Cuma, Eylül 13, 2013

Kayıp: İşin sırrı rejide..




Kayıp'ın temel hikayesi/ çatışması Türk seyircisi için evvelce de denenmiş bir proje. Atv’de başarlı başlayan ama ekip içeriden çeşitli sebeplerle çatlamaya başladığında çabucak bitiveren “Kızım Nerede?” namlı dizi de yurt dışı esinlenmeli bir "kayıp" formatıydı. (orjinali İsrail menşei olsa gerek..) Daha sonra aynı formatı Ümit Ünal sadece 13 bölüm için Star Tv’ye çekmişti. Açıkçası her iki işi de izlerken, hikayenin durağanlığı ve temposuzluğundan bileklerimi kesmek istemiştim. “Nedense” ülkesinde yer gök inleten ama bizde fıslayan her başarılı formatta olduğu gibi “çocuk kaçırmalı hikayeyi sevmiyor ya bizim seyirci” diyenler çoğunluktaydı. Bu kadar yüksek sesle söylendiğine göre haklı olabilirler demiştim.

Ta ki, Kanal D, Kayıp’ı duyurana kadar. İçimde bir umut ışığı parladı. Acaba dedim, bu sefer olur mu? Kayıp’ın orjinal hikayesi, kanalın üst düzey yöneticisi İrfan Şahin’e aitmiş. Sayın Şahin’in 3 yıldır aklını kurcalayan, üzerinde çalışılan, birkaç kez farklı ekiplere yazdırılan proje sonunda bu sezon görücüye çıktı.  Kaan Taşaner (Kemal Özdemir), Dolunay Soysert (Leyla Şarman Özdemir), Kürşat Alnıaçık (Murat Şarman), Erhan Can Kartal (Kerem Özdemir), Zeynep Altıner (Yasemin Özdemir), Mete Horozoğlu ( Mehmet Kantarcı), Aslı Enver (Özlem Albayrak), İlker Kaleli ( Faik Şaşmaz) ve Menderes Samancılar'ın rol aldığı Kayıp, tanıtım konusunda bütün ilkleri de peşinden getirdi. İlk kez bir kanal 14 dakika 41 saniyelik bir ön gösterim yayınladı. Holding’e ait bütün yayınlarda tanıtımı yapıldı. Konvansiyonelde ekran eleştirisi yazan yazmayan bütün gazetecilere DVD gönderilip, ön izleme yaptırıldı. Yetmedi, dizi, televizyonla eş zamanlı olarak bazı web sitelerinde yayınlandı. Velhasılıkelam beklentiyi bulutlara astılar.

En baştan girişmek gerekirse jenerik çok etkileyici olmuştu. Hoş, her jeneriği bir süre izledikten sonra sıkılıyorum. Bundan da sıkılacağım kesin. Bu benim içsel bir sorunum. Fakat jenerik yazıları çok hızlı geçti. Seste özellikle müzikli sahnelerde balans sorunu var. Bazı laflar anlaşılmıyor, gargaraya geliyor. Genelde bin kere dinlemekten olsa gerek replikleri ekip ezberlediği için rahatça anlıyor ve sorun görmüyorlar. Ama işi ilk kez izleyen biz garibanlar araya kaynayan lafları anlamakta zorlanıyoruz. Bence final miksajına replikleri en az duyan kişi gitmeli. Gökhan Kırdar'ın müzikleri çok güzel ama temasal olarak fazla karışık geldi. Dizi zaten yüksek tempoya kilitlenmişken, temadan temaya gezmek de konsantrasyon kaybı yarattı. Fakat Sanat Yönetmeni Murat Güney yine olağanüstü bir iş çıkarmış. Onu ve bütün ekibini tebrik ediyorum. Reji çok başarılı. Görüntüler çok güzel. Ancak Sevgili Zeynep Günay Tan, iki avuç pirinçle 45 kişiye pilav pişirmeye kalkınca işin temposu over doz olmuş. Elde 20 dakikada anlatılacak hikayen varsa ve 90 dakika iş çıkarmaya uğraşıyorsan üstelik bunu da tempolu yapmaya çalışınca izlemesi oldukça yorucu bir iş çıkıyor ortaya. Hızlı demedim bak. Yorucu.. Twitter’da Sevgili tuz ruhu’nun da ( @_tuzruhu_) söylediği gibi en gerilimli dizide bile seyirciye nefes aldıracak, rahatlatıcı geçiş sahneleri olması lazım. Kayıp, bu tür nefes deliklerini de yüksek müzik sayesinde yorucu hale getirmiş.

Hikayenin izlediğim kısmına inandım. Elif Usman, olayı kurarken senaristlerin hep yaptığı gibi inandırıcılık hatalarına düşmeden ilerledi. Hani yazdığına inanmayan senarist durmadan olayları seyirciye izah eden sahneler koyar ya, burada olmadı. Hatta Mehmet Kantarcı, güvenlik kamerası kayıtlarına bakarken plakadaki renk numarasını keşfetme sahnesini bile yedim, yenilebilir buldum. Ancak proje "özgün" olmasına rağmen hikayenin bütün açılımları bin yıllık, kullanılmaktan eprimiş "polisiye klişeleri" ile ilerledi. Oyunculuklara gelince.. Dolunay Soysert’e hiç inanmadım. Üzmemek için fazlaca yorum yapmak istemem ama Dolunay Soysert bu kadrodaki en zayıf halka. İnşallah oturur zamanla.. Kaan Taşaner genç nesil arasında kendini en çok sınayan oyunculardan biri ve yetenekli. Bu dizideki babaya da inanmamı sağladı. Mete Horozoğlu zaten çok parlak bir adam. Özellikle Yıldırım Şahinler ve Aslı Enver'le karşılıklı sahnelerine bayıldım. Çok isterim ikisi arızalı bir aşk yaşasın. (Mehmet ve Özlem elbette) Aslı Enver, “sen anne olmadığın için anlamazsın” lafına verdiği cevabi oyunla resmen kalbimi çaldı. İlker Kaleli az daha uğraşırsa karikatür bir karakter olacak, aman dikkat. Yan castta beni rahatsız eden tatsız bir oyunculuk performansına rastlamadım. Özellikle hizmetli ailenin oğlunu oynayan kapüşonlu delikanlıyı çok beğendim. Ancak ana castın oyunları topluca bi tık aşağı alınmalı. Kaan Taşaner ve Aslı Enver hariç.. İkisini de çok beğendim.

Özetle, Kayıp kelimenin tam anlamıyla over doz bir reji başarısı. İrfan Şahin bugün okuduğum röportajında, "ilk üç bölüm en zayıf bölümlerimiz" demiş o yüzden diziyi takip edip etmeyeceğime 4. bölümü de izledikten sonra karar vereceğim. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Yolu uzun ve bereketli olsun!


Böyle işte..


.


KüçükÇiftlik İftiharla Sunar: Matine Geceleri





Lunapark Gazinosu.. Patron, Osman Kavran vefat edeli 10 yıl olmuştur, değil mi? Toprağı bol olsun. Açık söylemek gerekirse, Lunapark, Aşiyan ve İzmir Göl Gazinosu'nu ihtiva eden "Kavran Gazinoları" bütünü, nazarımda her daim ikinci sınıf bir oluşumdu. Gazino aleminin kurallarını koyan, yön veren, sektörün her anlamda lider markası ise tartışmasız Maksim idi. Kavran Müesseseleri’nin hatırı sayılır ama asla korkutucu olmayan, saygı duyulası bir rakip olarak asli görevi ise varlığını sürdürerek, Maksim markasının parlamasına hizmet etmek olmuştur. O dönemi yaşayan herkes bu gerçeği bilir. Dün gece, KüçükÇiftlik Parkı'nda başlayan, 'Yeniden Gazino Geceleri' namlı organizasyonun mimarı da, bir oda dolusu nakit parası olan, sanatçı avanslarını bu dört duvar silme nakit dolu odadan getirip, masaya koyduğu rivayet edilen Osman Kavran'ın torunu, Naz Kavran.. Naz Kavran kimin kızı? Bütün gece masada bu konuyu tartıştık. Ben, 'Yaşı küçük, o zaman olsa olsa rahmetli Ali Kavran'ın kızıdır' dedim. Yanımdakiler ısrarla Mahmut Kavran'ın kızı olduğunu söylediler. Sorunun doğru cevabını henüz bulamadım. Araştırmadım da.. Bilen varsa, söylesin.

Eylül, hiç sevmediğim bir ay. Hayatım boyunca tatsız zamanlara yataklık etti. Babamı, işimi, evimi, çok sevdiklerimi hep bu ayda kaybettim. 12 Eylül de, babamın öldüğü gün. O sebeple dün gecenin bende anlamı büyük. Kapıdan adımımı attığım andan, eve dönüp yatağa girene kadar parçalı üşüşen anılarla muhatap oldum. Aksi gibi Gönül Kutlu'nun vefat ettiği haberi de dün gece düştü masaya, gülle gibi.. Allah rahmet eylesin. İzmir Fuarı.. Aylardan Ağustos.. Bülent Ersoy sahnede halktan gelen tezahüratla ‘gaza’ gelerek memesini açıyor ve 45 gün tutuklu kalacağı süreç başlıyor. Derken 12 Eylül 1980 darbesi oluyor. Zincirleme reaksiyonlar sonucunda da sahneye çıkması yasaklanıyor. 8 yıl sürecek bu mahrumiyet sürecinde misafir olarak gittiği bir davetten geçtim, hamamda dahi şarkı söylemesi yasak. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti ve oturaklı devlet büyüklerimiz, taş ye diyorlar, hazıra dağ dayanmayacağına göre.. Neden? Hiç. Kim bilir, kimlerin canı istedi, kimin eşeğine kışt dedi. Zaten muhatapları hâlâ yaşıyorken de süreci yorumlamak bana düşmez. Neyse.. Yasak döneminde Bülent Ersoy, bir süre sessiz kalmış sonra video filmlerle hayatını idame ettirmeye çalışmıştı ama onu da Almanya'da yapmak zorunda bırakılmıştı. Galiba bir süre sonra video film çekmesini de yasaklamışlardı ya da illegal bir yasak çalıştırmışlardı. Tam hatırlamıyorum. Özetle Bülent Ersoy, faili meçhul bir gerekçeyle sekiz yıl mesleğinden men ediliyor, kendi deyimiyle koltuk çürütmeye mahkum ediliyordu. İşte sırf süreç sebebiyle bile dün gecenin tarihsel önemi büyük. 

