip CashBack'i de izlemiştim. O zaman da hikayesinin gidişatını gereğinden önce anlamıştım. Bu hikaye de -benim için- sıfır sürprizle ilerledi ve finale geldi. Filmin rejisi, kurgusu, müzikleri oldukça başarılı hikayesi de oldukça güzel ancak senaryoyu bizim total seyircimize yazar gibi kaleme alıp, sürprizsiz bırakınca bende bıraktığı tat az kekre oldu ne yalan söyleyeyim. İnsanın, keşke yazmasa sadece yönetse diyesi geliyor.

HELI  ★★★★★
Günü bitirten film de Meksika'nın Oscar adayı ve yönetmeni Amat Escalante'ye Cannes'da ödül getiren Heli oldu. Amat hızla yükselen bir yıldız yönetmen. Heli, ilk 9'a girebilir çapta bir film hatta iyi bir lobi yaparlarsa 5'i de zorlayabilir. Heli'nin tuhaf ve zor izlenir bir dokusu var. Hatta gereksiz sert sahneler var. Escalante 2008'den beri merakla takip ettiğim genç yönetmenlerden biri. Alametifarikasını ise filmlerinde şiddeti (gülmeyin ama) illüzyon olarak değil de tuhaf bir samimiyetle kullanıyor. Filmin arka jeneriğinde senaryo &casting ekibinde Zümrüt Çavuşoğlu ile kurguda Ayhan Ergürsel'in isimlerini görmek de keyifliydi. Hikayenin neresini anlatsam spoiler vereceğim. En iyisi gidip izleyin. Ve Heli, o kadar canımı sıktı ki son filmim La Vie D'Adale'yi izlemeden eve geldim.


.

Öyle yani..

.


Cuma, Eylül 27, 2013

Diren zaman!



Aklıma gelen başıma geldi. Kim bilir kaç bölüm boyunca "Emanet ne?" sorusuna cevap arayacağız. Onu koyalım da bir kenara, ilk bölümden beri senaryoda ciddi zaman sıçramaları oluyor. Misal el kadar çocuğu, hem de yabancı bir evde sırf kaybolsun diye anası tek başına çişe yolluyor. Bu çocuk ilk bölümden beri ağzına kaşıkla yemek verilen, anasının göz bebeği idi.  Bana sorsan donunu bile tek başına çekemeyecek bir karakterdi. Ne oldu şimdi? Ama haklısınız karakter devamlılığı kimin umurunda? Yeter ki sahne olsun, zaman dolsun. Üstelik bir evin içinde 'kaybolmak' da ne demekse? Haydi kurguladın sahneyi, ben de aç oturdum ekran karşısına yiyeceğim. Hazırım. 

Çocuk, anasıyla yattığı odanın kapısından çıktığı anda sahne, Bahattin-Hüsne'nin yastık sohbetine bağlanıyor. Uzun uzun emanet konusunu tartışıyorlar. Kestik. Bizim minik oğlan tuvaletin kapısını yeni bulmuş, içeri giriyor. İkinci kapıda tuvaleti buldu. Bu cepte. Sonra hoop, Civan kalkıp pencereden bakıyor. Evi gözleyen delikanlıyı görüyor. Evi gözleyen delikanlı Civan'a yakalanınca kamyonete doğru kaçıyor. Civan pencerede, arkasını döndüğünde pat, yatakta yatarken bıraktığımız Yadigar mutfaktan elinde bir bardak suyla çıkıyor. Civan'a gülümsüyor ve merdivenlere yöneliyor. Pat yine sokağa bağlanıyoruz. Evi gözleyen delikanlı kamyonette diğeri ile muhabbet ediyor. Tak tekrar bizim eve dönüyoruz Civan uyumuş. Uykuda dönüp arkasına bakıyor, Yadiğar'ın oğlan arkasına girip uyumuş. Bak bu kadar zaman geçti ama Yadigar yabancı bir evde, ilk gecesinde, tek başına çişe giden bebesini merak etmedi. Kızıyla yatak didişmesi yapıyor odada. Oğlunun kaybolduğunun farkında değil. Tak, yatak odasının kapısı çalınıyor. Civan, kucağında çocukla kapıda dikiliyor: "Bu delikanlı kaybolmuş galiba?" 

