Çarşamba, Eylül 16, 2009

Buzdolabı kapağına asılan şeyler


Uzun zamandır magnet koleksiyonu yapıyorum. Koleksiyonunu yapmadığım ne kaldı, merak içindeyim. Aslında faydalı bir koleksiyondur hele de buzdolabınızın tüm yüzeyini magnetlerle sıvıyorsanız, eskidiğinin de farkına varmıyorsunuz. İki katlı müstakil ev boyutundaki 10 yıllık emektar buzdolabımın tüm yüzeyi ve sol yanı işte bu magnet denilen mıknatıslı oyuncaklarla kaplıdır. Pek çoğunun hatırası var. Önemli bir kısmı da hediye edilmiş. Nadir bulunanların bir kısmını bizzat internet yardımıyla topladım. Yıllar içinde ilgimi çeken, satın alıp buzdolabımın üzerine koymak isteyeceğim obje sayısında düşüş oldu. Yurt dışına her gidene sipariş edip, zorla magnet hediye ettirmiyorum kendime. Velhasılıkelam, eskisi gibi magnet görünce heyecanlanmıyorum. Heyecanlanmıyordum. Bu akşama kadar.

Sonbahar. Nam-ı diğer: Hazan. Hazan, hüznün azdığı zaman. Bir de mide ağrılarımın. Mevsimin getirdiklerine son bir haftadır "gitti gidiyor" tadında geçen uzun, uykusuz saatlerim eklenince içimdeki reflü canavarı da uyanıverdi. Ekşimiş suratımla dolaşıyorum ortalıkta. İlaç almadan yemek yiyemez hale geldim, hayırlısıyla. Bu akşam da karnım acıkınca önce ilaç içmem gerektiğini hatırladım. Oda sıcaklığında su yudumlamayı hiç bir mevsim sevemediğim için buzdolabından bir bardak su aldım. Tam kapağını kapattığım anda göz göze geldik. Pembe plastikten mamül küçük bir çerçeve yapıştırılmış buzdolabının kapağına. Tam göz mesafesinde. Tam elimin yanında. O kalabalığın içinde görülmemesi mucize olur yani. Çerçevinin içinde siyah-beyaz bir fotoğraf var. Annesinin omzuna dayanmış, saçları kısa kesilmiş, yarı kapalı gözleriyle boşluğa gülümseyen bu kız çocuğunu, kolları, ince lacivert ve kırmızı çizgili o beyaz hırkayı tanıyorum. Benim hırkam. Kız çocuğunun yanında duran ve gözümün içine bakan kadın da benim annem.

Magneti buraya annem koymuş olmalı. Ben, aile fotoğraflarımın göz önünde durmasından hoşlanmam. Bağdaş kurup, çeşit biçim anı eşliğinde fotoğraf albümü gösterenlerden değilimdir. Taammüden poz verdiğim kare sayısı bir elin parmağı kadardır. Yakalanmış anlarım vardır. Durup, an'ı yakalatmayı sevmem. Toplu fotoğraflara da girmem. Neden? Bilmiyorum. Uzanıp anlatmak gerekirse bende vücut bulan bu arızayı, o üstü açık, lacivert spor Mercedes'in ön koltuğuna kurulmuş; her engelde kucağında duran fotoğraf makinasını kaldırıp, flaş patlatan gelinlik giymiş bebeğe bağlamayı tercih ederim. Almanya'dan hediye gelmişti bu anlamsız oyuncak. Tam oğlan işi. Getireni sevmediğim için oyuncağı da sevememiştim. Benden çok mahallenin çocukları oynardı. Sonunda da kırılıverdi birinin elinde. Bir zamanlar annemi sevdiğimi hatırlayınca nasıl rahatsız oluyorsam, konuyu aniden oyuncağa bağladım. Bıraksan üç sayfa tasvir edeceğim kıçı kırık bir arabayı. Neyse.