Allah için konser alanına 'Gazino' havası verebilmek için oldukça çaba harcamışlar. Kapı girişine kırmızı halı bile serilmiş. Sahneye İzmir Göl Gazinosu'nun eski dekoru (hatırlamıyorum bile) kurulmuş. Minyatür bir T sahne yapılmış. Etrafına beyaz örtülü masalar atılmış. En arkalara da  ayakta duracak seyirciler için birkaç stand dizilmiş. Adam başı 275 TL ödeyen Fiks Menü müşterisinin, iğrenç bir beyaz peynir, kıyması taş olmuş kuş kadar börek ve dondurulmuş patates kroket yemesi bekleniyordu. Çok şükür, tok gittim. Her masaya -sponsor olsa gerek- 2  büyük şişe Yeni Rakı verilmişti. Mutfak kuramayacaksan, neden yemek vaad ediyorsun? İçki, kuru yemiş, meyva ver, yürü git, değil mi? Az sayıda alakart masa vardı, onlara da şampanyanın şişesi 300 TL’den açıldı. İki- üç çingene kızı çiçek sattı. Garsonlar acemi ama tuvaletler çok temizdi. Ortam gazinodan çok İzmir Fuarı gecelerini anımsatıyordu. Hiç duyuru yapmayıp, ilan etmeden, fısıltı gazetesiyle duyurdukları “konser” neyse ki doldu. Modacı Hakan Yıldırım, Sibel Vatandost, tesadüfen tam önümüze konuçlanan İzzet Yıldızhan ve Show Tv Genel Müdürü’nü (Adı sık sık söylendi ama unuttum) saymazsak eksi gazino gecelerini hatırlatan tek bir masa dahi yoktu. Varsa yoksa elde kamera, bira şişesi, kayıt yapan konser seyircisi..

Saat 20:00'da kapı girişi açıldığında hızla alana ve masalara yerleşen seyirciye Behiye Aksoy şarkıları eşlik etti. Saat 21:00'da, sekiz parça ‘laubali’ saz ile Oya Aydoğan sahne aldı. Eski kafalıyım. Solist ne kadar laf atarsa atsın, şaka yaparsa yapsın, cevap vermeyen, nezaketli bir gülümsemenin ötesine geçmeyen, “Radyo Sanatçısı” ekolünü seviyorum. Kimse kusura bakmasın. Oya Aydoğan, sahnede iki kostüm değiştirdi. Neşeli kadın vesselam. Şarkıcılık konusunda bir iddiası yok. Kendiyle çok da tatlı dalga geçiyor. Saat 22:30’da da Diva, siyah- beyaz çiçek desenli, şifon bir elbiseyle sahneye çıktı. Güzel, neşeli, hafif, eskilerin tabiriyle matine müşterisine hitap eden çok doğru bir repertuar yapmış. Bir ara ön masaya doğru “Benzemez Kimse Sana” da mırıldanmadı değil. Eğlenceliydi. Kendini sahneye atanlar, sahnede sonlanmaz şekilde göbek atanlar.. Sarhoş olup masalardan düşenler.. İzzet Yıldızhan okurken, bir şarkı da ona söyletilsin diye bütün raconu alt-üst ederek sahneye çöreklenen Türk Musikisi’nin “mümtaz” evladı Mustafa, sahne döndü toptan Çarşamba Pazarı’na.. Başta da söyledim; dün geceki organizasyona “Yeniden Gazino Geceleri” demek, dünyada benzeri bulunmayan, bize özgü bu kült eğlence biçimine büyük haksızlık olur. Üstelik "Gazino" kavramı yeni nesile de (onların da çok umuruydu) yanlış tanıtılmış olur. Dün gece izlediğim, hikâyesi aslına uymayan iyi niyetli bir organizasyon çabasıydı. Daha fazlası değil.. Umarım çok daha başarılı örneklerini izlemek nasib olur. 


.

Öyle yani..



.




Çarşamba, Eylül 11, 2013

Hoşgeldin Mehmet Aslantuğ!



Başrollerini Mehmet Aslantuğ (Adnan Menderes), Birce Akalay (Ayhan Aydan) ve İdil Fırat'ın (Berin Menderes) paylaştığı, Pana Film tarafından ATV için hazırlanan "Ben Onu Çok Sevdim", başladı başlayacak derken nihayet dün gece ilk bölümünü yayınladı. Ayhan Aydan'ın eşi Hasan Ferit Alnar'ı Erdinç Gülener, Ayhan Aydan’ın annesini Devrim Yakut, Menderes'in en yakın arkadaşı Ethem Menderes'i Rıza Akın, Adnan Menderes'in büyük oğlu Yüksel Menderes'i Mehmetcan Mincinözlü, ortanca oğlu Mutlu Menderes'i Savaş Zafer ve en küçük oğlu Aydın Menderes'i Burak Temiz canlandırıyor. Ayrca Şemsi İnkaya (İsmet İnönü), Ege Aydan (Nihat Erim), Tuğrul Çetiner (Celal Bayar) ve Kerem Alışık (Fatin Rüştü Zorlu), Levent Öktem (Muhsin Ertuğrul), Halit Ergör (Fuat Köprülü) rol alıyor. Yazarken yoruldum Arkadaş, ne kadro kurmuşlar. Buna rağmen adını unuttuğum oyuncu varsa kusura bakmasın. Gerçi bu kadarını bile topluca herhangi bir portalda bulmanız zaten mümkün değil.

Yönetmen Mehmet Bahadır Er ve Görüntü Yönetmeni Bertan Özer belli ki dizinin dünyasını kurmak için çok çalışmışlar. Ellerine sağlık ama, yine color’dan sınıfta kaldılar. Acaba benim televizyonum mu bozuldu? Bu sezon yayına giren işlerin ışık ve color sorunundan gına geldi. Bu konuyu bir bilen yardımıyla uzun uzun konuşup, yazasım var. Dizi, Seda Altaylı Turgutlu liderliğinde Ozan Ayaz, Başar Başaran, Ozan Aksungur ve Onur Akkız’dan kurulu kalabalık bir kadro tarafından yazılıyor. Müzikleri ise Çiğdem Erken’e ait.

Ben Onu Çok Sevdim, “vurucu” bir jenerik önü anlatımının ardından gördüğüm (her anlamda) en kötü bir jenerik ile başladı. Allah aşkına çektiğiniz işleri bir kerecik de olsa 56 ekranda izleyin. Herkesler de DEV ekran mı var sanıyorsunuz? Kargacık burgacık akıyor yazılar jenerikte, okuyamıyoruz bile.. Neyse.. hemen oyunculuklara girişmek istiyorum çünkü dizinin yayını süresince hayal kırıklığı ile şaşkınlık arasında gidip geldim. Birce Akalay, plastik malzemesi çok sağlam bir ekran figürü lakin oyunculuğu hâlâ sorunlu.. Ayhan Hanım yorumu “mağrur” değil. Düpedüz soğuk ve mat olmuş. Sustuğu, sadece durduğu sahnelerdeki yüksek performansını mat bakan gözleri ve istemsizmişçesine ama taammüden “333” yapan dudakları gölgeliyor. Birce Akalay'ı ilk gördüğüm anda yani mahkeme sahnesinde hayran oldum ama hayranlığım kısa sürdü. Üzgünüm.. Hele de kız kardeş Şadan rolünü oynayan Oya Akar ile karşılıklı sahneleri tahammül edilesi değil. Benden söylemesi..

Gelelim senaryoya, ölümüne sıkıcı. Temposu çok düşük.. İzlerken esneye esneye bir hâl oldum. O kadar ki senaryonun tekniğine, matematiğine, dönemsel meseleleri ele alışına, tarihsel doğrusuna yanlışına, seçtiği dilin kalitesine bakamadım bile.. Fakat asla hakkını yemek istemediğim üç nokta oldu. Sanat yönetimi, müzikler ve Mehmet Aslantuğ’un oyunculuğu.. Mehmet Aslantuğ uzun zamandır ilk kez bu kadar ‘sade’ bir oyunculuk sergiliyor. Normalde, Broadway sahnesinde Kral Lear oynuyormuşcasına [Kulakların çınlasın Ali Arıkan:)] edalanırdı da, kendini önemsemekten olsa gerek, karakterin ruhunu bir türlü yakalayamazdı. Bu sefer karaktere can vermek için kan akıtmış ve çok da başarılı olmuş. Tebrik ederim. Umarım ilerleyen bölümlerde sıkılıp, eski sıradan günlerine dönmez.

Dün gecenin galibi, -milli maçı saymazsak- Güneşi Beklerken oldu.Ben Onu Çok Sevdim’in ise reyting karnesi pek iyi gelmedi. Ab’de 7, Total’de 14. oldu. Ben Onu Çok Sevdim’i bir kez daha sırf Mehmet Aslantuğ’u ve sanat grubunun performansını merak ettiğim için izleyeceğim. Emeği geçen herkese teşekkür eder, başarılar dilerim. Yolunuz bereketli olsun!

Böyle yani..

Salı, Eylül 10, 2013

Karadayı: Biri ölecek, çok sevdiğin biri..



İkinci sezonu, bu gece başlayan Atv'nin iddialı dizisi 'Karadayı' hakkında çok uzun yazmayacağım. Hikâyenin neresinden tutsam elimde kalacağından korkuyorum. İlk sezondan beri bu samimiyetsiz ve acemi sabun köpüğü hikâyeyi öncelikle dev kadronun sonra da rejinin taşıdığı söylüyorum. Yeni sezona da farklı başlamadılar. Bana göre hikâye, ikinci sınıf bir kanalda günlük dizi olabilecek çapta ve zekada ilerliyor, ite kaka.. Üstelik, geçen sezon boyunca 'dönem lisanı' kisvesi altında yapılan hatalar da diziden soğumamı sağlamıştı. Kenan İmirzalıoğlu, basma kalıp rollerin adamı olmaya and içmiş olsa da bayıldığım bir ekran figürü. Çetin Tekindor da öyle.. Bergüzar Korel'i de tüm yeknesak melodik oyunculuğuna rağmen severim. Açıkçası dizinin kadrosu ilgimi çekecek kadar başarılı. Ay Yapım ve Kerem Çatay söz konusu olduğunda yeni nesil arasında Timur Savcı ile birlikte bayıldığım çapta vizyonlu ve özenli prodüktörlerdir.  Reji ekibine gelirsek, bana göre son yılların en parlak iki adamı Uluç Bayraktar ve Cem Karcı diziyi birlikte çekiyorlar. Ama ben bu diziyi izleyemiyorum.