Yadigar, Kapalı Çarşı'ya giderken de önüne koyulan emanet gerekçenin uydurukluğu, aniden peşine Civan'ın takılması, zorla yemek yapacağı eve götürmesi, Bahattin'in lunaparkta emanet çabası hep yavan kalmış yan yollar. İçe doğru açılan yatak odası kapısına sırf gülünsün diye Hüsne'ye omuz attırmalar.. Hangi birini sayayım? Sorun ne yaptığınız değil, nasıl yaptığınız. Seyirciyi inandırmak için çaba bile harcamıyorsunuz. Bu saatten sonrasına dair içimden cümle kurmak bile gelmiyor. Bu özensiz işi, sadece Gökçe Bahadır'ın yolculuğunu gözlemlemek için birkaç bölüm daha izlemeye devam ederim ama artık hakkında cümle bile kurmam.



Hayırlı olsun..


.



Perşembe, Eylül 26, 2013

Ateş Seni Çağırıyor..


Muhteşem Yüzyıl sezonun en riskli bölümünden de alnının akıyla liste lideri olarak çıktı. İlk bölüm herkes yeni Hürrem merakıyla ekran başındaydı. Dün gece ise bana göre kemik seyircini ekibe, "Yürü ya kulum!" dedi. Artık hikayenin temposu düşmediği sürece Muhteşem Yüzyıl'ın sırtı yere gelmez. Evet, Hürrem hayranları hâlâ buruk ama elden ne gelir? Dün gece Gold Film'in hazırladığı A.Ş.K'ı tekrarıyla birlikte izlediğim için Muhteşem'in bölümüne sabah çayımı içerken izledim. Anlayacağınız dizinin dün gece yayınlanan bölümünü sabah afyonum patlamadan izlediğimi belirteyim.

Taylan Biraderlerden bayrağı devralacak olan (belki de almışlardır çoktan..) genç yönetmenler yani Mert Baykal ve Yağız Alp Akaydın, eski rejinin üzerine bir taş dahi koymadan olduğu gibi kurulmuş ve sezonlardır kabul görmüş dünyayı devam ettirecekler mi, yoksa özgün birşeyler yapmaya girişecekler mi, açıkçası merak içindeyim? Dizide sezonun ilk bölümünden itibaren ışıklar biraz farklılaşmıştı ama halen bunun sebebinin Hürrem'i kamufle etmek olduğunu düşünüyorum. Ama bazı ikili diyalog sahnelerdeki teknik adını bilmediğim o, "pıt ona, pıt buna kesmeli" montaj (Özellikle de Hürrem- Rüstem sahnesinde) gözümü çok yoruyor. Neredeyse lafları hece hece bağlayacaksınız, el insaf..

Bu sezon beni en çok şaşırtan Ozan Güven'in artık karakterine iyice ısınmış olması ve hikayenin de desteğiyle performansının kafa kaldırması oldu. Beklemiyordum. Sezon hikâyesinde rolü oldukça baskın, oyunculuğunu parlatmasının işe de kendine de katkısı büyük olacaktır. Rüstem Paşa'yı parlatmak için her fırsatı çok güzel değerlendiriyor. Eline sağlık.. Bir de şunu sorasım var. Sarp Akkaya her dönemin bir yanı kırık, arızalı,  'sokak çocuğu' rollerini oynamaya ne kadar devam edecek, merak içindeyim. Mahidevran da gözümüzün önünde yaşlandı. Yeni Hürrem o kadar da çökmüş görünmüyorken o cenahın makyajları toptan kötü duruyor. Bu arada Vahide Perçin'e de iyice alıştım ve karakteri yorumlayışına konsantre olarak başka başka deneyimler yaşamaya çalışıyorum.