Kısa kesilmiş saçlarımın boyuna bakarak yaşımı tahmin etmeye çalışıyorum. Sene 1973 ya da 74 olmalı. Hayatımın en kötü yılları. Okula başlamışım ve bu sosyal hayat yediğim dayakların kat sayısına tavan yaptırmış. Şiddetin henüz öteki'leştirmediği çocuklardan biriyim. Dayaktan sonra karşısına oturtup acımı dindirmek yerine, neden dayak yediğimi anlatan uzun konuşmalar yaptığı, her cümlesine zoraki ikna olduğum; iki gözüm iki çeşme, özür dilediğim yıllar. Dövülmeyi hak'ettiğime deli gibi inanıyorum. Dayak yemeden zaman geçirmenin formülünü bir türlü bulamıyorum. Formül, annemde gizli ve annem ser verip, sır vermiyor. Sanayi casusu olarak kullandığım ananem ise köstebek rolüyle ayak üstü kariyerini parlatıyor. Dayak yiyorum. Taşınmaz sırlar yükleniyorum. Olmaz an'lara tanıklık ediyorum. Büyüyorum.

İlk fırsatta koşar adım uzaklaşarak kendi korunaklı alanıma yerleşiyorum, onlarla arama görünmez bir duvar örüyorum. Duvar, tefekkürün arka cephesidir. Önüne oturan sırtını ona dönüp de yerleşir. Sırtını sağlama aldın mı, kalbini daha bir kolay açarsın, aklın daha bir engelsiz akar. Duvarı yanına kim alır, kim duvara yüzünü yaslanır da sırtını açıkta bırakır? Yüzünü insana dönen, insanın ne olduğunu bilendir. Ona değer veren ve onsuz edemeyendir. Yok mudur duvarla yüzleşen, yok mudur sırtını hayata dönen, insana küsen? Olmaz mı? Bir suçlu, bir günahkarmış gibi kendini cezalandıran, derdini sağır duvara anlatan da olur elbet. Duvarın ardına sığınan da. Benim gibi. Saklanıyorum. Lakin annem, babam gibi duvarımın üzerine oturup, sessizce gözlemiyor olanı biteni. Eline balyoz alıp, saldırıyor. Delik deşik ediyor. Sabırla yeniden örüyorum. Her saldırıdan daha güçlü çıkıyorum ya da öyle sanıyorum.

Geceleri yağmur olup, yıkıyorum acının izlerini tek tek. Duvarımı temizliyorum. Balyozu çük kadar kalıncaya, beni yaralamaktan yoruluncaya kadar sabırla, her seferinde yeniden örüyorum, duvar devleşiyor annem küçüldükçe. Ben büyüdükçe, küçücük kalıyor annem. Kendimden küçüğü kollama güdüsüyle uzlaşıyorum. Kayırıyorum, seviyorum ama af'edemiyorum. Günün birinde annem, her şeye rağmen onu çok sevdiğim en saf yıllarımı armağan ediyor; küçük, pembe bir çerçeve içinde, belki de af diliyor. Bilmiyorum. İçimden gelen, dürüst söylemek gerekirse, çerçevesiyle birlikte fotoğrafı da çöpe atıp, kurtulmak. Yapmıyorum. Mıknatıslı çerçeveyi buzdolabının üzerine yerleştiriyorum. En yalan sesimi giyinip, anneme telefon edip, gördüğüm fotoğrafı ne kadar sevdiğimi, yaptığı sürprizden nasıl da hoşlandığımı anlatıyorum. İnanmadığım yalan cümleler kuruyorum. Kuruyorum.





•• Vedat Ozan

.

7 yorum :

Diğer Tuba dedi ki...

Ben de hiç sevmem aile fotoğraflarını. Kendi evimi açtığımda bir tane bile almamıştım yanıma. Ben dövülmedim ama ölesiye cezalandırıldım. Neden cezalandırıldığımı anlamasam bile sevilmek için çektim cezamı. Cezaları çetim ama yine de sevilmedim :)
İnsanın ailesinden boşanması mümkün olmadığından ben ayrı yaşamayım tercih ediyorum.

tuba dedi ki...