Sezon açılışı yaptıkları bölümün işçiliği de kötüydü. Sanki color'a giden kopya yanlışlıkla yayına girmiş gibiydi.. Oyunculuklar da prova çekimlerden bağlanmış gibi ağır, aksak ve arızalıydı. Açıkçası tek parlak durum sanat grubu. Yine emeğini koymuş, cansipârâne.. Hoş, kostümde abartılı bir 'mavi gömlek' takıntısı var da sorun yapmam. Fakirler beyaz, zenginler mavi giyer mi demek istiyorsunuz alt metin olarak, bilemedim? 2. sezonun, ilk bölümü, ara vermiş, dinlenmiş, tazelenmiş bir ekip tarafından çekilmiş diyemem. Hele de jenerikte isimlerini görmesem bu bölümü Bayraktar- Karcı ikilisi çekmiş de diyemem. Hikâyenin, tek tek mantık hatalarına, inandırıcılık eksiklerine, sahne dizilişlerinin kötülüğüne girmeyeceğim demiştim çünkü özensizliği, seyirciye 'yersen' itelemesi yapması çok üzüyor. Eleştirmeye dahi katlanamıyorum, kusura bakmayın. Bilen bilir, senaristin başı sıkışınca, hikâyenin benzini bitince hemen içeri yeni bir karakter alınır. Geçen sezon Ayten'in çapı çatışma yaratmaya yetmeyince, bu sezon ters merdiven kurup, şeytanın aklına gelmeyecek bir viraj almışlar ve Mahir'e rakip düşünmüşler. 2 ay, 60 gün, bilmem kaç bin saat boyunca..

Mahir, sokak çocuğu.. Kriminal.. Ruhen kabadayı.. O zaman ona rakip bir salon erkeği koyalım. Kim olsun? Bu karakter belli ki son dakikada çıkmış. Haziran sonunda yeni karaktere karar verilmiş olsa ferah feza oyuncu bulunurdu. Yok, haziran ayından beri salon erkeği, avrupa görmüş, baba mesleğini devam ettirecek, önden tatlı sonradan çıkacak Karaman'ın oyunu tadındaki 'Playboy' karakterine Nihat Altınkaya'nın cuk oturacağını düşünmüşlerse, başka sorum yok Hakime Hanım.. Diyelim, uygun oyuncu bulamadın. E, karakteri revize et? Çağır bir okuma provasına on saniyede anlarsın Nihat'ın, Salon adamı Sinan olamayacağını.. Zor mu? Duyan da 36 bölüm bitmiş senaryo ile sezona başlıyorsunuz zannedecek. Geçen sezon da söylemiştim, kelime kabızlığı dışında da dizinin diyalogları sorunlu. Bence yazdıklarını hiç yüksek sesle okumuyorlar. Bir kere okusalar, sorunun nerede olduğunu anlayacaklar. Neyse.. Bu arada özet ile birlikte saat 20:00'da yayına girip, 23:45'te çıkan Karadayı'da Mahir, efsane bir replik kullandı: "Bir sinema çıkışı tanışma şansını elimizden alanı bulacağım ve ona bunun hesabını soracağım." Yazanın eline sağlık.

Sonuç.. Yine ağız tadıyla sevdiğim oyuncuları, bayıldığım adamların rejisini izlemeyeceğim. Olsun. Yeteri kadar izleyeni var, ranini eksik olsun. Emeği geçen herkesin gönlüne sağlık. Karadayı'nın yeni sezonda da yolu açık ve bereketli olsun!





.
Öyle yani..

Pazar, Eylül 08, 2013

Gülümse..




Sene kaç, hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, sıradan, düğmeli bir gömlek ve altına poplin kumaştan evaze kesimli, maksi, rengarenk bir etek giyen, aşağı yukarı benim boylarımda, saçları mavi siyah -belki boyalı-, kepçe kulaklı, kalın dudaklı ama çok eğlenceli bir kadın sahneye çıkıp şarkı söyleyecek. Görmeye hep alıştığım türden 'şarkıcı' gibi değil haddizatında görmeye alışkın olduğum insanlar gibi de değil. Annem dahil herkes kılığının uygunsuzluğuna dehşetle bakıyor. Halk Kızı Sezen Aksu, Taşlık Maksim'de sahneye çıkıyor. Kulis odası da ilgimi çekmiyor çocuk halimle.. Aynalı tezgahı rengarenk parfüm şişeleri, makyaj malzemeleriyle bezeli değil. Envai çeşit kumaştan, taşlı pullu ille de otrişli sıra sıra dizili kostümleri yok. Ay ne ilgileneceğim?

Bazan acemi kızlar gelir kulise, işlenmemiş köy ekmeği gibidirler ve birkaç ay içinde değme Leydilere taş çıkarırlar. Gazino Adabını, gece hayatının kurallarını, sahne kadını olmayı öğrenirler. Bu sefer öyle olmuyor. Anneme sorarsan, 'Çok başka bir şey olacak bu kız'.. Oluyor da.. Pek ilgimi çekmediği için çocukluk hatıralarımda derin bir yeri yok Kaldırım Serçesi Sezen Aksu'nun. Geçip gidiveriyor hayatımdan sessizce. Gece mavisi gömleğine kırmızı şal dolayarak çektirdiği 'hayran fotoğrafı'nı adıma imzalatan da annem olmalı.. Behiye Aksoy dışında feriştahı gelse imzalı fotoğraf almam. Şöhretlerle ilişki konusunda çok kibirli bir çocuğum.. Yıllar hızla geçiyor. Annem haklı çıkıyor. Sezen Aksu'nun anlamı ve hacmi sıradan hayatlarımızda 'Çok başka bir şey oluyor.' Tanımlamaya çalışanı da yok eden, sıra dışı ama o kadar da sıradan.. Ellemeden sevilesi. Tatlı uslu şarkılar söyleyen İzmirli, sevimli kız büyüdükçe içinden bir duygu canavarı çıkıyor. Sezen Aksu söz konusu ise hakkında söylenmeyen ne kalmış olabilir ki? Tam bir yengeç kadını. Bıraksan kimselere tutunmayan, kendine tutunanı da ölse bırakmayan.. 

Harbiye Açıkhava Konserleri'nin sondan bir önceki gecesinde Sezen Aksu'yu izlemek istiyorum. Aniden. Son yıllar içinde yüzlerce konser yaptı, hiç birine gitmedim. En son izlediğimde sahne takımının başında Ozan Doğulu vardı. Şimdi nedense aniden içimde deli bir izleme isteği. Normal şartlarda, istisnasız her konseri biletli izlerim. Bu sefer kendimi resmen davet ettiriyorum. Bak, bu da hiç yapmadığım bir şeydir. Hayır olsun diyelim. "Gel," diyorlar, "Çok doluyuz, merdiven satıyoruz ama sana bir yer buluruz elbet".. Gidiyorum. Sahneyi evinin bahçesine kurmuş. Orkestra şefi Fahir Atakoğlu.  'Çatı'da çaldığı yılları hatırlıyorum. Yurt dışına gidip, bambaşka bir Fahir olarak döndüğü yılları da.. İlk şarkı, Gülümse.. Sezen Aksu'nun, 'Sen Ağlama' ile değişen müzikal çizgisinin tepe noktası Gülümse. Neşeli şarkılar söyleyen kızın, evrensel dertler edindiği, insanın varoluş öyküsünü didiklediği yeni zamanlarının sembolü.. Şahane 'Aşk Şarkıları' yazdı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. O, artık kendi ciddiyetinden bıkmış bir yengeç kadınının masum yalanı. Sezen Aksu, -bugün inkâr etse de- insanın var'oluşunu anlamaya değil, varlığını devam ettirmesine gerekçeler üretiyor. Şarkı değil onlar. 

İkinci şarkıdan sonra seyircisiyle konuşmaya başlıyor. Bak, inanmayacaksın bu da Ali Saydam'ın formülüdür. Sezen Aksu'yu, şarkı söyleyen sevimli kız çocuğu olmaktan çıkarıp, 
"Show Girl" statüsüne iteleyen, içindeki muhabbetkâr kadını tetikleyen ve sohbetini, şakasını seyirciyle paylaşmaya zorlayan ekibin lideridir Ali Saydam. Neyse.. "Elbisemi beğendiniz mi, yurt dışından ucuzluktan aldım?" diyor, ilk cümlesinde. Seyirci gülerek alkışlıyor. Beğenisini beyan ediyor. Şaka yapıyor sanıyorlar ama ben inanıyorum. Sahnesi renkli, hep olduğu gibi. Vokali oldukça temizlenmiş. Karambole söylemiyor artık, uzun zamandır olduğu gibi. Her ne değişmişse hayatında, iyi gelmiş olmalı. Ozan Doğulu'ya oldum olası bayılırım ama 'Sezen Aksu Sahnesi' bu 'sade' haliyle daha başarılı, bana göre.

Üçüncü şarkıya girmek üzereyken seyirciler arasından bir ses geliyor. Palyaço kostümü giymiş genç bir kadın sahneye sesleniyor. 'Sezen bana söz vermiştin. Şarkımı dinleyecektin!' Söz verdiği tarihi saati saatine haykırıyor, Sezen de bu kızımızı sahneye almak zorunda kalıyor. Kızcağız, kötü bir sesle, çok kötü söylüyor. Seyirci yuhlayacakken imdadına yetişiyor Sezen, izin vermiyor ve kızı kulise aldırıyor. "Eskiden kırmamak için kibar davranıyordum dinlediğim şarkıcılar kötüyse. Artık yapmıyorum, doğruyu söylüyorum." diyor. Konser devam ediyor. Her şarkısı seyirci tarafından ezber ama tuhaf bir de enerjisizlik var. O da kızıyor zaten. "Neden böyle içinize kaçtınız?" diyor. Atilla Özdemiroğlu ve kemanı eşliğinde Firuze, Kayıp Şehir'in Duygu'su Ayta Sözeri'den Lale Devri, Müslüm Gürses'i anma klibi eşliğinde Cihan Okan'dan da "Sebahat Abla" dinliyoruz. Fırsattan istifade kıyafet değiştiriyor. Fatih Akıskalı'nın şahane yetenekli oğlu Kaan'ın ritm solosuyla başlıyor ikinci perde. "Artık ufaktan alıyorum, gönlüme göre yetiştiriyorum" diyor Kaan'ı öpüp koklarken. Benim gözlerim doluyor, tıpkı daha ilk şarkıda 'Gülümse' dediğinde, Ayda ile şakalı sahne sohbetine de nedensiz ağladığım gibi.. Her fırsatta dillendiriyor ama, Onno'ya duyduğu tarifsiz ve ölümsüz aşka bizi de meftun ettiğini biliyor mu acaba?