O değil de, Hürrem yaşlandıkça doğal olarak libidosu da düştüğü için Süleyman'la yan yana oldukları sahnelerin de tansiyonu inmiş, romantizmi bitmiş. Bir abla kardeş sıcaklığında geçen şiir okuma sahnesinde gerçekten de verilmek istenen, "Artık eskidik, kan kardeş sayılırız. Dizimizi kırıp oturalım" mesajı ise başarılı olmuşlar. Ayol, hiç değilse sahne finalinde iki karakteri dudak dudağa getireydiniz. Öpüştürmeyeydiniz ama ekran başını aleve vereydiniz? Yok. Yakında diz dize verip, mangalda kestane kebap yaparlarsa bile şaşırmayacağım. Hürrem yerini sağlama aldığını düşündüğü için artık tüm hırsını oğullarının taht kavgasına yöneltti ama hiç belli olmaz. Süleyman her an aklını hareme yeni düşmüş, taze ve oynak bir cariyeye takabilir. Cihan Padişahı da olsa erkek, erkektir Hürrem'ciğim. Bir gözün hep açık olsun!

Hürrem kavuğunu, kırık aksanıyla hasretimizi dindirmek için elinden geleni yapan İtalyan dilberi cariye Nurbanu'ya devredecek mi, Süleyman'ın aklının üzerine bölümlerdir dökülen ölü toprağı üflenecek mi, yan hikayelerin karbon kopya gibi sezonlardır süren tekrarları bitecek mi, akrep Hürremi sokacak mı, Aziz'in kelle söğüş mü? Hepsinin cevabını haftaya öğreneceğiz.

Öyle yani..





Hoş Geldin A.Ş.K


Gold Film'in, Kanal D için hazırladığı A.Ş.K, kanlı çarşambanın yılmaz savaşçılarından biri olmaya gönüllü halde yayına başladı. Dizi hazırlık aşamasındayken konusu itibariyle "Match Point" ve "The Wings of Dove" namlı sinema filmlerinden esinlenme olduğu söyleniyordu. A.Ş.K'i izlemeden önce söz konusu filmlere bakmaya niyet ettim ama açık söyleyeyim çok üşendim. A.Ş.K'ın öyküsü Elif Usman'a aitmiş. Senaryosunu, Serdar Soydan yazmış. Başrollerini Hazal Kaya, Aslı Tandoğan ve Hakan Kurtaş'ın paylaştığı dizinin yönetmeni Ömür Atay. Nebahat Çehre, Kaan Urgancıoğlu, Servet Pandur, Tugay Mercan ve konuk oyuncu olarak Erkan Can rol alıyor. Dizinin görüntü yönetmeni Oktay Başpınar, sanat yönetmeni Zafer Kanyılmaz.

Açıkçası umudum kalmamışken tertemiz, dozunda yeni, yeterince "düz", oyun ve hikaye odaklı bir reji izlediğim için çok mutluyum. Ömür Atay'ı ve tüm reji ekibini içtenlikle kutluyorum. Devamlılık biraz gözümü yordu. Aslı Tandoğan'ın (özellikle tenis öncesi/ tenis sonrası) saçlarına bakıp, hangi sahne için kaç saat beklemiş, hangi sahne ertesi gün tekrar çekilmiş diye program bile çıkarırım. Hoş, devamlılıktan sorumlu arkadaşların da ellerinden geldiğince işlerini iyi yaptığını ama durumun çok zaman "masada" karıştığını ve "Kim fark edecek?" tadında yürüdüğünü de biliyorum. Ben fark ediyorum. Çünkü zaten bütün hikayeler arızalı. Hikaye sağlam olsa oyunculuklar arızalı. Oyunculuklar tam olsa rejisi tuhaf işler izliyoruz. O yüzden "Okyanusu geçelim de sonra gider derede boğuluruz" bize göre bir motto değil; yavur işi. Vazgeçelim tez elden.

