Cuma, Mart 12, 2010

Yeniden Başlıyoruz: Sinan Tuzcu


Bora Tekay ile yaptığım söyleşinin kaydını kaybedip, hafızamda kalanları da bir türlü toparlayamadığım için kendime bir ceza verdim, söyleşileri de durdurdum. Ardından da ekran eleştirisi yazmaktan vazgeçtim. İçini döküp rahatlayanlar o günden beri ekran eleştirileri yazmaya geri dönmemi istiyor. Kulak asmıyorum. Aynı istekçiler "hiç değilse" (ki nefret ederim bu sözcükten bilen bilir) söyleşilere devam etmem gerektiği konusunda ısrarlı tekrarlar yapınca, kulaklarımı dört açtım. Söyleşilere devam etmeye karar verdim. Başlıyoruz.

Bu kez yolumuz son olarak Zülfü Livaneli'nin yazıp yönettiği "Veda" filmi ile sıradan kalabalıkların nazarında gündeme gelen oyuncu, yazar ve yönetmen Sinan Tuzcu ile kesişecek. Kısmetse. Her zaman olduğu gibi merak ettiklerinizi cumartesi sabahına kadar bu başlığa yorum olarak yollayınız..

Böyle yani..




•• Fotoğraf İD İletişim'in resmi web sitesinden alınmıştır.



.

Salı, Mart 09, 2010

Son sözler



çaresiz bir telaşla öksüz kalmaktan kurtulmayı denerler.






•• yevgenizamyatin, 2007

.

Cuma, Mart 05, 2010

Gönülçelen'e Hırsızlık Şoku


Haberi okuyunca, "Uluslararası Telif Örgütü" nihayet devreye girdi de eserin asıl sahibinin varisleri, Asis Film'e dava açtı zannettim. Yanılmışım. Meğer "Gönülçelen"in kostüm kamyonuna kalk gidelim yapmışlar. Kostüm kamyonunun arka camını kırarak içeri giren hırsızlar ağırlıklı olarak Tuba Büyüküstün'ün kullandığı kostümleri ve ünlü markalara ait kıyafetleri çalmışlar. Üzüldüm. Süren iş, devamlılık derdi var. Bütün ekibe, can-ı gönülden geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Gönülçelen ile ilgili genel fikrimi sorarsanız, Tomris Giritlioğlu olsam, hiç kasmaz başrole Onur Saylak'ı koyardım. Nasılsa bu haliyle Cansel de kızdan yaşça büyük ve çok deneyimliymiş gibi durmuyor. Ancak Giritlioğlu'nun Cansel Elçin'i seçerek yakalamak istediği "boş bakan adam" efekti ise başarmış. Tebrik ederim. Aslında dilim varmıyor ama, bazı kostümlerin çalınması da hayırlı olmuş. Çünkü tıpkı seçilen mekanlar gibi "çingene" kostümleri de fena halde kötüydü. Gönülçelen, yeni mezun bir sanat yönetmeninin elinden çıkmış, Emir Kusturica öykünmeli, 5. sınıf film setleri gibi...Yaşamıyor. Proje izleniyor. İzlensin elbette. Ancak iş sürdüğü sürece bütün ekip, yatıp kalkıp "Tuba Büyüküstün"ün açıklanamaz ekran sempatisine dua etsin.

O değil de, ekran karşısına geçince aklımı kurcalayan iki önemli mesele var. Birincisi, Ezel'in haline fena halde üzülüyorum. Bir dünya para harca, bu kadar "sıra dışı" bir iş hayata geçir, yine de "üç kuruşa" çekilen "Arka Sokaklar" ile yarış dur. Her hafta Arka Sokaklar'ın soluğunu ticareten ensede hisset filan, olacak iş mi? Değil ama, oluyor işte. Yetmezmiş gibi bu haftadan itibaren "Haneler" de "Ezel" ile aynı gün yayıma girecek Oof Of! Diğer derdime gelince, o daha da derin mesele. Şöyle ki, Kerime Nadir'in ölümsüz eserinden uyarlanan "Samanyolu" yerlerde sürünmesine rağmen niçin yayımdan kalkmıyor? Acaba Ay Yapım, Ezel'i Atv'ye getirirken, sözleşmesine "Samanyolu yayından kalkmayacak" diye bir madde mi ekletti? Samanyolu'na oranla daha iyi share ve rating alan kimi projeleri acımadan 7-8 bölüm sonra dehleyiveren Atv yönetimi, yerlerde sürünen bu projeyi yayından kaldırmadığına göre ya projeye para vermiyorlar ya da mecburen yayımlıyor olmalılar. Anlamadım gitti! Özet: Samanyolu'nu ekrana uyarlamak ticareten parlak bir zeka gösterisiydi ama projeyi bu kadro ile hayata geçirmek sahiden de intihardan hallice bir durum oldu.


Böyle yani..




•• Fotoğraf, ilgili tv kanalının resmi web sitesinden alınmıştır.

.

Çarşamba, Mart 03, 2010

Kıçınıza kaçsın!

Evet, sahiden. Bu yazı 10 yıldır her fırsatta akıl vermekten geri durmayan, sanki on yıldır çeşitli yöntemleri denememişim gibi cin fikirler üretenlerin ve öncelikle de "Anneni niye devlet hastanesine yatırmıyorsun, yazık değil mi o kadar para harcıyorsun? Götür eşşek gibi bakacak vatandaşına" diyen arkadaşımın ve aynı fikirde olanların cümlesinin kıçına girsin. "Ah.." dersem de dilim tutulsun. Neyse.. Havalar ısınmaya, annem huysuzlaşmaya başladı. Ufak ufak agresyon gösterileri de vücuda geliyor. İlaç içmesi için peşinde dolaşıyorum. Son olarak gece vakti pişirdiğim bir tencere yemeği sabahında çöpe döktüğünü, cevaben de "iki günlük yemek ayol yenir mi?" dediğini duyunca hastaneye yatma vaktinin geldiğini açık ve seçik anlamış bulundum.

Annemin hastaneye yatma zamanı geldi. Tesadüfe bakınız ki beş kuruş param da yok. Anlayacağınız, annemi yine La Paix'ye yatırıp gecesine 200 lira ödeyemeyeceğim. Öyleyse istikamet Erenköy. Attı mı işkembesinde bok kalmayan, "Yaww yazık parana sokakta mı buluyorsun, resmen şımarıklık. Herkesin anası ana, bi senin anan mı kıymetli? boyutunda hırpalayarak konuşan kabadayı arkadaşlarımdan birini aradım. O da bir- iki tanıdığına telefon etti. Dün gece hastanenin müdürü aradı, annemin durumunu izah ettim. "Getirin.." dedi. Bu sabah da, annemi bohçalayıp yola düştüm. Nöroloji Kliniği'nde boş yere geçen 2 saatten sonra Hastane Müdürü yemekten döndü ve bizimle hemen ilgilendi de annemi Acil'e yönlendirdiler. Yanımdan da acildeki vatandaşa telefon açtı. "Ahbabımdır yatışını yapın.." Yanımızda bir hademe ile Acil binasına gittik. Yeşil Oda'da psikolog olduğunu söyleyen yağız vatan evladı ile karşı karşıyayız. Yağız delikanlı annemi odaya alırken, La Paix'den alışkın olduğum üzere dışarıda kalmaya meyil ediyorum. İkimizle tek tek görüşecek sanıyorum ama yağız oğlan ünlüyor:

- Geç, sen de otur şöyle (bana diyor)
- Hasta teyzemiz mi?
- Evet.
- Nesi var?
- (Raporlararını uzatıyorum)Bipolar..
- Hmmm.. Ölmek istiyor musun teyze?
- Yok evladım.
- Yani içinde ölmekle ilgili bir istek yok mu?
- Yok evladım.
- Neyin var teyze?
- Hiçbir şeyim yok iyiyim..
- İlaçlarını alıyor musun?
- Alıyorum.