Şakalar, gülüşmeler arasında su gibi geçiyor zaman. Sahneye Emel Müftüoğlu'nu davet ediyor. Birlikte finale yürüyorlar. Saat gece yarısını çoktaan geçmiş. Hava ayaza çeyrek var. Hızlı adımlarla çıkıyorum Açıkhava'nın kalabalığından. Ters yöne yürüyorum. Zar zor bir sigara yakıyorum. Deli gibi ağlıyorum. Konserin ilk şarkısından itibaren gözümden akan yaşların sebebini de biliyorum. Şarkıları içimdeki irini söküp aldı. Yine.. Bu sefer kusmayacağıma söz vermiştim. Bak, yine kısmet olmadı. Bu sefer sadece konser yazısı yazacaktım. Durmadı. Tamam. Sıkılan, buradan sonrasını okumasın. Kalanlara anlatıyorum. Israrla bu konsere gitmek istedim çünkü.. Babam, ölmeden birkaç gün önce söz verdirmişti, 'Sakın arkamdan ağlama" demişti. Ağlamadım da. Bu kısmını zaten biliyordunuz. Her sene aynı teraneyi dillendiriyorum. Anlatmadığım kısmı şu.. Babamın öldüğü gece, hastahane bahçesindeki tufeyli baskınından çekip kurtarmıştı beni, kulakları çınlasın Arslan Abi. Dışa sızdıramadığım göz yaşlarımı kurutmak için, yüzümü güldürmek için ne çok çaba harcadı, ömrü bol olsun. Hakkını asla ödeyemem. Suya bakıp, açılayım diye Dolmabahçe'ye götürmüştü. Adettir. Güneşi beklemiştik. Ölümüne çay içip, köpekler gibi gülmüştük. Sonra Arslan Abi, az müzik dinleyelim diyerek, teybi açıp, 'Gülümse'yi çalmaya başlamıştı. İşte o zaman ağlamıştım deli gibi.. Böğüre böğüre ağlamıştım, şarkının pek içli sözlerine.. Rahatlamıştım. Öyle yani.. 

.


gözlerinin çöküşü iç yakan

sensizim artık,
o da mı sana gam

.

Fotoğraf: Vedat Ozan

Perşembe, Eylül 05, 2013

Doğa Sensin Tarkan



Beşiktaş Çarşı'da Sabahattin Abi'de nefis bir dana kavurma yiyordum ki saate baktım konsere yarım saat kalmış. Taksiye binip, trafik eziyeti çekerek de olsa konserin başlamasına 15 dakika kala Açıkhava'ya vardım. Ortalık tıklım tıklım. Tarkan'ın Geleneksel Harbiye Açıkhava Konserleri'nin son günü. Bu geceyi de Doğa Derneği yararına yapıyor. Açıkhava'ya iğne atsan yere düşmez. Giriş kuyruklarına yanaşan karaborsa bilet satıcıları, mısır, su, köfte tezgahları, ağlayan kız çocukları ortam bildiğinizden gayrı değil. Yer gösterici delikanlı, "A, B, C Blokların arasına basamak satmayacağız dediler ama hep olduğu gibi son anda satarlar" diyor. C Bloğun girişini tutan pala bıyıklı, kapı girişindeki güvenlikçilerden daha haşin bakıyor yüzüme, nedense.. Sabahattin Abi'de dana kavurma yerken beyaz tişörtüme yağ damlattığım için aceleyle aldığım enine çizgili trikodan mı rahatsız oldu acaba da, dik dik baktı yüzüme, bilmiyorum.

Konser başlamadan, Twitter'da kavilleştiğimiz arkadaşlarıma bakınıyorum. Göz teması ve el sallaşmalar sırasında ışıklar kararıyor. İnce bir ud sesi dolduruyor Açıkhava'yı. Sahne kırmızı perde ile kapalı. Ud taksimi sürüyor. Makamdan şarkıyı tahmin etmeye çalışıyorum. Bir yandan da video çekmek için telefonumu ayarlıyorum. Şarkıyı tahmin edemiyorum çünkü makamlardan anlamam. Anlarım da, Hicaz bilemedin Rast, diyelim çok zorladım, Hüzzan. O kadar. Firuze ile açıyor sahneyi. Öyle dev prodüksiyonlu, oyuncaklı bir sahne değil. Robot ışıklı, fişekli, laserli, alevli arada sis basmalı olmasına rağmen az gösterişli bir konser sahnesi kurmuşlar. Belli ki konser izleyicisinin Madonna ve Roger Waters sayesinde gözünün "sahne şovu"na doymuş olduğunu düşünerek tevazu göstermişler. Ajda olsa, gökten zembille inmeyi denerdi.

Açılışı kayıt altına alıyorum ama Twitter'a fotoğraf yollayamıyorum. Twitdaşlar ile bir hashtag belirlemiştik. Şahane muhabbet çevirecektik ama Turkcell sayesinde Twitter muhabbetine aktif katılım sağlayamıyorum. Çünkü 3G denilen nane, 1000 kişi bir araya geldi mi, DEV patlıyor. Tarkan, 6 şarkı söyleyip, Doğa Derneği'nin kısa filminin gösterimine giriyor. Kötü sesli birinin dublaj yaptığı tanıtım filmi izliyoruz. Araya sıkıştırılmış iki kare Gezi görseli, görevini yapıyor ve konser alanı, "Her yer Gezi, her yer direniş" şarkısını terennüme başlıyor. Öyle çok güçlü bir koro yok. Kısa fasıl geçiyoruz. Tarkan gerekli teşekkürleri ediyor. Dernek yönetimi, Denizli Belediye Başkanı ve Atlas Dergisi'ne.. Destek sözü istiyor seyirciden de. Avaz avaz bağırıyoruz, doğa savaşçısı olacağız SÖZ diye. Tarkan, iki şarkı daha söyleyip konsere ara veriyor. Etraf o kadar kalabalık ki yerimden kalkmaya üşeniyorum. Sigara içmeye gitsem, dönemem. Tam bunları düşünürken arka sırada ve önümdeki sırada oturanlar sigara yakıveriyorlar. Durur muyum, ben de..

15 dakika ara esnasında etrafı gözlüyorum. Önde 6-7 sıra protokol var. Hıncal Uluç baş köşede. Boşandığı için İstanbul eğlence hayatının VİP Listesi'nden düşmüş bazı mutsuz kadınlarla aynı sırada oturuyorum. Kaldı ki bu sırada oturmanın bedeli de 250 TL ama kadınların yüzlerinden düşen bin parça. Neyse.. Konserin ikinci bölümünde de sahne tansiyonu hiç düşmüyor. Tarkan sahneye, siyah pantolon- tişört kombinasyonunun üzerine taksi sarısı, üzerinde martı vinyetleri olan bir mont ile çıktı. Şık giyiniyor, Allah için. Proporsiyon sorununu da başarıyla kamufle ediyor. Kabul etmek lazım ki iyi bir konser şarkıcısı. Sahne albenisi yüksek. 5-6 kelimeyle cümle kuruyor. Fazla sevmiyor olmalı konuşmayı. Şarkı söylerken ne kadar seksi ise konuşurken o kadar Apaçi aslında, hâlâ. Orkestra da çok başarılı. Şef de yanılmıyorsam Can Şengün. Bu genç adamı da çok beğeniyorum. Yolu açık, bereketli olsun. Vurmalı takımda Hamdi Akatay'ı seçiyor gözüm, o kadar.

İkinci bölümde sahneye gelen kuyruklu piyano ve çello eşliğinde bir-iki slow şarkı okuyor. Sonra tam gaz tempo. Herkes ayakta. Protokol bile.. Konser boyunca organize edilmiş pankartlardan ve Tarkan'ın sıklıkla şarkılarını DVD kamerasına söylemesinden rahatsız olsam da eğlenceli bir konserdi. İtiraf etmeliyim. Tam sayamadım ama 13-14 şarkı söyledikten sonra konseri bitirdi. Perde kapandıktan sonra elbette kimse yerinden kalkmadı. Tezahüratlar neticesinde sahneye dönüp bir şarkı daha söyledi ve tekrar Firuze söyleyerek konseri bu sefer sahiden bitirdi. Repertuarda kendi şarkıları dışında, artık Tarkan'dan dinlemekten vallahi bıktığım "Uzun İnce Bir Yoldayım" ve Orhan Gencebay şarkıları da vardı. Finalde hep alışkın olduğumuz gibi tüm orkestrayı tek tek sayarak ve onlara kısa solo performans şansı vererek veda etmeyi tercih etmediler. Tarkan, sevenlerine ithaf edilmiş klasik teşekkür konuşmasının sahne kısmını "Hamdi, Can, Cem ve bütün ekibe teşekkür ederim" diye yuvarlayarak geçiştirdi. İlginç geldi. Elbette kusur değil. Tercih etmemiştir. Açıkçası uzun zamandır ilk kez Tarkan Konseri izledim ve eski kafa bir konser seyircisi olarak özel, planlanmış, özenli sahne vedalarını seviyorum. Bekliyorum da..

Şarkılardan fal tuttuk dedim ya benim kısmetime "Verme" düştü.
#buşarkıseninkısmetin

.

Böyle yani..

Çarşamba, Eylül 04, 2013

Kim Ki-Duk geliyor






İstanbul'da, 13-19 Eylül 2013 tarihleri arasında düzenlenecek olan Türk-Kore Filmleri Haftası Güney Koreli yönetmen Kim Ki-Duk'un katılımını vaad ediyor. 12 Eylül'de Cemal Reşit Rey’de düzenlenecek galaya da katılacak ve film gösterimlerinin ilk gününde Mimar Sinan Üniversitesi’nde sinemaseverler ile buluşacakmış. Söyleşisi ise 13 eylül cuma günü, saat 13:00'daki Pİeta'nın gösterimi sonrasında, saat 16:00'da olacakmış. Umarım son anda bir aksilik çıkmaz. Kim Ki Duk'da, tam da rakı-balık yapılacak masa adamı havası yok mu? Bence var. Anekdotlar havada uçuşur, gecenin sonunda bütün masa elele, ağlaşırız bile.. Neyse..

31 Ağustos'ta başlayan Güney Kore ile kaynaşalım etkinlikleri kapsamında gerçekleşen haftada 21 film, ücretsiz olarak meraklısıyla buluşacak. Film gösterimleri Beyoğlu Majestic Sineması ve Mimar Sinan Üniversitesi’ne ait Yeşilçam Sinema Salonu’nda yapılacakmış. Ayrıca film afişleri de sergilenecekmiş. Vakti ve merakı olan kaçırmasın.

Programda yer alan Kore filmleri şöyle;


Kore Filmleri
İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar - Ki-duk KIM
Acı - Ki-duk KIM
Boş Ev - Ki-duk KIM
Zaman - Ki-duk KIM
Masquerade - Chang-min CHOO
King and the Clown - Joon-ik LEE
Taegukgi hwinalrimyeo - Je-kyu KANG
Love Fiction - Kye-soo JEON
Thieves, The - Dong-Hoon CHOI
Host, The - Joon-ho BONG
Dure-Sori Story: The Voice of the East - Jeongre JO
Leafie, a Hen Into the Wild - Seong-yun OH
Radio Star - Joon-ik LEE
Miracle in Cell No. 7 - Hwan-kyung LEE
Architecture 101 - Yong-Joo LEE   


İyi seyirler,

Öyle yani..


.