Kostümler, üzülerek söylüyorum ki dökülüyor. Nebahat Çehre -muhtemelen yine kendi kostümlerini kullandığı için- muhteşemdi ama geri kalan herkes istisnasız Sosyete Kezbanı gibi giyiniyor. Milyarder kızın elinde çakma çantalar.. Demode saç taramalar.. Mafyacıya saks mavisi smokin ceketi giydirme fantazileri.. Adam zaten ufak tefek baskın renkte bir kostümle sahnenin odağı halne getirip hepten yok etmişsiniz. Sanat yönetiminde yine bir vizyonsuzluk, basiretsizlik hakimdi vesselam. Şaşırmadım. Mekanları ve mekan giydirmelerini ise gerçekten beğendim. Ancak şu parti/ defile sahnelerine rüküş diskotek ışık yapma modası bitmedi gitti. İstirham ediyorum, biraz Fashion Tv mi izleseniz?

Hikaye, sanırım esinlenildi diye dedikodusu çıkan sinema filmine "çok da benzemeyelim" kaygusuyla topallamış. İşin genel hikayesindense diyalogları acemice ve yok yere samimiyetsizlik tuzakları kuruyor. Kaygulu kurulmuş bazı sahneler var. Misal, Şebnem, spor salonunda oturuyor. Bizim oğlan yanında. Yüzme dersi alacak. Şebnem sorar. "Saat kaçta?" El cevap, 10 iyi mi? Bu kızcağız sabah kargalardan önce spor salonuna mı geliyor Arkadaşım? Ne ihtiyacın var o anda saat sormaya, saat telaffuz etmeye? Neden? Anlaştık o zaman de, kes. Hop açıl, havuzdayız. Bitti gitti. Bayılıyorsunuz kendi kendinize tuzaklar açmaya. İşte bunlar hep kendini inandırıp, ikna etmeye çalışan senarist alışkanlıkları. Hikayede de arızalar yok değil ama bunlar toparlanmayacak şeyler de değil. Demem o ki senaryoda teknik bir sorun yok. Azra'nın Orhan'ın inine girdiği sahneyi saymazsak tretmanı temiz, zaman sıçramıyor. Sadece özgüvensiz. Yüzme dersinin saatini öğrenmem konusunda hassassın ama Azra'nın Kerem'i takip ettiğini gösterme gereği duymuyorsun mesela? Kilit bir sahneyid ama yeterince tansiyon yapmadı. Kapının dışında silah tutan figüran da lüzümsuz kalabalık yaptı. O sahne çok daha inandırıcı ve etkili kurulabilirdi.

Oyunculuklara, oyuncu seçimlerine diyecek sözüm yok. Servet Pandur'u gördüğüme mutlu oldum. Umarım hikayesi uzun soluklu olur. Hazal Kaya, Aslı Tandoğan tertemiz oynamışlar. Hatta Aslı Tandoğan'ın performansını uzun zamandır ilk defa bu kadar çok beğendim diyebilirim. Hazal Kaya da oyunculuğuna level atlatmış. Beden dilini öğrenmiş. Hala topuklularla rahat değil ama onu da reji kamufle etsin derim. Hakan Kurtaş pırıltılı ve yetenekli bir adam. Bu hikaye için adı telaffuz edildiğinde sosyal medyada "kızlara zayıf kalacak" diye mızırdanan fanatiklere de söylediğim gibi son derece de doğru bir seçim. Bu hikayenin ihtiyacı olan bir Apollon değil. İleride "Bu kızlar neyini sevdi de uğruna sefil oldu?" dedirtecek çapta bir şeytan tüylü. Yolu açık olsun.

Açıkçası başarılı olmalarını isterim çünkü hikayeyi nasıl yürüteceklerini merak ettim. Kırılma noktalarını, Kerem'in yaldızı dökülünce olacakları izlemek isterim. Özetle bir soap opera olarak AŞK, temiz rejisi, tatlı oyuncularıyla bu sezon başlayanlar arasında ilgi çekici bulduğum işlerden biri oldu. Emeği geçen herkese teşekkür ederim.  Yolu bereketli ve uzun olsun.



Öyle yani..