Her hastane yatışında bu senaryo oynandığı için sakinim. Şimdi doktor annemi odadan çıkaracak ve konuşmaya benimle devam edecek diye bekliyorum. Öyle olmuyor.
- Bu hasta yatışa uygun değil.
- Efendim?
- Yatışa uygun değil. Prosedür açık. Ölmek istemiyor, içinde ölmekle ilgili en küçük bir istek bile yok.
- Var demedim zaten de.. Ancak..
- Ancak mancak yok kardeşimi yatırmayız bu hastayı. Burası bakım evi değil, akıl hastanesi. Madem ki annen, bakmakla sorumlusun. Bakamıyorum yok, bir yolunu bulup bakacaksın, bizim sorunumuz değil bu anladın mı?
- Ama Doktor Bey..
- Sıradaki hasta lüften..


.

Cumartesi, Şubat 27, 2010

Herkeslerde kendini aramaya çıkma*

Antalya Havalimanı'ndayım. Kirli bir karanlığa geri dönmeye hazırlanıyorum. İlk kez bir şehri terk ederken canım yanıyor. Bu, olmazlık hissini çok iyi biliyorum. Ezberimde. Başka, sahipsiz, kimliksiz, arsız cümlelere ağlıyorum. Göz yaşlarımı gizlemeye bile gerek duymuyorum. Kendi kendimi ebe yapıp yine kendi kendimce sobeleniyorum. Bütün renklerim eylem halinde. Dün yeşeriyordum. Bugün karardım. Yarına Allah büyük!

Rötar var. Havalimanı boş, Antalya yağmurlu. İstanbul can yakmaya kararlı. Direniyorum.



* Ege Fülütçüoğlu/Tırsakoşum



.



.

Cuma, Şubat 26, 2010

Beni unutma..

Uykusuzum. Döndüm durdum yatakta. Saatlerce. Son bir hamle yaptım, zihnimi bağışlayıp, uyumak için. Ağzımdan kaçamak dökülen sözleri topladım, başucuma koydum. Beni unutma. Vazgeçme benden.

Salı, Şubat 23, 2010

BAŞBAKAN’A AÇIK MEKTUP



Sayın Başbakanımız,

Demokratik açılım hakkında görüşmek üzere bir grup müzisyen, sinemacı, tiyatrocu ve yazarla buluşacağınızdan haberdar olduk.

Biz de, Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları dahilindeki edebiyat, müzik, tiyatro, sinema, dans, plastik sanatlar vd sanat alanlarında üretim yapan vatandaşlarız.

Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları (ÇİAÇ) hudutlarını TMK Mağduru Çocuklar'la belirlemiş farklı kesimlerden gelen insanlardan müteşekkil, kurumsal olmayan bir hak arama kampanyasıdır.

Bilginiz dahilindedir, maalesef TMK Mağduru Çocuklar'ın sayısı hızla 4 bine yaklaşıyor.

Ulusalüstü belgeler ve Türkiye'deki Çocuk Koruma Kanunu'ndaki düzenlemeler ortadayken çocuklar açısından vahim bir gelişme yaşanmış, 29.06.2006 tarih ve 5532 sayılı kanunun 8. maddesiyle 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 9. maddesi değiştirilmiştir.

Bu değişiklikle Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 250/1 maddesinde belirtilen devlet güvenliğine, anayasal düzenin işleyişine, milli savunmaya, devlet sırlarına karşı suçlar söz konusu olduğunda 15 - 18 yaş arasındaki çocukların özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yargılanmasının yolu açılmış, böylece Türkiye ulusalüstü belgelere, evrensel hukuka, toplumun çocuklara karşı sorumlu olduğu ahlaki ilkelere aykırı olarak vicdanla ve akılla bağdaşmayacak bir uygulamaya geçmiştir.

Ayrıca Yargıtay Ceza Genel Kurulu da hukuka ve adalete gölge düşürecek bir kararla, çocukların "taş atma," "zafer işareti yapma" gibi eylemlerini örgüt adına suç işlenmesi sonucu örgüt üyesi gibi cezalandırma kapsamında değerlendirmiş, hatta bu eylemlerin ayrıca örgütün propagandasını yapmak ya da polise mukavemet suçlarını oluşturduğunu kabul ederek çocukların çok ağır cezalarla karşılaşmasına neden olmuştur.


Bu çocukların çoğunun dosyasında somut delil yoktur. Ve bu çocukların büyük bölümü iyi okulların iyi öğrencileridir.

Maalesef ülkemizde pek çok sorun yaşanıyor ve gündem sürekli dolu, ancak çocukların heba olması bekletilebilecek, ertelenebilecek bir mesele değildir.

Basından bildiğimiz kadarıyla çocuklara çok düşkün bir insansınız, bu ülkenin başbakanı olarak TMK Mağduru Çocuklar sorununa da eğilmenizi ve destek vermenizi istiyoruz.

ÇİAÇ dahilindeki sanatçılar olarak sizden acil bir randevu talep ediyoruz.

ÇİAÇ içindeki farklı disiplinlerden insanlar gerek bölgede gerek akademik olarak TMK Mağduru Çocuklar'a dair birçok araştırma yaptı. Pek çok sorun saptandı ve rapor hazırlandı.

Ne ki, maalesef konu basında büyük ölçüde saptırıldı. Üstelik bu alandaki toplumsal farkındalık düzeyi çok düşük. Yaratılan nefret söylemleriyle, toplumun bazı kesimleri bu çocukları tehlikeli yaratıklar olarak görebiliyor.

Bugün TMK Mağduru Çocuklar'ın % 95'i Kürt çocuklarıdır ancak mevcut kanuni düzenleme durdukça ülkenin tüm çocukları potansiyel birer TMK Mağduru çocuktur.

Daha önce Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül ile yaptığımız görüşmede de bu meselenin önemini, yasal düzenlemenin gerekliliğini ama bunun tek başına yeterli olmayacağını, bu konuda ülkede geniş çaplı bir rehabilitasyon çalışması yapılması gerektiğini uzun uzun konuştuk.