Salı, Eylül 03, 2013

Görüş Günü Kadınları





Uzun zamandır ilk defa elim zorlanarak bir yazı yazıyorum. NTC Medya’nın, Fox Tv için hazırladığı "Görüş Günü Kadınları”nın ilk bölümünü izledim. İzlemez olaydım. Yıldız Çağrı Atiksoy (Gülay), Semra Dinçer (Zehra), Şenay Gürler (Süreyya) ve Nesrin Cavadzade (Lale) araya Sinan Tuzcu ve  İlhan Şeşen’i de alarak olayı altı kapıya bağlamaya niyet etmişler. Olmamış. Dizinin yönetmeni Faruk Teber. Senaristi Özgür Evren Heptürk. Fırat Yükselir’in bayıcı müziklerinden hiç bahsetmeyeceğim, inanın. Allah için Hakan Yarkın çok iyi çalışmış. Sanat yönetimi oldukça başarılıydı. Ancak dizinin adı üzerinde Görüş Günü Kadınları. Aslen dışarıda kalanların hikayesini anlatacağını işaret etmiyor mu? Ne gerek vardı o kadar masraf edip 7500 metre kare hapishane kurmaya, demedim değil. Hele de retina okuyucuyu döne döne gösterdiklerinde.. Neyse.. Açıkçası reji açısından beni tek rahatsız eden yüz planlarında kullandıkları abartılı filtre oldu. Sordum, özel pas color yapılmış dediler. Gözüm bozuldu zannettim, o derece..

Senaryo korkunç denilecek boyutta kötü. Sözde bölümün adı "Gülay’ın hikayesi" ama gel gör ki klasik “açılış bölümüdür herkesi azıcık azıcık gösterelim” klişesinden kurtulamadı. Misal, Sinan Tuzcu’nun oynadığı Komiser karakteri kordöbale gibi dolandı durdu ortalıkta. İlk bir saat sadece oturdu, kapıdan girdi, boş sahnelerle zaman doldurdu. E, o zaman ilk bölüme koyma? Olmaz. Yüce Klişe Tanrıçası çarpar! Para verdik, oynatalım. Star isimdir, gezinsin yeter kafası bitmeyecek bu memlekette. Diyalogların yarısı didaktik, kalan yarısı da boş laf.. Hep, yazdığı hikayeye inanmadığı için seyirciye açıklamalarla bezeli kaygulu konuşmalar kuran senarist telaşesi ve bu telaş içinde boğulan karakterler, anlar silsilesi.. Değişmiyor. Mahkumların haftada 10 dakika konuşmalarına izin veriliyorsa ve bu bilgi hikayede şu an ya da yakın gelecekte kilit bir önem taşımayacaksa (ki alakası yok, emin olun) bilsem ne olur, bilmesem ne? Laf olsun, sayfa doldursun işte!

Hikaye o kadar uzun bir antre yaptı, (2 saat sürdü) beyhude ham sahnelerle o kadar vakit harcadı ki o esnada uyumamak, zap yapmamak için kendimi zor tuttum. At binen Adana sosyetesi mensubu kadın, evde pedikür yaptırıldığı için "zengin" olduklarını öğrendiğimiz karakterler, tam da Atatürk'ün hayatı işlendiği ana denk gelen okul sahneleri.. Gülay'ın yetimhane Müdür Annesi ile neye niyet, neye kısmet yazılmış acemi ve yine seyirciye bilgi verme amaçlı boş konuşmaları.. Hangi birini anlatayım? Özetle, Görüş Günü Kadınları'nın senaryosu 'Fakir Ülke İhracat- İthalat Kataloğu' gibi olmuş. Azıcık ondan, birazcık şundan, aman bizde şu da var, bu da var.. Hatta Sıla şarkısına klip de yaptık.. Bildiğin çorba. Ne anlattın? Hiç. Projenin bütün bir bölüm boyunca seyirciden özenle gizledikleri bir cazibesi olmalı ki masa başında onay alıp, çekim aşamasına gelmiş ve Türkiye’de ilk kez 7500 metre kare hapishane dekoru kurdurmuş. Bu bölüm hikayenin hikmetini anlayamadık. Kısmet, eğer izleyici bulursa önümüzdeki bölümlere. Hayırlı, uğurlu olsun. 

Yanarım yanarım, Nesrin Cavadzade’ye yanarım. Yine yanlış bir projenin içinde canım oyunculuğu heba olacak. Yıldız Çağrı Atiksoy’ın karakterine de, tüm çabasına rağmen Şenay Gürler’e de inanmadım. Özellikle vaktinden erken dolan gözleriyle Yıldız Çağrı Atiksoy hiç inandırıcı değildi. Keşke bu sezonu bekleyerek geçirebilseydi. Yan rollere seçilen oyuncuların tamamı yapay duruyor. Hiç kimsenin inandırıcılığı yok. Hep yüzeysel, plastik karakterlere bir de kötü oyunculuk eklenince tarifsiz bir acı veriyor. Hele küçük çilli kız çocuğunun iflah olmaz kötü oyunculuğunu izlemeyi içim kaldırmadı, gözlerimi kapadım. Kötü rejiye katlanabilirim, kötü senaryoya bahaneler uydurabilirim ama artık kötü oyunculuk izleyemiyorum.

Emeği geçen herkesin yolu açık ve bereketli olsun. Faruk Teber'in rejisine saygım sonsuzdur ama onun hatırına bile bu diziyi izlemem. 




Not: Ben izlemedim, emin olamam ama Görüş Günü Kadınları, BBC Yapımı Prisoners' Wiwes'ın aynısı diyorlar. Legal uyarlamadır umuduyla role caption’a iki kez baktım, bir ipucu bulamadım. İlgili diziyi izleyen ve benzerlik bulan olursa haber etsin, bi zahmet..



Öyle yani..



.

Pazartesi, Eylül 02, 2013

Nerede Kalmıştık?




Uğur Yücel'in ekrana döneceği, Canım Ailem'in beklenmeyen(!) erken vedası ilan edildiği günden itibaren konuşulmaya başlamıştı. Hatta ekip, vedanın hemen ardından vakit kaybetmeden Canım Ailem'in çekirdek kadrosuyla yeni bir iş yapmaya karar vermiş, çeşit biçim hikâyeler bakınmaya başlamışlardı. Ekran seyircisi Uğur Yücel'i ve etrafında kurduğu enerjiyi izlemeyi seviyor. Net. Canım Ailem, ekrana veda edeli de üç yıl oldu. Zaman su gibi geçiyor. Geçen sezon başlarken, Uğur Yücel'in yine TMC ile çalışacağı, hikayeyi de seçtiği kulislerde duyulmaya başlamıştı. Eski yeni pek çok kalem sahibiyle konuştukları, bizzat Uğur Yücel'in aklındaki hikayelerin çatısını kurdukları ve buna benzer haberler kulaktan kulağa yayılırken sonunda yine Selin Tunç'la yol almaya karar verdikleri haberi piyasaya düştü. Ekip, kod adı Yadigâr olan bir drama için kadro kurmaya başladılar. Hep olduğu gibi de projeyle ilgili detaylar doğru yanlış demeden sokağa akmaya başladı. Senaryoyu okuyanların yorumuna göre yeni hikâye, Canım Ailem ve İkinci Bahar dokusunda, komikli mahalle dizisi tadında, sıcak, kâh ağlatan, kâh güldüren bir iş olacakmış. Özeti şöyle; İstanbul'da tatlı ekşi yaşam mücadelesi sürdüren ailemizin hayatına, Yadigâr Kız girer ve olaylar gelişir. Konağa istenmeyen gelin gelir. Harem'e, Hürrem gelir. Eyvah kızımız Yabancı Damat bulur vs, vs.. Hikâyeye kulp takmak kolay. Zaten iki elin parmağı kadar "çatı" var. Mesele altını nasıl doldurduğundur. Selin Tunç da rüştünü ispat etmiş bir hikayecidir. Kalemi bereketli olsun.

Dizi başlamadan genelde hakkında yazı yazmam. Bu sefer öyle olmadı. Neden yazıyorum? Anlatayım. Projeler genel olarak alt yapı çalışmalarına başladıkları isim ile yayına da çıkarlar. Bazıları da proje ile ilgili ipuçları yayılmasın diye bir 'kod' isim seçerler. Bazan değiştirir, bazan da değiştirmezler. Çok da mühim bir konu değil. Lafı edilmeye değmez. TMC'nin Star Tv için hazırladığı hikaye, hazırlık aşamasından geçerken kullandığı kod adını yani 'Yadigâr'ı değiştirdi. Dizinin adı, 'Aramızda Kalsın' olarak duyuruldu. İddialı dizinin, Tv8'in sabah kuşağında yayınlanan magazin programı ile aynı adı taşımayı seçmesi şaşırtıcı oldu ama çok da üzerinde durmadım. İsim koymak her durumda olduğu gibi "hikaye" için de en önemli iş, seçim, adımdır. Bu isim değişikliği duyurulduktan sonra, nedense, sosyal medya'da ve dizi forumlarında, 'Aramızda Kalsın- Yadigâr' kıyaslaması yapılmaya başlandı. Bana da Twitter'dan ve blog mesajları yoluyla tercihimi ve neden dizinin adının değiştirildiğini soranlar oldu. Oluyor. Soruların cevabı yapım firmasında. Az önce de anlattığım gibi isim değişikliği çok mühim ve hayati bir mesele de değil. Bu değişikliğin tonla irili ufaklı sebebi olabilir. Paşa gönülleri istemiş, değiştirmişlerdir. Bize ne? 

Fikrimi soran olsaydı da, Yadigâr olmasın derdim. Bu kadar ağır topların, 'kafa' isimlerin bulunduğu bir kadroda proje adı olarak hikâye karakterlerinden birinin seçilmesi (kaldı ki aslında proje tam olarak da Yadigâr'ın hikayesidir) star oyuncularımızın box ofisi açısından riskli olabilir. Yadigâr dışındaki oyuncuların sanki başrol değillermiş de, söz konusu karaktere destek mahiyetinde yardımcı rollerde oynuyorlarmış hissi yaratacağı ihtimalini tartışmaya açardım. İlla bir isim seçilecekse o zaman Bahattin olsun, derdim. Beğenmediyseniz Hüsne olsun, derdim. Öldürseniz ikna olmazdım. Öyle yani.. Eğer Yadigâr için seçilen oyuncu Gökçe Bahadır gibi parlayan, güçlü bir isim değil de ortalama bilinirlikte sıradan bir oyuncu ya da no name olsaydı projede isim sorunu çıkma olasılığı aynı olur muydu? Bilmiyorum. Tek sorunumuz bu olsun der, masadan kalkardım. Allah sizi inandırsın, pasta gün be gün büyüdüğü halde profesyonel kuralları olan bir sektör olamama haliyle gurur duyan dizi piyasamızda zaten nereden, hangi aşamada, nasıl sorun çıkacağı pek belli olamıyor. İnanır mısınız, yıl olmuş 2013, -sözüm bu projeden dışarı-, ortalık jenerikte adının hangi sırada yazılacağını dahi dert eden, sorun haline getiren oyuncularla dolu. 