Bizim aile fotoğrafımız yok. Babam 46 yaşında öldüğünde.. 3 legal eş (bilinen) 1-2 ilegal eş, nüfusuna geçmiş 4 çocuğu vardı. (hep düşünürüm trafikte ışıklarda durduğumda yan arabadaki benim kardeşim olabilir..diye 'abartma tuba peki') abilerimle ki 3 taneler.. stüdyoda özel çektirilmiş fotoları onların evlerinin duvarlarını halen süsler.. ama benim çekirdek aileme ait tek foto yoktu. ya abimler görür ve üzülürseler.. annem hep der 10 kazandı 9 nu onlara harcadı.. halbuki bence sadece kazancı değildi harcadığı.. sevgisi yada gösterme şeklide öyle idi. dövmezdi.. ama bakması yeterdi.. olduğum yerde siner ve uyurdum.. o zamanlarda da uyku benim kaçış noktammış demek. benim ki :) aile fotosu yok koyamıyor ama ne zaman şişko olayım.. hep zayıf fotolarımı oraya buraya koyar.. içimden derim ki.. anne bunca zaman uğraştın ne değişti.. hiç bir şey.. ee ben geldim 35 yaşında sen geldin 60 yaşına daha neyin peşindesin.. içimden derim.. sonra susar içim.. birde cüzdanında taşıyanlar vardır.. aile bireylerinin fotolarını benim babam hiç yapmadı çok özenirdim.. annem bence kendini fotolarda görmeyi sevmiyor.. accayip güzel olmasına rağmen çünki benim gibi o da kendini sevmiyor bence..

ne alaka ehh işte buda böyle bi yorum olsun.

tuba işte
en hakiki öz .:)
ps. diğer tuba şaka yaptım alınma sakın..

Tido dedi ki...

Tanrı bana "dile benden ne dilersen" deseydi,çocuk yetiştirmeyi bilmeyen insanları evlat sahibi yapma derdim.Bu kadar açık ve net.başkada hiç birşey istemezdim.yolda annesi tarafından kafasına şaplak atılan çocuk gördüğümde içim ezilir,sızım sızım sızlar yüreğim.kimbilir hangi saçma sebeple kadının içindeki hırs çocuğun kafasında patlamıştır.dayanamayıp uyardığım zamanlarda hiç şaşmaz aldığım cevap ya kocaman soru işareti olmuş bir surat yada "sanane be çocuk benim değilmi"cümlesi olur.

"çocuk benim değilmi?" değil tabi.senin tapulu malın değil!doğması için aracısın sen. 18 yaşına kadarda senin sorumluluğunda.hemde ne sorumluluk.

doğduğunda bayram havası estirip bebekken agucuk gugucuk diye sevdiğin millete şirinliğini,marifetlerini sergilettiğin ona sahibi olmaktan sözde gurur duyduğun,aslında egonu tatmin ettiğin o çocuk 4-5 yaşına geldiğinde senin bazı emirlerine başkaldırdığında onun sesini, içindeki isyanı duymak,onu anlamak yerine kafasına şaplağı indirmek en kolayı...hiç şaşmaz ergenlikte alırlar intikamlarını.sonrada "asi oldu bu çocuk psikoloğa mı götürsek ne?der durursun.gücünün yetmediği yaşta olduğu için bu seferde "biz senin anneniz babanız üzme bizi" diye vicdanını sömürürsünüz.

Çocuk yapmaya karar veren insanlara ebeveyn olma ehliyeti,yeterlilik zorunluluğu getirilse keşke...

gezentimezenti dedi ki...