Acilen çözümlenmesi gereken bu mesele hakkında sizinle buluşup fikir teatisinde bulunmak, TMK Mağduru Çocuklar'ı size bizzat anlatmak ve raporlarımızı dikkatinize sunmak istiyoruz.

Biz ÇİAÇ dahilindeki sanatçılar olarak sizden acil bir randevu talep ediyoruz.

*Bu metin Ümit Kardaş'ın hukuk danışmanlığında Mehmet Atak tarafından tasarlanmış ve yazar Yaprak Zihnioğlu tarafından kaleme alınmıştır.


Alfabetik Sanatçı İsim Listesi

A. Hicri İzgören, Açelya Akkoyun, Adil Okay, Adnan Binyazar, Adnan Özyalçıner, Ahmet Boyacıoğlu, Ahmet Cemal, Ahmet Nesin, Ahmet Mümtaz Taylan, Ahmet Ümit, Akasya Aslıtürkmen, Akgün Akova, Akif Kurtuluş, Ali Kocatepe, Ali Dusenkalkar, Ali Öz, Ali Poyrazoğlu, Ali Tarık Hatipoğlu, Alican Yücesoy, Altan Erkekli, Arda Uskan, Aret Gıcır, Arif İsmet Yılmaz, Arzu Başaran, Aslı Erdoğan, Aslı İçözü, Aslı Öngören, Asuman Çakır, Asuman Dabak, Ayça Damgacı, Ayça Şen, Ayla Algan, Atilla Özdemiroğlu, Ayda Aksel, Aydan Çelik, Aydın Bağardı, Aydın Orak, Aydın Sayman, Aydın Sevinç, Ayşe Akdeniz, Ayşe Hür, Ayşe Kalyoncu, Ayşe Karaköse, Ayşe Kilimci, Ayşe Lebriz, Ayşe Önal, Ayşe Yamaç, Ayşe Yıldırım, Ayşegül Devecioğlu, Ayşegül Güryüksel, Ayşegül İyidoğan, Ayşegül Sönmez, Ayşegül Ünsal, Ayşen Candaş, Ayşenil Şamlıoğlu, Ayşenur Kolivar, Ayten Uncuoğlu, Balım Kenter, Balkan Naci İslimyeli, Banu Fotocan, Bayram Balcı, Barış Pirhasan, Bedirhan Toprak, Behçet Çelik, Behiç Ak, Bejan Matur, Belgin Oral, Bennu Yıldırımlar, Berfin Zenderlioğlu, Beyza Gümüş, Bilal Kayabay, Bilge Contepe, Bilgin Adalı, Bora Ayanoğlu, Buket Uzuner, Burçin Oraloğlu, Bülent Erkmen, Can Dündar, Cem Sancar, Cem Selcen, Ceyda Düvenci, Cezmi Ersöz, Cihan Aktaş, Civan Canova, Cuma Boynukara, Cüneyd Özmen, Cüneyt Çalışkur, Cüneyt Yalaz, Çağlar Yigitoğullları, Çiğdem Gündeş, Deniz Atamtürk, Deniz Türkali, Derya Alabora, Derya Baykal, Didem Şahin, Doğan Durgun, Ece Gözmen, Edip Saner, Elif Şafak, Emine Uçak, Emre Kınay, Emre Koyuncuoğlu, Engin Yağmurdereli, Enver Ercan, Enver Sezgin, Erdağ Aksel, Erden Alkan, Erendiz Atasü, Erol Babaoğlu, Ersan Uğur Gör, Ertan Aydın, Esmeray, Esra Bezen Bilgin, Esra Çiftçi, Evin İlyasoğlu, Evrim Alataş, Evrim Altuğ, Ezel Akay, Faiz Cebiroğlu, Fatih Coşkun, Fatih Özgüven, Fatma Karanfil, Fatoş Sezer Ulusoy, Feride Çiçekoğlu, Ferhat Tunç, Ferhat Uludere, Feridun Andaç, Fethiye Çetin, Feyza Hepçilingirler, Feza Tansuğ, Fırat Tanış, Filiz Ali, Filiz Kutlar, Firuz Kutal, Füsun Önal, Gamze Bozo, Gonca Karapınar, Gökçe Tuncer, Gökhan Akçura, Gökhan Küçük, Gülçiçek Günel Tekin, Güler Kazmacı, Güler Yüksel İnce, Gülin Tokat, Gülsüm Cengiz, Gülsüm Soydan, Gülsün Karamustafa, Gülten Kaya, Gülüm Baltacıgil, Gülüm Dağlı, Hakan Akçura, Hakan, Gürel, Halil Ergün, Halil İbrahim Özcan, Halime Kökçe, Haluk Bilginer, Haluk Ünal, Handan Börtücene, Handan Ergiydiren, Handan Öztürk, Hande Demircioğlu, Harun Tekin, Hasan Kıyafet, Hasret Birsel, Hatice Meryem, Haydar Ergülen, Hikmet Akçiçek, Hulki Aktunç, Hülya Aktaş, Hülya Karakaş, Hülya Tuncağ, Hümeyra Akbay, Hüseyin Avni Danyal, Hüseyin Karabey, Hüseyin Karaca, Hüseyin Sorgun, Işık Yenersu, Işıl Yücesoy, İdil Fırat, İhsan Kaçar, İlhami Algör, İlkay Akaya, İlyas Odman, İnan Gündoğdu, İnci Aral, İnci Eviner, İskender Savaşır, İsmail Yıldız, İpek Çalışlar, Jaklin Çelik, Julide Kural, Kaan Arslanoğlu, Kadim Laçin, Karin Karakaşlı, Kawa Nemir, Kayuş Çelikman, Kemal Sayar, Kemal Yiğitcan, Kemalettin Bal, Kenan Işık, Kerem Görsev, Kerem Kabadayı, Kerem Kurdoğlu, Kezban Arca Batıbeki, Kutluğ Ataman, Laçin Ceylan, Lale Mansur, Latife Tekin, Lemi Bilgin, Levent Soy, Levent Ülgen, Leyla İpekçi, Macit Koper, Mahir Günşiray, Mario Levi, Mazlum Çimen, Mehmet Açar, Mehmet Atak, Mehmet Çağlarer, Mehmet Ergen, Mehmet Esatoğlu, Mehmet Güler, Mehmet Güreli, Mehmet Murat Somer, Mehmet Sander, Mehmet Teoman, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Mehtap Bayrı, Melek Özman, Melisa Gürpınar, Meltem Ahıska, Memet Ali Alabora, Meral Okay, Mercan Erzincan, Mete Sakpınar, Metin Cengiz, Metin Yoksu, Mıgırdıç Margosyan, Mihran Tomasyan, Mine Söğüt, Mine Vargı, Miraz Bezar, Mirza Metin, Murat Batgı, Murat Daltaban, Murat Garipağaoğlu, Murat Gülsoy, Murat Morova, Murat Uyurkulak, Murathan Mungan, Musa Uzunlar, Mustafa Alabora, Mustafa Altıoklar, Mustafa Kaplan, Mustafa Köz, Müge İplikçi, Müslim Çelik, Naim Dilmener, Nalan Barbarosoğlu, Naz Erayda, Nazan İpşiroğlu, Nazlı Eray, Necati Abay, Nedim Saban, Nermin Bezmen, Neslihan Acu, Neslihan Yargıcı, Neşe Doğan Yüksel, Neşe Yaşin, Nevin Cangur, Nihal G. Koldaş, Nihal Gündüz, Nihat Behram, Nihat Ziyalan, Nilay Yılmaz, Nilgün Yurdalan, Nilüfer Açıkalın, Nilüfer Akbal, Nişan Şirinyan, Nur Sürer, Nurinisa Yıldırım, Nursel Duruel, Nurullah Can, Oğuzhan Akay, Oğuzhan Tercan, Ohannes Şaşkal, Okay Temiz, Olgun Şimşek, Onur Caymaz, Orhan Aydın, Orhan Kurtuldu, Orhan Miroğlu, Oruç Aruoba, Osman Şahin, Oya Baydar, Oya Coşkun, Ömer Erdem, Ömer Madra, Ömer Tuncer, Önder Çakar, Öner Erkan, Övül Avkıran, Özcan Yaman, Özdemir Nutku, Özen Yula, Özgün Bulut, Pakrat Estukyan, Pelin Batu, Pelin Esmer, Pınar Kür, Pınar Tümer, Ragıp İncesağır, Ragıp Savaş, Ragıp Zarakoğlu, Refik Durbaş, Reha Erdem, Reha Özcan, Reha Ruhavioğlu, Recep Yener, Reis Çelik, Roni Margulies, Ruhi Sarı, Sadık Yalsızuçanlar, Sanem Öge, Sedat Kalkavan, Sedef Ecer, Selahattin Özpalabıyıklar, Selim Demirdelen, Selim Selçuk, Sema Kaygusuz, Semih Gümüş, Semih Kaplanoğlu, Sennur Sezer, Seray Gözler, Serdar Orçin, Serhan Erözçelik, Serkan Dizman, Serpil Odabaşı, Serra Yılmaz, Sevin Okyay, Sevinç Altan, Sevinç Yalçın, Seza Paker, Sezai Sarıoğlu, Sibel Eraslan, Sibel Köse, Sina Akyol, Sumru Yavrucuk, Suna Selen, Süleyman Bulut, Şahnaz Çakıralp, Şanar Yurdatapan, Şaziye Dağyapan, Şebnem Köstem, Şehmuz Ay, Şerif Sezer, Şeyhmus Diken, Şule Albayrakoğlu, Şule Ateş, Şükriye Tutkun, Tacim Çiçek, Taha Feyizli, Tahsin Yücel, Takuhi Tovmasyan, Tamer Levent, Tarık Günersel, Tayfun Pirselimoğlu, Tekin Gönenç, Tevfik Taş, Tilbe Saran, Tuna Erdem Baykal, Tuncer Cücenoğlu, Turgay Tanülkü, Tülin Altılar, Tülin Özen, Uğur Polat, Uğur Yücel, Ulaş Özdemir, Uluç Esen, Ulvi Alacakaptan, Umur Hozatlı, Uskan Çelebi, Uygar Şirin, Ülker Uncu, Ülkü Ayvaz, Ümit Ilgin Yiğit, Ümmühan Atak, Vahap Kaya, Vedat Turkali, Vecdi Sayar, Vedat Yıldırım, Vivet Kanetti, Yağmur Atsız, Yaprak Zihnioğlu, Yasemin Göksu, Yavuz Pekmen, Yeşim Büber, Yeşim Dorman, Yeşim Koçak, Yeşim Özsoy Gülan, Yeşim Ustaoğlu, Yıldıray Şahinler, Yıldız Ramazanoğlu, Yılmaz Demiral, Yiğit Bener, Yiğit Özşener, Yusuf Çetin, Yusuf Eradam, Zaven Çiğdemoğlu, Zehra İpşiroğlu, Zekeriya Can, Zeki Coşkun, Zeynep Aliye, Zeynep Erkekli, Zeynep Oral, Zuhal Gencer