Aramızda Kalsın'ın ilk bölümü, 19 Eylül perşembe akşamı, saat 20:00'da, Star Tv'de yayınlanacak. Bana kalırsa da bu sezon ekrana çıkan en sıcak işlerden biri olacak. Sevilecek. İzlenecek. Gökçe Bahadır, geçen yıl Kayıp Şehir'de çizdiği çok başarılı karakterle en gözde oyuncular listesine kafadan girdi. Her ne kadar Uğur Yücel ve Binnur Kaya, ekranda güvenli roller üstlenme konusunda bir dünya markası olsalar da, reyting garantili oyuncular listesinde oldukları reddedilemez bir gerçek. Caner Cindoruk da, hikâye izin verirse kendini aşacağına emin olduğum genç oyunculardan biri. Hatice Memiş, Uğur Yücel'in çalışmayı sevdiği eski ekip arkadaşlarından ve sektöre de gözünü ispatlamış bir yönetmen. Erol Avcı kıymetli bulduğum bir sektör duayeni. Ancak içimdeki şeytan'ın sesi, ısrarla, bu dizinin ikinci sezonu görmeyeceğini söyleyip duruyor. Susturamıyorum. Dili tutulasıca!  

2013-2014 sesonu resmi olarak bu gün başladı. 
Seyircisine de, sektör mensubuna da hayırlı uğurlu olsun. 

Cumartesi, Ağustos 31, 2013

Neriman kumral mı? Buldum o zaman!






Peyami Safa'nın olgunluk dönemi eseri olarak kayıtlanan "Fatih Harbiye", Koliba Film tarafında Fox Tv için ekrana uyarlandı. Başrollerini Neslihan Atagül (Neriman), Yunus Emre Yıldırımer (Şinasi) ve Kadir Doğulu'nun (Macit) paylaştığı dizide Süveda Çil, Uğur Demirpehlivan, Seda Türkmen (Fahriye), Dilara Öztunç (Pelin), Fırat Topkorur ve Itır Esen de rol alıyor. Dizinin uyarlama senaryosunu Hayriye Ersöz yazmış. Ersöz'ü size ve kendime hatırlatacak belirgin bir ekran işini bulamadım. Ağırlıklı olarak Kanal 7 için tv filmleri yazmış. Kalemini parlatan bir işi varsa ve es geçmişsem, özür dilerim. Fatih Harbiye'nin yönetmeni ise ekran bağımlılarının "Canım Ailem" den hatırlayacağı, son olarak da "Hayatımın Rolü"nü çeken deneyimli isim Sadullah Celen. Elinin çabukluğu ile ünlüdür. Yarattığı dünyaları severim. Çok temiz iş çıkarır. Güvenli sularda yüzer. Rejisi oyuncu odaklı değildir. Yani az yetenekliyi kamufle eden, örten, sarıp sarmalayan bir reji anlayışı yoktur. Elbette bana göre..

Safa'nın romanı, basıldığı günden beri popülerdi ve defalarca Türk Sineması'na da, dizilere de içeriği bakımından kaynaklık etti. Bilen biliyor, Fatih Harbiye, Türkiye'nin 1920-1930 yılları arasında geçer. Romanı ekrana uyarlarken o yıllarda tasvir edilen dünyanın, sınıfsal ayrışmanın/ çatışmanın kodlama farklılıklarının, Safa'nın o yıllardaki kadına bakışının sosyolojik olarak bu günkü karşılıklarını aramaya zahmet bile etmemişler. Uyarlayan, romanın konusuna sadece "dramatik klişeler" bazında yaklaşmış. Evet, bunu anlamak için ilk bölümü izlemek yeterli. 2013 yılında muhafazakar kodlamayla yetişmiş bir genç kızın altını çizmek için bula bula "bekaret kontrolü" travmasını koyarsanız, uyarlama zihniyetinizle ilgili bütün ipuçlarını da kapıma bırakmış olursunuz. Üzülerek söylüyorum ki Fatih Harbiye'nin temiz rejisi dışında dikkat çeken hiçbir yanı yok.

Oyuncu seçimine gelirsek, yan rollerde çok rahatsız eden bir durum yok. Hatta Seda Türkmen'i de çok beğendiğimi söylemek isterim. Fakat romanın bel kemiği olan Neriman karakteri için yaptıkları oyuncu seçimi gerçekten de yanlış olmuş. Neriman rolünü Neslihan Atagül'ün oynayacağını duyduğum ilk gün hissettiğim tedirginliği, çıkaracağı karakteri ve performansını görene kadar ertelemiştim. Atagül ile Neriman'ın tek ortak noktası ikisinin de kumral olmasıdır. Kabul, romanda fiziksel görünümüne dair en az ipucu verilen karakter Neriman'dır ama, kadro kurarken de tek şart romancının karakterlerini ince ince tarif etmesi midir? Neyse.. Atagül, umut vaad eden genç bir oyuncu ama, Neriman yorumu fazla pısırık, beden dili hayli ağlak olmuş. Roman boyunca değişen, çatışan, dönüşen ve dahi sık sık sinir krizleri geçiren Neriman, Atagül'ün bu yorumundan bir anda fırlar da, utançtan yerin dibine girerim inşallah. Ayrıca Neriman ve Şinasi o kadar sönük duruyor ki Kadir Doğulu ışıl ışıl parlar hale gelmiş.

Cem Yıldız, Murat Uncuoğlu ve Emre Dündar'ın müziklerini yaptığı Fatih Harbiye'nin sanat grubuna; mekan / kostüm seçimlerine, diyalogların acemiliğine filan hiç girmeyeceğim. Karısının ölümünden sonra Kuruçeşme'deki yalıda yaşamak istemeyen memur emeklisi Faiz Bey'in seçimlerine boyun eğerek dönemin Fatih'inde yaşamak zorunda kalan Neriman'ın özeneceği o "Batılı" hayat tarzından anladığınız bu mudur, demeyeceğim çünkü artık bunları söylemekten yoruldum. Oysa heveslenmiştim uyarlamayı duyduğumda, dönemsel hassasiyetleri açısından halen çok şahane oturuyordu günümüze.. Günlerce konuşabilirim Safa'nın Fatih Harbiye romanı ve kurguladığı çatışmanın alt metinleri üzerine.. Beyhude.. Ah bu arada, diziyi izlerken, başrol için odüsyon vermiş, ama başarılı bulunmadığı için yan rollere kaydırılmış en az iki Neriman adayı da gözümden kaçmadı.

Özetle; Peyami Safa'nın romanından bir trajedi pornosu yaratmayı planlıyorsanız elbette seyircisi bulunur.  Seviyor bizim bağzı tür seyircimiz bu ağdalı hikaye sündürmelerini.. Ancak bu kadro sezonda özellikle hafta arası ayakta durmakta çok zorlanır, o bakımdan güzel saat ve gün seçmişler. İlk bölüm, anlık SBT analizlerinde yayın boyunca yükselerek 1.'liğini korumayı başardı. Cumartesi, ilk bölüm merakı, karşısında sağlam rakip dizi/program olmaması ve Kadir Doğulu fanatiklerini düşünürsek normal bir durum. Son olarak, Fatih Harbiye'yi ben izlemem.. Emeği geçen herkese teşekkür eder. Hayırlı uğurlu yayınlar dilerim.

Öyle yani..


.

Aramızda Kalsın Başlıyor




Son yıllarda ekran cazibesini (sanırım kârlılığını da) yitiren, görevi önce haber bültenlerine devredip sonra da köşesine çekilip, suskunlaşan "sığ magazin" temelli dev prodüksiyonlu programlar, "Gazete kupürleri okuyup, laf sokalım" formatına evrilip, yeniden parlamaya başlamıştı. Hatırlarsınız. Yaklaşık olarak 3 sezon önce Müge Dağıstanlı ve Gülşen Yüksel'in sunduğu, evrile evrile "İkinci Sayfa" haline gelen ve Kanaltürk'te yayınlanan sabah kuşağı programı da bu formatın ilgi çekici örneklerinden biri haline geldi. Sabah kahvesi eşliğinde gazetelerin magazin başlıklarını yorumlama işinin 'ses çıkarması' ve ucuz maliyetli olması diğer kanalları benzer tür programlar yapmaya heveslendirmiş olmalı ki; magazinci kızlarımız ılık ılık gündem tutarken, gedikli konuk haline gelmesine ramak kalan, ağzını açtığında gündemi de, gündeme de sallayan Sacit Aslan'ı, sürpriz bir atakla Tv8 kapıverdi. Getirdi, Pelin Cini'yi aprantisi yapıp, "İkinci Sayfa" ile aynı saate dayadı.

Şahsen "Aramızda Kalsın" adıyla yayına giren, Sacit Aslan'ın nadiren sertleşen ama çoğunlukla mutedil dalgalı atarları, gündelik magazine nostalji katışı, bağımlılık yapan anekdotlarıyla daha da renkli ve çarpıcı hale gelen bu programı izliyordum. Eğleniyordum da.. Sacit Aslan, geçen sezonun sonuna doğru programı bırakacağının sinyallerini vermişti. Şafak sayıyor gibiydi. Programın dikkatli takipçilerinin gözünden kaçmamıştır. Haziran sonunda tatile girdiler. Sacit Bey, internet haberciliğine geri döndü. Hoş, televizyon programı boyunca da bu, "kopyala- yapıştır, kulağına çalınanları da araya sıkıştır" tarzı şimdilerin en yaygın habercilik tarzını bırakmamıştı ya neyse, konumuz bu değil. Birkaç gün önce Tv8, Sacit Aslan'dan boşalan koltuğa Salih Keçeci'nin oturacağını duyurdu. Salih Keçeci de mesleğin -yaşayan- eskilerindendir. Sıkı bir muhabirlik hayatı oldu. Masa başına da geçti. Yayın Yönetmenliği de yaptı. (Sözüm sahiden meclisten dışarı da, "Magazin Gazeteciliği" namlı mesleğin geldiği yeri gördükçe Orhan Olcay'ı çok özlüyorum. Nur içinde yatsın.)

Aramızda Kalsın, 9 Eylül'de Pelin Cini ve Salih Keçeci ile yayına başlıyor. Sacit Aslan, son dakika atağı yapıp başka bir kanala gider mi dersiniz? Göreceğiz.. Ama Sacit Aslan gidince bana da sabahları izleyecek başka bir program bulmak farz oldu. Herkesin yolu açık, reytingi bol olsun.

Ay, biliyor musunuz aslında yazıya yeni sezonda Star Tv'de başlayacak olan mahalle komedisi dokulu dizi "Aramızda Kalsın"a üç-beş laf etmeye niyet edip başlamıştım da, aklım diğerine kaydı, kısmet işte!

Öyle yani..

.
.
.