Ranini

Sebep dayaksa ben de yedim. Hem de en kralından. Üzerimde oklavalar, sopalar, süpürge sapları kırıldı küçükken.(Kırıldı kısmı mübalağa tabii ama dayak yeme gerecim onlardı) Babam hiç vurmadı, belki bir tokat ki bana sorsan da salladığım küfürle tokatı hak etmiştim. Annem sağolsun ufakken feci döverdi. Gerçi ben de kaşınırdım ama onun da elinin ayarı yoktu canımı feci acıtırdı, 14-15 yaşıma kadar. Sonra ağladığımda dayanamaz kucağına alır saatlerce öper, ellerim kırılsaydı da vurmasaydım oğlum derdi. Daha beter ağlardım. O da ağlardı. Gözyaşlarımı siler yüzümü öperdi. Sarılır koynunda uyuturdu beni. Küçükken koyunlarımız vardı, ovaya otlasınlar diye götürürdük. İstisnasız her kız kardeşim ovaya bizimle geldiğinde annemi öyle bir doldururdu ki, o gün mutlaka dayak yerdim. Gel gelelim ne olduysa ben 14-15'imdeyken oldu. Bana vurduklarında vuran bileklerinden yakalayıp var gücümle itekleyip yakındaki yatağa, koltuğa, sandalyeye zorla oturtmaya sokağa kaçmaya başladım. Artık savunuyordum yani kendimi, ergen dönemimdeydim güçlenmeye başlamıştım. O yıl annesini kaybetti, çok acı çekti çok ağladı, o gün bugündür kavga etmiyoruz, vurmuyor bana, vuracak olsa bertaraf edeceğimi biliyor herhalde. (En komik bertaraf etme methodum kucağıma alıp sokağa çıkmaktı 15 yaşındayken yapmıştım bunu, komşular dedikodusunu yapmışlardı "azmış, oğlunun kucağına çıkıyor" diye. Kulağına geldi çok üzüldü) Şimdi sevgililer gibiyiz, telefonumu efendim aşkım diye açar öyle de tuhafız, ailede en fazla beni sever ayrım yapmasa da bilirim, ben de en fazla onu severim. 10 yıldır böyleyiz yani.

Bence dayaktan ötesi var ranini. İnsan el yarasını unutuyor inan bana.

Gulhan dedi ki...

bu dedigin biraz da cocuguna bagli Ranini..bazen bazi cocuklarin yanlis evlere dogdugunu dusunurum. bir baska cocuk senin gibi derinden yaralanmayabilirdi sizin evde. annenin sanssizligi da senin gibi nasil davranacagini bilemedigi bir cocugu buyutmekti. cocugun anneden ruhen ve kafaca cok cok otede oldugu zamanlarda buyumek ve buyutmek cok sorunlu oluyor. ben de zor buyuyenlerdenim, biraz da baskalarinda gormedigim, ne yapacagimi bilemedigim, hep saklamaya calistigim ruhumdaki firtinalardan dolayi zor oldu buyumem. tek cocuk oldugun icin farki goremedin, benim ruhumdaki firtinalar kardesimde esmedi, beni ezip gecen olaylari o hatirlamiyor bile, sanki iki ayri ailede buyuduk..agabeyimden ise hic bahsetmiyeyim daha iyi,
ama daha o kucuk yasta onlari affetmeye karar vermistim ben, ellerinden gelenin en iyisini yapmaya calisiyorlardi, bildikleri bu kadardi, dogduklari aileler, kendi gecirdikleri kotu devrelere bakip gene de iyi yapmislar diyorum simdi..daha sonralari cocuk buyuturken yanlis yapmanin ne kadar kolay oldugunu goruyor insan butun iyi niyete ragmen, eldeki imkanlara ragmen..cocuk buyutmek dunyanin en zor isi, tido nun da dedigi gibi ehliyet filan da gerekmedigi icin herkes evde gordugunun biraz daha iyisini yaparak cocuk buyutmek durumunda kaliyor. o da yeterli degil zaten. bir de annenin sansina nasil davranacagini bilemedigi apayri evrenlerde yasadigi bir cocuk cikarsa buyutmek icin! kiyamet orada kopuyor..Ayikla pirincin tasini iste...

byesc dedi ki...

@gezenti

xy kromozomlu bir birey oldugunuzu varsayiyorum. bircok sey gibi dayagin da xy ve xx kromozomlulardaki etkisi farkli oluyor.

@ranini
uzun zamandir sessizce okuyorum yazdiklarinizi. ozellikle gecmise dair yazilariniz icime isliyor ama yorum yazma haddini gormuyorum kendimde. kavganiza saygi duyuyorum. yine de anlamakta zorlaniyorum annenizle bitmeyen mucadelenizi. anlamak zorunda olmadigimi da biliyorum. her ne ise.

hasan dedi ki...

byesc

Haklısınız çok farklı reaksiyonlar gösterebiliyor hem xx'ler hem de benim gibi xy'ler. Kimbilir belki de ranini en fazla annesini sevmiştir bu yüzden bu kadar yaralanmıştır, malum kalp en fazla onu sevene acı çektirir derler.