Cumartesi, Şubat 06, 2010

Kusamıyorum...

Mesele yazmak değil. Haftalardır hemen her gün bloga gelip, yeni kayıt açıp, yazmaya başlıyorum. Sonra aniden "kaydet" tuşuna basıp, sayfadan çıkıyorum. Eskiden yazarak kusuyordum içimdeki öfkeyi, kini, hastalığı... Artık kusamıyorum. Yazarak kusmak da yetmiyor. Ellerim titriyor. Eskiden anlatarak rahatlardım, rahatlayamıyorum. Annemden nefret ediyorum. "Ama o senin annen" diyen ya da diyebilme ihtimali olan herkesten de tiksiniyorum. "Anne" sıfatından tiksiniyorum. Bir annem olmasından, bakmak, gözetmek, kollamak zorunda olmaktan tiksiniyorum. Toparlanamıyorum. Çok zor günler atlattım. Boktan bir çocukluğum oldu. Yoksun yoksul, çaresiz umutsuz, sefil günler geçirdim. Toparlandım. Kimi zaman kendi başıma, kimi zaman yardım alarak toparlandım. Bu sefer toparlanamıyorum. Beni sarmalayan bu tiksintiden kurtulamıyorum. İyi niyetli bir "merhaba" bile beni ağlatmaya yetiyor. Yarım şişe passiflora içiyorum, faydasız. Hayatta en korktuğum şeyi yapmaya başladım. Uyuyorum. Durmadan uyuyorum. Sabah kalkıp çay suyu ısıtıyorum. Annemin kahvaltısını hazırlıyorum. Uyuyorum. Saat çalıyor. Uyanıp, öğlen yemeğini hazırlıyorum. Uyuyorum. Uyanıp, akşam yemeğini veriyorum. Uyuyorum. Annem, elini yıkamıyor. Donunu bile çekmiyor. Bardağındaki su bitse, doldurmuyor. 3 aydır dizimin dibinde, elimin altında ve ilaçlarını da ellerimle veriyorum. Düzenli olarak ilaçlarını kullandığı halde annem iyi olmuyor. Koşarak kaçmak istiyorum. Kaybolup gitmek istiyorum. İlk defa kendimden korkuyorum.

Bu duygudan, bu sorumluluk hissinden, bu kaygudan kurtulmak zorundayım. Direndikçe tükeniyorum. İçimde kemikleşmiş, söküp atamadığım, elimi ayağımı bağlayan annemden kurtulmamı onun d abenden kurtulmasını sağlayacak o tek adımı atmamı engelleyen her ne ise onu bulup bu beladan kurtulmalıyım. Korkuyorum. Bir kez daha ayağa kalkıp korkularımdan kurtulmaya çalışıyorum. Yazmayı, anlatmayı, kusmayı deniyorum. Ağızım yüzüm, elim zihnim kan içinde kaldı öğürmekten... Kusamıyorum.