Cuma, Ağustos 30, 2013

Yazdan Armağan: Güneşi Beklerken




Ekşi Sözlük yazarlarının da hemen keşfettiği gibi Kanal D'nin yaz aylarında ekrana giriş yapan başarılı gençlik dizisi Güneşi Beklerken, Kore'yi de sallayan başarılı dizi 'Boys Over Flowers'a da kaynak olan Japon işi manga 'Hana Yori Dango'dan esinleniyor. Boys Over Flowers, uzun zamandır yerli yapımcılar ve kanalların dikkatini çeken bir projeydi. Birçok yapımcı ve yazarın bu dizinin uyarlama hakkını almak için Japonya ile yazıştığını fakat ilgilileri bir türlü ikna edemediklerini de bilmeyen kalmadı. Sonunda Kanal D/ İç Yapımlar'ın da dikkatini çeken drama, yaz ekranına uyarlandı. Güneşi Beklerken'in senaryo ekibinin başında 'İkinci Bahar'da yönetmen yardımcısı olarak görev alan, geçen sene ilk uzun metrajını çeken ama sıradan seyircinin en çok da yine Kanal D'nin klasikleri arasına giren 'Kavak Yelleri' dizisinden hatırlayacağı Gökhan Horzum var. Yazar ekibinin diğer üyeleri Ayşin Akbulut, Ekin Atalar, Atasay Koç ve Deniz Dargı'dan oluşuyor. Dizinin yönetmeni de reklam piyasanın çok iyi tanıdığı bir isim olan Altan Dönmez. Çok parlak reklam portföyünü kenara koyarsak Dönmez'i, pek çok işten ama en net,  'Can Kırıkları' dizisinin görüntü yönetmeni olarak hatırlıyorum. Peşin söyleyeyim, bayılıyorum. 'Güneşi Beklerken'de çok temiz ve nefis iş çıkarıyor. Dönmez de ekrana iş yapan her reklam kökenli görüntü yönetmeni gibi dünya kurmakta asla sorun yaşamıyor ama lüzumundan bir tık fazla 'resim' ispatı çabasıyla yön veriyor rejisine. Biraz daha rahatlasa keşke.. Açıkçası bu eleştiri de benim sistematik huysuzluğum olsun, Dönmez'in ekran yolu hep açık, çok başarılı olsun.

Güneşi Beklerken'i toplamda 2 bölüm (ilk ve son yayınlanan bölümünü) izledim. Hikâye, hedef kitlesi itibariyle beni pek ilgilendirip, sürükleyecek tarzda olmasa da ortada ciddi bir uyarlama başarısı var. Kabul etmek lazım. Yapımcısı ve yazarlarına teşekkür ederim. Ayrıca uzun zamandır gözlediğim, gidişatını ve seçimlerini çok başarılı bulduğum Kanal D İç Yapımlar, büyük bir cesaret göstererek hikayenin omurgasını oluşturan karakterleri seyircinin asla aşina olmadığı, ilk bakışta hatırlayamayacağı neredeyse no name diyeceğimiz genç yüzlerden kurmayı başarmışlar. Emre Kınay, Ebru Aykaç, Gökçe Yanardağ ile de genç kadroya abartmadan tatlı bir destek atmışlar. Adını unuttuğum kıdemliler affetsin, sadece iki bölüm izledim. Esas kızımız Zeynep'i oynayan Hande Doğandemir'i meraklısı en son Şubat dizisinden hatırlayabilir. Barış rolündeki İsmail Ege Şaşmaz'ı hiçbir yerden tanımıyorum. Sanırım dizi piyasası için gerçek bir keşif olmuş. Genç kadronun tamamı çok başarılı ama, hikayenin kilit karakterinden biri olan 'Kerem'i canlandıran Kerem Bürsin, plastik malzemesi, süzme amerikan terbiyesi almış beden ve oyun diliyle bir anti kahraman olarak ilk anda seyirciyi fena halde yakalıyor. Misal beni yakaladı ve diziyi izlemeye zorladı. Tebrik ediyorum. 1987 doğumlu Bürsin, oyunculuk macerasına Amerika'da start vermiş. Eğer, 'Hacı biraz daha acıyı hissettir bize mimiklerinle..' tarzı yakın plan reji yönlendirmeleriyle (evet, yapıyorsunuz başladı çocuğun kaşları oynamaya) oyununu bozmazlarsa sektör önemli ve yetenekli bir jön kazanmış olacak. Kerem Bürsin'den bir özel ricam da kendi devamlılığını tutmayı hemen ve hemen öğrenmesi olacak. Sevgili Kerem, laf aramızda kalsın, bizim setlerde asistanlar dünya tatlısıdır ama sen yine de kendinden başkasına güvenme. Neyse..

Özetle; Güneşi Beklerken Kanal D'nin yeni sezon prototipine yazdan kalan önemli bir iş olacaktır. Kanal diziyi fazla iteleyip, kakalamazsa elbette..


Öyle yani..


.

.

Cumartesi, Ağustos 24, 2013

Sekiz Haziran, Milano Film Festivali’nde!



Burak Çevik’in kısa filmi ‘Sekiz Haziran’, 5-15 Eylül 2013 tarihleri arasında İtalya’nın Milano kentinde düzenlenecek olan Milano Film Festivali’nde, Sylvian George’un programladığı özel bir seçkide izleyici ile buluşuyor.

Brezilya, kapitalizm, İspanya Devrimi, Yunan İsyanı ile ilgili deneysel filmleri kapsayan ‘Oh Liberity’ (experiment the forms, experiment the justice) / ‘Oh Özgürlük!’ (biçim denemeleri, özgürlük denemeleri) başlıklı seçki, Bruce Baille, Ben Russels, Ken Jacobs, Jean-Luc Godard, Raymundo Gleyzer gibi dünyaca ünlü yönetmenlerin kısa filmlerinden oluşuyor. 

Gezi Parkı Direnişi sırasında Taksim'in girişlerine kurulmuş olan barikarların görüntülerinden oluşan Sekiz Haziran, ses kaynağı olarak 28 Mayıs 2013 tarihinde, daha sonradan Gezi Parkı Direnişi'nin sembolü olacak Kırmızılı Kadın'a yapılan biber gazlı müdahalenin ses kaydını kullanıyor.

Allah da biliyor, izledim demenin haklı gururu içindeyim..

Leyla ile Mecnun bahane, sistem şahane






TRT, Leyla ile Mecnun dizisini yayından kaldırdığını duyurdu. Şaşırmadım. Bu açıklamadan birkaç gün önce de İbrahim Şahin, 'Henüz gözden çıkarmış değiliz.' duyurusunda bulunmuştu. O zaman da umutlanmamıştım. Proje yayına girdiği ilk günden beri ekrana pamuk ipliği ile bağlıydı. TRT'nin, eline geçen bir proje dosyasını -kim bilir kaç hevesli taze yapımcı adayı, müteahhit eskisine gösterdikten sonra- Onur Ünlü'ye uzattığı o ilk günden bu yana sektörde çok şey değişti. Fanatik bir Leyla ile Mecnun seyircisi değilim. İtiraf etmeliyim ki projenin içinde çok kıymet verdiğim isimler olmasa, o 20-30 bölümü de izlemezdim ama iddia ettiğim bu sektörel değişimin ipini çözen projenin Leyla ile Mecnun olduğunu inkâr edecek değilim.

'Ticaret ile samimiyet aynı çuvalda uslu durmaz. İlla biri diğerini yaralar.' derdi, rahmetli babam. Ticaret de, siyaset de bilmem ama entrikanın hası ile büyüdüm. Hem de kafa koparan cinsinden entrika.. Neyse.. Leyla ile Mecnun'un ekran macerasıyla ilgili rivayet muhtelif. TRT, sırf malum cemaate yakın durduğu için Onur Ünlü'yü mutlu edecek bir proje dosyasını tozlu raflardan çıkarıp gündeme getirmiş olabilir. Onur Ünlü'nün önüne bırakılan proje dosyasına sevgiyle sarıldığına, hevesle çoğalttığına ve ham halinden çokça da değer kattığına inanıyorum. Onur Ünlü, birilerine yakın, birilerine uzaktır. Mühim mi? Meslek adamı olarak kıymetini etkiler mi? Tartışalım. TRT, dizinin sosyal medyada çıkardığı sesin etkisine kapılıp, kısacık bir an da olsa 'Vizyon- Misyon- Marka Değeri' gibi kavramlara itibar etmeye heves etmiş olabilir. Olamaz mı? Bu heves, TRT'nin var olduğu ilk günden beri muktedir olanın elinde oyuncak olduğu gerçeğini değiştirir mi? Konuşalım.

Kim, hangi düğmeye bastıysa bastı ve dizi yayına başladı. Kısa sürede topyekûn Eflatun Film, Türk Televizyon Tarihi'nin en cesur işine imza attı. Tartışmasız. Leyla ile Mecnun ekibi, 'Gezi Parkı' sivil direniş tarihimizin fenomen ikonu olmadan çok önce de Gezi ve benzeri bir çok 'sosyal' meseleye destek atmış, muhalif durmuş ve dahi 'TRT Zihniyeti' ile de dalga geçmişti. Hatırlarsınız. TRT Yönetimi de, 'Arkadaş, zaten karneniz kırık dolu yetmezmiş gibi utanmadan bi de Gezi'yonuz!' diyerek sabrını tüketmiş olabilir. -Hangi günlerde ve hangi prensiple, ne kadar gezindiğinin artık o aşamada hiçbir önemi yoktur.- Olamaz mı? Leyla ile Mecnun'un yayında olduğu süre zarfında ticareten dişe dokunur bir kıymeti olmadığı sır değil. Sağır Sultan dahi biliyor. Reyting listeleri, kanalın reklam pastasından ne kadar didiklediği ortada.. Dizinin bilinirliği 'internet gençliği'nin temel taşı, meşhur 'Y Kuşağı'nın ötesine geçemedi. Aksini iddia edene, neden dizinin 'fenomen' karakterlerinin reklam alamadığını sorarım. Kabul edelim, çok sevgili 'İsmail Abi', Bakkal Erdal', 'Mecnun', 'İskender Baba' tiplemelerinin Samatya'dan ötesi için 'Selahattin Kocabaş' kadar bile tanınırlığı olamadı. Eminim, Eflatun Film reklam sektöründen gelen kimi tekliflere de yanlış fiyat politikası uygulamıştır. Neden mi eminim? Kuzgun'a yavrusu hep Şahin görünür de ondan. Çok şükür ki konumuz bu değil.