Cuma, Ocak 22, 2010

Hatırlamalı: Silvana Mangano



Nice'te istirahat ediyordu. Kocasının telefonu üzerine Roma'ya hareket etti. Dino de Laurentiis, karısına rolü isteyip istemediğini sormamıştı bile. Onu Roma'da bekleyen iki şey vardı: sinirli bir koca, daha sonra da bir ustura. Saçları hepten kesilmişti. Gina Lollobrigida'nın doktor raporu göstererek geri çevirdiği "5 Branded Women" filmi için hazırdı. Rejisör: Martin Ritt






.

Salı, Ocak 12, 2010

Evlilik Hazırlığı Yaparken


Olmayacak şey olmuş, Ali Sunal tam da evlilik hazırlıkları yaparken E.D ile Etiler'de bir gece klübünde medyaya pişti olmuş. Haberi bloga taşıma sebebim Ali Sunal'ın uzun süredir seviyeli bir ilişki yaşadığı Yaprak Dökümü'nün bahtsız Leyla'sını yani Gökçe Bahadır'ı aldatması ve E.D ile yakalanması değil, magazin muhabirlerinin olası cehaleti ve gazetelerin fotoğraf olmadan, altına imza atmadan, yuvarlak laflarla, uyduruk kaynak beyanıyla bezeyerek haber yazmasıdır. "Tam da evlilik hazırlığı yaparken aldattı." Ali Sunal ve E.D, geçtiğimiz cumartesi gecesi, Etiler'de mukim bir gece kulübüne ayrı ayrı arkadaş gruplarıyla gelip, dakikalarca öpüşüp üstelik kapıdan da birlikte çıkmışlar. Kamera kaydu var mı? Henüz ortaya çıkmadı. Hoş kamera kaydı olsa Ana Haber Bülteni'nde çoktan yayımlanırdı. Fotoğraf? Yok. Haberi kim yazmış? İmza yok. Kaynak kim? Kaynak açıklamak zorunda değilim. E güzel.. Bu durumda beyana itibar etmemiz gerekiyor. Koskoca gazete yazmış işte, yalan mı söyleyecekler?

Af'edersiniz ama "Osur osur ipe diz", derdi rahmetli ananem. Memleketimin güzide bir haber kaynağından -prensip olarak bile- mahallenin dedikoducu Ayşe Teyze'sine oranla iki parmak algı ve yargı farkı beklemek ne büyük aptallıktır değil mi? Yeri geldiğinde gündemi hallaç pamuğu gibi sallama gücüne sahip insanların bir dirhem bile olsa sorumluluk ve vicdan sahibi olmalarını istemek ne büyük lüks! Tamam, haberi kulağına fısıldadılar. Güzel! Bekle. Takip ettir. Peşlerine muhabir tak. İzlet ve yakala sonra da patlat haberi göğsünü gere gere değil mi? Ama yok. Salla gitsin. Ya tutarsa? Umarım bu haberi gazete sayfasına taşıyan, kulağına fısıldanan ismi doğru duymuş ya da doğru istihbarat almıştır. Umarım Ali Sunal, "E.D" ile samimiyetle ve dakikalarca öpüşmüştür. Aksi de mümkün. Kimi muhabirlerin ellerine yazılı basın bülteni verirsiniz, haberi yazarken hata yaparlar. O derece bilgili ve ilgilidirler ki şaşar kalırsınız. Ancak itiraf etmeliyim ki bu haberin altı boş çıkmaz. Tamamen uydurma bir haber olma ihtimali çok düşüktür. Büyük bir ihtimalle Ali Sunal, söz konusu gecede bir kadınla oldukça samimi pozisyonda görülmüştür. Haberin o kısmı doğrudur. Ez cümle, habere konu olan kadın E.D olmayabilir. Çünkü bizim muhabirler Elif görse mertek zanneder.


Böyle yani..



.

Pazartesi, Ocak 11, 2010

Fahriye Abla


Kulağıma fısıldanan son ekran dedikodularına göre "Fahriye Abla" ekrana uyarlamak üzere sıraya girmiş. Şaşırmadım. Üstelik bir Ay Yapım projesi de olmayacakmış. Yönetmen olarak kimin ilgilendiğini de öğrendim ama, henüz yazmayacağım. Fahriye Abla ekrana uyarlandığında tek şansı Kanal D'de yayımlanmak olur. Haberi duyduğumdan beri hikayenin kadın oyuncusu kim olur diye düşünüp durmaktayım. Hatırlarsanız, 1984 yılında Ahmet Muhip Dranas'ın şiirini Yavuz Turgul senaryolaştırmış ve yönetmişti. Filmde Müjde Ar, Tarık Tarcan ( Mustafa), Mesut Çakarlı (Mehmet), Salih Kalyon, Zihni Göktay, Uğur Yücel, İhsan Yüce, Ülkü Ülker ve Kadir Savun rol alıyordu.

Yeni sezonda ekrana uyarlanacak projenin kadın oyuncusu için aklınızdan geçen bir isim var mı? Bugün ekrana uyarlansa kim Fahriye olurdu, kim Mustafa? Aslında "Fahriye" için bir de aday isim fısıldandı kulağıma ama pek inanasım gelmedi.

Böyle yani..


.

Straight Outta Compton







•• Straight Outta Compton by Carthalis Rossini

•
WaterWay New York
248, 102, 24 (PG)

Perşembe, Ocak 07, 2010

Efsane üçüncü olur mu?


Tmc ve Atv yayıma giren yeni projeleri "Aşk ve Ceza"yı haftalarca "Efsane" sıfatıyla tanıttı. Salı günü "Canım Aile"den boşalan yere kapılanan dizi ise maalesef üçüncü oldu. Efsane üçüncü olur mu? Olmaz. Efsane, Küçük Kadınlar ve Papatyam'a geçildi. Üstelik dizinin ikinci bölümü, yılbaşı günü yayımlandığı için bu hafta yayına girmeyen Geniş Aile ile birlikte çıkacak arenaya. Umarım ekibi büyük bir hüsran beklemiyordur. Yoğun olarak ekran eleştirisi yazdığım zamanlarda da TMC ve Kudret Sabancı zaafım yüzünden projeleri fazla hırpalamazdım, bilirsiniz. Bu sefer de öyle yapacağım. Açık söylemek gerekirse ekran matematiğini çözmüş, üzerine de tur bindirmiş olan Kudret Sabancı'nın kadrajlarını, artık imzası haline gelmiş kuş bakışı "Establishing Shot" seçimlerini özlemişim. TMC ise yine prodüksiyonundan, figürasyonuna kadar özene bözene hazırlanmış yani efsanenin payına düşen kısmını fazlasıyla yerine getirmiş. Az biraz Tango biraz geleneksel tema, iki dirhem zurna beş ölçü yaylılarla kurgulanmış küçük melodiden büyük gürültüler çıkarma ustası Kıraç'ın müziği de tam formül olmuş, şaşırmadım.

Hikaye yine kıymeti bir bölümden menkul olanlardandı, her TMC yapımında olduğu gibi. Senaryo ise efsane senaristlerimizin paşa gönlü istedi diye kurgulanmış ve inanmamızı bekledikleri yavan sahneler ve gerekçelerle doluydu. Hikayeyi geliştirecek pek çok gerekçenin ayakları yere basmıyordu. Misalen, evet, Yasemin Londra'ya toplantıya gider ayak Mehmet'i en yakın arkadaşıyla bastı. Neden? Senaristler pasaportunu evde unutturduğu için. Oysa, iş toplantısına gidecekseniz o çapta bir ajansın da elemanıysanız zaten pasaportunuz günler evvelinden patron sekreterinin masasında olur. Olmalıdır. Bunları da kenara koydum ama Yasemin'i psikiyatristine "Veremiyorum abi! Bu yaşa geldim kimselere veremiyorum!" diye dert yanarken görseydim, o tek bir sahneyle bile inanırdım kurduğunuz hikayenin öznesi olan kadına. Kısmet değilmiş. Hoş, geç kalmış da sayılmazsınız, işinize karışmak gibi olmasın ama araya küçük bir sahne sıkıştırın ilk fırsatta. Yasemin'in "Doktorcuğum beş senedir ahan da şu koltuğa oturuyordum biliyorsunuz ama buna rağmen kimselere vermiyordum ya, işte bir gece hiç unutmam Bora Bey ile Londra'ya gidiyordum" diye açılımlandığı bir sahne yazıverin derim.

Kısacası senaryo bu ve benzeri özensizliklerle doluydu. Teknik bir sorunu olmasa da içerik olarak haylice sorunlu ve boştu. Kalabalık açılım yapmak hikayenin renkli ve özgün olduğunu değil, senaristin tedbirli olduğunu gösterir. Berdel, kan davası, uyuşturucu ticareti, rekabet, bekaret, ihanet tekmili birden hesaplanmış formüller yumağı. Sözün özü, muhatabımız nitelikli bir hikaye değil, bol bütçeli ve bilindik formüllü bir "soap opera"dır. Açıkçası "Aşk ve Ceza"nın hikayesinin de, senaryosunun da yayınlandığı süre boyunca beni şaşırtacağını sanmıyorum. Üstelik ne yazık ki "efsane" iddiası taşıyan bir iş için kısa vadede kurulup, yazılmış gibi düz duruyordu. Misalen, "Ezel"i izlerken yazar grubunun sahiden de 1 yıl çalıştığını, bütün çengelleri planladığını ellerinde en az 26 bölüm senaryo olduğunu anlıyorsunuz. Aşk ve Ceza ise bende böyle bir his yaratmadı. O sebeple proje efsane olamayacak. Neyse.

Dizinin başrol oyuncularına gelirsek Nurgül Yeşilçay estetik malzeme olarak avantajlı bir figür ve eğer ehil ellere düşerse başarılı performanslar sergileyebilen ortalamanın haylice üzerinde bir oyuncu ama yerini bulmamış. Bekaretini evlendiği adama saklayan genç kadın hırkası için fazla şişman ve yaşlı kalmış. Murat Yıldırım'la enerjileri tutmamış. Yakışmamışlar. Nurgül Yeşilçay, babasına söz verdiği için bekaretini saklayan ve ihanete uğradığı için karşısına çıkan ilk erkekle yatan genç bir kadından çok, en az 6 yıldır evli ama ihanete uğramış ve bu sebeple karşısına çıkan ilk zararsız tıfılla yatıveren bir orta yaş kadınına benziyordu. Allah da biliyor ki hikayenin göbeğine oturan kadının daha taze olmasını ya da taze görünebilmeyi becermesini bekledim. Olmadı. Olsun. Hiç değilse bana malzeme çıktı çünkü bu proje, "efsane" gazıyla önümüze sürülmese hakkında tek satır bile yazmayacaktım.


Emeği geçen herkesin keyfi daim, projenin yolu bereketli olsun...

Böyle yani..




•• Fotoğraf, ilgili tv kanalının resmi web sitesinden alınmıştır.

.

Çarşamba, Aralık 30, 2009

Badem Ağaçları






•

çoğalınca suçsuz olan
badem ağaçları
yanarlar

•



•• Yevgenizamyatin -3 Haziran 2008 Phnom Phenh

Kara Kış Bastırmadan Önce..

Efendim elimizde bir adet yavru kopek var. sokakta bulduk. veteriner hekime goturup ic - dis parazitlerini yaptirdik. temizledik. gupguzel oldu. saniyorum 2 aylik. nazli bir kopek. ismi yok. 5 gundur suruplarini ictigi icin bizde ama tez vakte ya sartlari kucuk kopekler icin oldukca kotu olan barinaga ya da buz gibi havada sokaga gidecek. tuvalet egitimini kolay alacak gibi. oyuncu, guzel bir sey ve artik kuru mamayi taniyor. uzatmayim daha fazla, gozunuzun icine bakiyor ya boyle melul melul, kiyamiyor insan. bir kopegin sorumlulugunu alabilecek birinin evine gitsin istiyor.

iletisim icin:
detayli_bilgi@hotmail.com
ya da
Ekşi Sözlük'ten "elxa"


.

Pazartesi, Aralık 28, 2009

Nejat İşler'e Dair...


Nejat İşler'in 1996 yılında Star Tv'de yayımlanan ve son iyi "Oya Yüce Senaryosu" olan Şehnaz Tango'da uzun saçlarıyla salındığı zamanları hatırlıyor musunuz? Beş yıl önce Atv'de parlayan 'Aliye' dizisi vesilesiyle gazetelere verdiği röportajlardan burnumuza sızan potansiyel "Independent Black Star" havalarını? Ben hatırlıyorum. Kalabalıklar adını öğrendikçe fısıltı gazetesinin de manşetlerini süslemeye başladığı o ilk zamanlarda hakkında anlatılanlara inanmıyordum. Cihangir sokaklarında, cafelerinde meslek büyüklerinin masasında her daim başı önünde uslu usul oturan, o mahçup adamın defosu ve defosundan mütevellit set huysuzlukları artık yüksek sesle dile getirildiğinde çoktan beri magazin basınının gözbebeği olmuştu. İtiraf edelim ki maaşlı paparazziler biraz da Teoman ve Nejat İşler'in peşine düşerek Cihangir Cafeleri'nin varlığını öğrendi. Neyse..

Nejat İşler başı dumanlı hallerini ilk kez Okan Bayülgen'in programına katıldığında kalabalıkların gözüne sokmuştu. Olay, PR bağlamında inkâr edilse de söz konusu programda içkili olduğunu az biraz 'ayık adam' görmüş herkes anlamıştı. İçki içince -ayıptır söylemesi- götü kaybedenler sınıfına dahil olduğum için o gece ekrana burun kıvırarak bakamamıştım. Ağzıma içemediğim için kaybettiklerimi, kırdığım insanları düşündüm. Sonra da uyudum. Unuttum. San'at ile iştigal edenlerin topluma model olma, duruş, vuruş, önden gidiş, halkı yukarı çekiş gerekliliği gibi zırvalara da kıymet vermem. Ekran ya da perdede gördüğümün bir illüzyon olduğunu bilirim ve onun arkasındaki adam ya da kadında var'olan kişilik özelliklerinin "örnek insan" kılıfına sığdırılması şartını saçma bulurum. Nefes alıp veren hiçbir canlının sırf "iyi oyuncu" olarak tanımlanıyor ya da tanımlanma ihtimali var diye "İyi huylu" olmak gibi bir sorumluluğu da yoktur. İnsan yetiştirmeyi beceremeyenler, avcuna bırakılan hayatın birey olmasını sağlayamayan keresteler de "Ama rol modelisin!" saçmalığıyla avunsun dursun.