Özetle; arkasında bir 'güç' olmasaydı 'Leyla ile Mecnun' belki de ilk sezonun ortasını göremeden yayından kalkardı. Leyla ile Mecnun asla total'i avucunda oynatacak bir iş olmadı, kabul. Ancak pek çok sektör dinazorunun silkelenmeye niyet etmesini sağladığı da, su götürmez bir gerçek.. Yayın tarihi itibariyle sözde bağımsız diğer kanalların prototipine koymaya kolay kolay cesaret edemeyeceği bu projenin ekrana çıkmasında, 103 bölüm boyunca bir avuç izleyicinin dimağını hoş etmesinde eğer bir cemaatin, lobinin parmağı varsa, Allah onlardan da razı olsun. Çünkü bu gündelik siyaset rüzgarları dindiğinde, bu körlemesine itibar kıyımının modası geçtiğinde, temiz sermaye yalanları bittiğinde, sular yön değiştirdiğinde Leyla ile Mecnun'un televizyonculuk tarihi açısından ne kadar önemli bir adım olduğu konuşuluyor olacak. Gün gelecek yazarından oyuncusuna, yapımcısından yönetmenine, bakkal yönetmekle tv kanalı yönetmek arasındaki farkı öğrenmiş olacağını umduğum kanal yöneticileri de dahil olmak üzere bütün sektör mensuplarının saygıyla anacağı bir proje olarak tarihe derkenar olacak.

Kişisel olarak, ancak yolda görsem parmakla gösterebileceğim, sinemasının da, kafasının da hastası olmadığım Sevgili Onur Ünlü'ye 'güç' ile kurduğu rivayet edilen bu 'emsalsiz' ilişkiyi kolay yoldan ekran başarısına dönüştürmek ve yat bayır, tekne çayır gezinmek varken neden yokuşa vurup kıçından* ter akıtmayı tercih ettiğini de sormak isterim.

Öyle yani..


.

.

*Mahmut mu diyem?

Cumartesi, Temmuz 20, 2013

Gülşah Aktari..




Ah Gülşah..
O internet sitesinde 14 Mart 2013 tarihli kayıp haberine rastlayalı
2 saat oldu.
Sen kaybolalı beş ay olmuş..

Sokaklarda yaşadığını,
Dövüldüğünü,
Bıçaklandığını,
Kas hastalığının ilerlediğini,
Titrek ellerinin çay bile içirmediğini
Ve sonunda soğuk bir Mart gününde
Tam da 1 aydır kayıp olduğunu öğreneli
iki saat oldu.

Kayıp ilanına ekledikleri fotoğrafta yüzün net seçilmiyor.
Yorum yazanlardan biri sormuş, yok mu başka fotoğrafı?
Bir diğeri cevap vermiş: Sevmezdi fotoğrafının çekilmesini..
Sevmezdin. Bilmez miyim?
Selam bile vermez, mahallenin dışında rastladığında tanımazdan gelirdin.
Arkandan koşsak, bağırsak dönüp bakmazdın.
Sokak ve mahalle iki ayrı kavramdı senin için..

Gülşah..
Uğur..
Benim can arkadaşım..
Hayat sırdaşım..
İlk ezberim.. Can kurtaranım..

Bu hikâyeyi anlatmak zorundayım. Sana bunu borçluyum..
Neden dövülmek pahasına da olsa tek başına, sevdiklerinden uzak, soğuk sokaklarda yaşayıp, o sokaklarda kaybolup gitmeyi göze aldığını anlatmam lazım. Mutlaka..


Cuma, Haziran 14, 2013

Kuşak çatışmasına dair sevecen bir güzelleme...


1 Mayıs 1977, Tepebaşı. 
Cumhuriyet Sineması'nın önünde dikilip, Taksim'e yürüyen ‘devrimci’ ağabeyleri alkışlıyorum. 

1 Haziran 2013, Cihangir.
İlk Yardım Hastahanesi'nin önünde, Gezi Parkı’na yürüyen incitilmiş gençleri alkışlıyorum. 

36 yıldır benim cephede değişen hiçbir şey yok gibi.. Oysa kabul görmüş öğretidir: ‘Her şey değişmeli!’

1 Haziran sabahı nükseden, -Allah biliyor kuldan gizlenmez- tesadüfen dahil olduğum şiddet girdabını acıyla, öfkeyle, zaman zaman güle ağlaya ama en çok da şaşkınlıkla izliyorum. 31 Mayıs gecesi ‘Gezi Parkı Direnişçileri’ tabir edilen gençler ateşin etrafında oturmuş, kitap okuyan adamı dinliyorlar, yaratıcı ruha dudak ısırtıyorlardı. Sonrası tufan.. Hiç masal dinlemeden büyümüş çocuklardanım. Herhangi birini tanıma imkanınız oldu mu? Masal niyetine anlatılan insan hayatlarını biriktirerek büyüdüm. Seçkin ailelerin, orantısız aşkların peşinde aklını yitiren evlatlarının perişanlığını, kocasını aldatan kadınların korkunç dramını, anneanne sözü dinlemeyen çocukların sonunu, kocaya kaçan kızların sefaletini dinleyerek kabus dolu uykulara uğurlandım. Yattığı odanın duvarından gelen tuhaf seslere dayanamayıp duvarı yıkan ve içinde hazine bulan adamın hikayesini saymazsak, çocukluğumda anlatılan hayatlar mutlu son ile bitmezdi. 

Duvarın içinde hazine bulan adam da çok mutlu olur ama ifrat ile hazineyi savurur, sıfırı tüketirdi ne hikmetse. Mutluluğun yolu mutlaka acıdan geçerdi. Eskiler, kaybedenlerin mutsuz hikayeleri üzerinden hayatı öğretmeye çalışırdı yenilere. Olmak için de, aydınlığa çıkmak için de önce yanmak gerekirdi. Doğuştan mes'ud insanlar, sebepsiz kahkahalar atan çocuklar ve onların masalları çok uzaktı bize. Kan çıkmazsa para yok diye bağırırdı Karpuzcu Acem Ali, öte dünyada arkamızdan koşardı tabağa mahkum pirinç taneleri, ayrılık olmasın diye gözden öpülmezdi. “Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi*”, işbu sebeple bile, yazdığınız masala sahip çıkmayı, evlatlarınızı ferah uykulara uğurlamayı unutmayın çocuklar..

Günlerin getirdiği de, götürdüğü de herkesce malum. Çala söyleye, yaza çize, analiz ede ede tükenmeyecek. Yetişkin halimize sorarsan, deli saçması komikli videolara ölümüne gülen, mekana bir büyüğü geldiğinde ayağa kalkmayı bilmeyen, sigarasının dumanını yüzümüze üfleyen, sadece fonetik açıdan hoşuna gittiği için ağza alınmayacak galiz lafları ulu orta sarf’edebilen, eğip bükemediğimiz, planyaya sokamadığımız, aidiyetsizliğinden, bağsız köksüz duruşundan şikayetçi olduğumuz ‘Y Kuşağı'ndan hızlandırılmış hayat dersi alıyoruz. Milletçe. Almaya da devam edeceğiz görüldüğü üzere.. Ben ve benim gibi devletine ‘Baba' sıfatını ekleyerek büyütülmüş pek çok kuşakdaşım, ‘eve ekmek getiren’ öfkeli ama yorgun, 'evlatlarını döver gibi seven'** bir baba figürü etrafında hemfikir olup, vakayı kavramaya çabaladık.

Baba ile evlatları arasında süregelen bu tatsız husumet, tabiatın ruhunu incittikçe, çağın gereklerinin aksine gözümüzü açtı, yeni nesille bağımızı güçlendirdi, çok şükür. Plebisit ile Referandum arasındaki farkı halkın da, vekilinin de internetten search ederek öğrendiği zamanlardan geçiyoruz.. 40 yaşını epeyce aşmış, ikiden fazla sosyal medya sitesinde salınan, Candy Crush’da 147. levelı zorlayan, 10 yıldır Second Life oynayan, Ekşi’de atarlı, Twitter’da ergen ve hayatta ‘alıngan’ bir yetişkin olarak söylüyorum: En sıradan sohbet için 'meclis' kuran, ideolojik görüşünü de, sofrada ikram edilenden fazlasını da köşeleri keskin bir ast- üst adabı eşliğinde talep etmeyi öğrenmiş koca bir kuşak, sırasız konuşan gençleri ağzımız açık dinliyoruz. İnanın, sizi de search ederek öğreniyoruz. Gece yastığa başımızı koyarken, 'vay anasını meğer ne çok kirlenmişim' diyebilirsek müjde; direnişi kişisel not defterimize umut ışığı olarak yazabiliriz fikrimce.

Tüm dünyanın gözleri önünde yaşanan kuşak çatışmasından pek azımız abdesti sağlam çıktık. Sabırla koruk üzüm olurken, dayatmalara itiraz edişinizi bir kısmımız inat olarak etiketledik. Tavsiye vermekten, endişelenmekten, destek ile köstek arasındaki ince çizgiyi ‘iyi niyetle’ ihlal etmekten, sırt sıvazlayıp sakinleştirmeyi denemekten geri duramadık. Zihnimize kazınan büyük hesaplardan, öğretilmiş yaşam şartlarından, kurallardan, korkulardan, safsatadan, raconlardan sıyrılamadık. Gelecek kaygumuzla vedalaşamadık. Vakti zamanında sokağa döküldüğümüzde bizim için kaygılanan ebeveynlerimize, argüman geliştiren ülküdaşlara, korku salan otoritenin yansımasına dönüştük. Aynı videoya ikinci kez gülemeyecek kadar hızlı yaşayan bir kuşağın gözünde kahraman olmaya çalışmanın da beyhude olduğunu bilemedik. Özür dileriz. 

İtiraf etmeliyim ki günü değil, durmaksızın geçmişi düşünüyorum. Her adım ve her hareket eskiyi hatırlatıp, hesap defterinde yan gelip yatan bir denklemi daha gündemime sürüyor. İyi, kötü, taammüden kötü arasındaki farka uyanmaya çalışıyor, insan fıtratının küfünü üflüyor, vicdanımın sağlamasını yapıyorum. Şimdilik az kazanmış, çok kaybetmiş durumdayım. Henüz Z raporunu almadım da, kasa fişimde şöyle yazıyor: Samimiyet, ego ile eğilip bükülünce can acıtıcı bir kılığa bürünüyor. Etme.. Biliyor musunuz, aslında babamı anlatacaktım size, tam da babalar günü vesilesiyle... Kutlanası bir gün diye rivayet olunur. Hiç kutlamadım. Bizim zamanımızda yoktu böyle babalar, danalar günü modası ya da vardı ama bizim muhite pek uğramıyordu. Her gün bizimdi. Onlar hep babamızdı. Bir adamı sırf bu nedenle kutlamak anlamsızdı. Gülerler, tefe koyarlardı. Çok da tatlı anlatacaktım. Kah gülecek, kah ağlayacak, paylaşacaktık.. Kısmet değilmiş..

Son olarak, bu yazıya ilham veren 'Büyük Usta'ya da mahsus selam eder, gözlerinden öperim.. 

Babalar gününüz kutlu olsun..




*Murat Uyurkulak- Tol
**Yılmaz Erdoğan- Mevsimlik Şarkı