Yetmezmiş gibi bana göre Nejat İşler, herhangi bir projesinde "iyi oynama hali"nin devamlılığını 3-5 sahneden fazla sürdüremeyen de bir oyuncudur, bunu da bir kenara koyalım isterim. Öyleyse niye laf salatası yapıyorum? Lafım kraldan çok kralcı olanlara. Haftalar önce piyasaya düşen, Ali Eyüboğlu'nun da -muhtemelen danışarak- bugün Milliyet Gazetesi'ndeki köşesine taşıdığı 'Kapalıçarşı'da işler karıştı' başlıklı haberden sonra ortalığa saçılıp, ah vah ederek "Nejat kendine yazık ediyor." diyenlere sormak istiyorum. İster yazık eder, ister kazık diker, sana ne? Bu piyasa heba olmayı taammüden seçmiş genç oyuncu kaynıyor. Sokaklar, kahveler, tek gözlü soğuk bekâr odaları, huzur evleri ve akıl hastaneleri musluk hep akacak, alkışlar her daim kulaklarını çınlatacak sanrısına kapılan irili ufaklı yıldızlarla dolu değil mi? Bu devran hep böyle dönmedi mi? Her insan evladı söz konusu olan kendi hayatı ise tasarruf hakkına sahip değil mi? Öyleyse rivayete göre "Aliye" dahil olmak üzere vazifeli olduğu her ekran setinden "bir sebeple" ayrılan, sıkılan, sorun çıkaran Nejat İşler gün gelir Erol Avcı'nın korunaklı kanatlarından ayrılmak zorunda kalırsa hayatını nasıl idame ettireceğinin hesabını da yapmıştır. Yapmamışsa da paşa keyfi bilir, bana ne? Üstelik mutfak tarihimin en kötü kıymalı karnabahar yemeğini yapmışım ve elimden çıkan yemeğin nasıl bu kadar sefil bir tadı olabildiğine hâlâ inanamamışım cinim tepemde!

Böyle yani..


•• Fotoğraf, www.idiletisim.com adresinden alınmıştır.

Gülümse, IP'ni yakaladım!


Sanal alemde serseri mayın gibi dolaşmak, önüne gelene girişmek eskisi kadar kolay değil. Çok uzun zamandır ilgili makamlara baş vurduğunuzda hem bir portal üzerinde barınan hem de münferit klavye pehlivanlarına ulaşabilmek bakkaldan ekmek almak kadar kolay, biliyorsunuz. O sebeple uzun zamandır "Ama kimliksizliğin arkasına sığınıp hakaret ediyorlar" serzenişlerine kıymet vermiyorum. Hakarete ve iftiraya uğradığınıza inanıyorsanız harekete geçer ilgili sözde sanal kimliği ensesinden yakalar, cezalandırırsınız. Bu kadar basit. Misal, en çok serzenişte bulunulan "Ekşi Sözlük" kendi içinde işlettiği sansür mekanizmasına rağmen yazarlarından biri fena halde canınızı mı yaktı? Yasal olarak hakkınızı aramanız mümkün yeter ki niyet edin.

Daha da ilginç olan sanal bir kimliğin ettiği hakaret, savurduğu iftira cezasız kalmazken, sanal bir kimliğe hakaret etmek de kimsenin yanına kâr kalmıyor. Geçen yıl, Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan gazetedeki köşesinde "Avasas nickini kullanan yüzsüz" dediği için Avasas'ın açtığı davanın muhatabı oldu. Avasas nickini kullanan arkadaşımız önce "Kimlik Tespit Davası" açtı. Ekşi Sözlük yazarı 'Avasas' olduğunu ispat etti ve Yusuf Kaplan'a "Basın yoluyla hakaret davası" açtı. O yüzden "sanal kimliklerin arkasına saklanıp saydırıyorlar!" cümleleriyle haybeye mızırdanıp, harekete geçmeyenlere kulak asmıyorum, ciddiye almıyorum. Neyse.. Asıl anlatmak istediğim ise bu sözde sanal kimliklere artık sıradan insanların yani senin benim de kolaylıkla ulaşabiliyor olmamızdır. Adamlar yapmış. İnanmayan taş olsun ki tam da tepeden takıntılının yaşadığı binayı bile görüyorsunuz.

Blogunuza dadanmış sapkınlardan, mevsimsel manik krizleri esnasında nerede patlayacağını bilemeyen serseri mayınlardan, Google'a "bilmem ne" yazarak blogunuza ulaşan ve yolladığı galiz sözleri yayımlayamadığınız için blogu takıntı haline getirip yedi sülalenize sövenlerden kurtulmak için ne yapmanız gerektiğini merak mı ediyorsunuz? Buyrun buradan okuyun. Ellerine sağlık olsun ki Merope üşenmemiş, kendi tanımıyla "Anneye anlatır gibi" yapmanız gerekenleri tek tek anlatmış. Her adımın fotoğraflarını çekerek, en basit haliyle "ip" denilen nanenin nasıl tespit edilebileceğini bloguna dökmüş. Ancak "birinin maskesini düşürmeden önce yüzünü görmeye katlanabileceğinizden emin olun." atasözünü de unutmayın derim. Ah, son bir kıyak da bu çaresiz sanal pehlivanlara gelsin: Eğer dadandığınız blogda "counter" yani "Ziyaretçi Sayacı" varsa dikkatli olun, ip numaranız kayıt ediliyordur ve her an kapınız çalınabilir.

Böyle işte..


•• Photograph by Bill Curtsinger 2006

.

Pazar, Aralık 27, 2009

Fotoğrafın Arka Yüzü*


Gümüş bir çerçevede siyah beyaz bir fotoğraf var, camlı vitrinin üzerinde duruyor. Beyaz elbiseli bir kız çocuğu masanın üzerinde oturuyor. Fonda kesik bir el, kız çocuğunu kolundan tutuyor. Kınalı parmakların sahibini bilmiyorum ama fotoğraftaki çocuğu tanıyorum. Ağlamaya hazır gözlerini tek bir kez görmüşseniz siz de tanırsınız. Dudağının kenarında küçük bir yara izi var. Fotoğraftaki henüz yaşında değil. Fotoğrafa bakan on yaş civarında. Fotoğrafları anlattırmayı, anlatılanları dinlemeyi seviyor. Büyüyünce hayâlfürûş olmasından korkuluyor. Yine anlatıyor yaşlı kadın, tabağındaki yemeği nazlanmadan bitirmesinin ödülü olan fotoğraf hikayelerinden birini.

- Dudağımdaki uçuk çok ateşlendim diye mi çıkmıştı anane?
- Evet. Gece çok ateşlenince, sabah uçuk çıkardın sonra geçti.
- O el kimindi?
- Hatırlamıyorum kimindir.
- Niye tutuyor beni?
- Düşmeyesin diye... ama
Durup derin bir nefes alıyor ananem, rakısından da bir yudum ve devam ediyor.
- Düştün zaten o gün masadan. Dudağın da düştüğün için yaralandı.

Bilmiyordum. Belki yüz kere dinlemiştim bu fotoğrafın hikayesini ama hiçbirinde masadan düşmemiştim. Cuma geceleri ananem rakı sofrası kurardı, lakerda yerdik. Her cuma. Hep rakı , hep balık. "Rakı yalnız içilmez" der, beni eşlikçisi ilan eder, karşısına oturturdu. Kahve fincanına damlatılmış rakıyla eşlik ederdim, kendimce. Kahve içemezdim ama, arap olmayayım diye. Tabağımdaki balıklar, şişede rakı biterken babam eve geldi. Masada yer açtık ama babam sulu içmezdi, rakıya katılmadı. Balık yedi, bizi dinledi. Fincanımdaki rakıyı bitirdim ve eski fotoğrafın yeni hikayesini anlattım babama. Heyecanlıydım. Babam anlattıklarımı dinledi. Sakindi. Ananeme sordu. Ananem "Ama evladım on yıl oldu.." dedi. Babam, "Yalan, kalbine saplı paslı bir çivi gibi yakar insanı, çekip çıkarmadan huzur bulamazsın." dedi. Anlamadım. Ananem sofrayı topladı. Babam sigarasını sardı. Hiç kimse bir daha konuşmadı. Vakti gelince de yatağa gönderildim. Sabaha karşı alışkın olduğum bir gürültüye uyandım. Babam ve annem kavga ediyordu. Annemin o gece yine dayak yediğini sabah dudağındaki yaradan anladım. Sordum. "Uçuk çıktı" dedi.

Aynı sabah, dudağı uçuklu kız çocuğunun fotoğrafı gümüş çerçeveden çıkarılıp, siyah kapaklı büyük ve ağır albümün en arka sayfasına gömüldü. Ertesi cuma, rakı sofrasında yerimi aldığımda önüme bir bardak su koydu ananem, sebebini sormadım.


Böyle işte..


* Başlık, Melih Ergen'in aynı adlı romanından alınmıştır.
•• Yevgenizamyatin, Fındıklı Parkı 2008

.

Kısa Kısa: Yahşi Batı 1 Ocak'ta Vizyonda..



• Cem Yılmaz'ın yazıp, Ömer Faruk Sorak'ın yönettiği Yahşi Batı, 1 Ocak günü vizyona giriyor. Filmin görüntü yönetmeni yerli izleyicinin "Mutluluk" ve "Ulak"dan hatırlayacağı Mirsad Herovic, müziklerini Ömer Özgür, kostümlerini Gülümser Gürtunca tasarlamış. Filmin ortalıkta dolanan fragman ve set fotoğraflarına bakınca iyi bir atmosfer kurdukları belli oluyor. Ocak'ta cümle sinemalarda. Detaylar için tıklayınız...

• Bursa Kükürtlü Lions Kulübü kuruluşunun 12. yılı sebebiyle bir balo düzenleyip çeşitli meslek sahiplerine ödül dağıtmış. "Altın Aslan En İyi Meslek Ödülleri" adı altında düzenlenen törende, Helin Avşar 'En iyi röportaj' ödülünü almış. Hayırlı uğurlu olsun. Umarım, Helin Avşar'ı medyamızın daha güzide mecralarında baş köşelerde görmek hepimize nasib olur.

• Fatih Akın, son filmi "Soul Kitchen"ın tanıtımı için dün gece Disko Kralı'na katıldı. Bu arada Washington Post gazetesi, Fatih Akın'a Cannes'da "En İyi Senaryo" ödülünü kazandıran 'Yaşamın Kıyısında' adındaki filmini son 10 yılın en iyi 10 filmi arasında göstermiş. Washington Post'un listesindeki diğer filmler ise "Finding Nemo", "You Can Count on Me", "The Lives of Others", "The Hurt Locker", "Y Tu Mama Tambien", "Pan's Labyrinth", "A Mighty Wind", "Eternal Sunshine Of The Spotless Mind" ve "There Will Be Blood" var. Aynı gazete son on yılın en kötü filmi olarak da "Star Wars: Koloni Savaşları"nı işaret etmiş.

• Disney Live İstanbul'a geliyor. TT Çocuk Kulübü'nün sponsorluğunda ülkemize gelen “Mickey’nin Masal Dünyası” müzikali için biletler aylar öncesinden satılmaya başladı. Toplam 48 gösteri için İstanbul'a gelen müzikal, İstanbul Haliç Kongre Merkezi'nde sahne alacak. Biletler için tıklayınız.

• Ezel ve Eyşan İstiklal Caddesi'nde öpüşmüş. Hayranlarının gözü aydın olsun. Umarım bu kez sahneyi "Ezel ve Eyşan'ın doyumsuz öpüşmesi cebinde 97 85'e mesaj at" içerikli bant reklamlar eşliğinde izlemeyiz. Ah, unutmadan Cansu Dere ve Kenan İmirzalioğlu arasında gelişecek muhtemel bir "set aşkı" hikayesi bekleyenler de umut sandalını acele tahliye etsinler derim.Olmaz öyle bir aşk!


Böyle yani..


•• Fotoğraf ilgili filmin resmi web sitesinden alınmıştır.

.

Cumartesi, Aralık 26, 2009

İki Dünyada da Ezel İzleyenler!


Yaklaşık 3 yıldır Second Life'da yaşadığımdan zaman zaman bahsetmiştim. Eski takipçiler bilir. Second Life'a ilk girdiğim sene Sony Vario promosyonundan ücretsiz edindiğim bir televizyonum vardı. Sadece SL içindeki yerel yayınları gösteriyordu. RL'daki işlerin yoğunluğu sebebiyle 5-6 ay ara vermiştim. Geri döndüğümde teknolojinin nasıl da hızla basamak atladığına şahit oldum. Gördüm ki artık 'youtube' araması yapabildiğiniz gibi kendi DVD ya da videolarınızı televizyonunuza yükleyip izleyebiliyorsunuz. Eh, insan evladının benim mensubu olduğum türü her iki dünyada da aynı huya suya sahip olunca göt kadar evin içine hayvan gibi bir LCD ekran takıyormuş, gördüğünüz gibi. Aslında teknoloji özürlü olduğum için SL'deki televizyonumu ancak bu kadar küçültebildim. Neyse.. Yolu SL'den geçenleri kahveye beklerim.

Unutmadan, aşağıda fotoğrafını gördüğünüz dana kuşu sahibine kavuşmuş. Adı da 'Karam'mış.

Hepimize iyi tatiller diliyorum.

Böyle yani..





•• Caribbean isle (mature) Shire Isle (238, 219, 21)


.