Pazar, Mayıs 26, 2013

Sülün Osman'ın torunları iş başında: Jübilemiz var, katılır mısınız?


Son moda tanımıyla konvansiyonel medyada sağa sola itiştirilmiş, sürmanşet magazin haberlerinin arasına dolgu maddesi gibi serpiştirilmiş 'nitelikli/ niteliksiz' dolandırıcılık haberlerini okumadığımız bir gün oluyor mu? Olmuyor. Devir değişti. Dolandırıcılık olarak tanımlanan suçun kapsamı da.. İstanbul Emniyeti Siber Suçlarla Mücadele Merkezi’nin verilerine bakarsanız Nitelikli İnteraktif Suçlar almış başını gitmiş. Norton’un yayınladığı 2012 Yılı Siber Suç Raporu’na göre de Türkiye'de son bir yıl içerisinde 10 milyondan fazla kişi siber suç mağduru olmuş. Bu mağduriyetin bedeli Türkiye’de 556 milyon dolar, Amerika’da ise 20.7 milyar dolar olarak açıklanmış. Aynı rapora göre dünya çapında her gün 1,5 milyon insan siber suça maruz kalıyor, sosyal ağ kullanıcısı her 10 kişiden 1’i sahte bağlantılar ve dolandırıcılık vakalarının kurbanı oluyormuş.

GENETİK OLARAK ŞERBETLİYİM
Bütün bunları hafta başı cep telefonuma görünmeyen bir numaradan gelen arama yüzünden anlatıyorum. İş icabı telefonuma gelen her aramayı, her saatte açmak zorundayım. Açtım. Özgüvenli, genç bir erkek sesi tane tane konuşmaya başladı. Kısa künye geçtikten sonra sadede geldi ve adı bende saklı bir Yeşilçam oyuncusunun jübilesi için bilet sattığını, bu muhteşem organizasyona katılabilmem için bana da fırsat tanıdığını ancak 10 tanecik bilet ayırabildiğini ses tonuna derin bir mahçubiyet giyerek anlatmaya başladı. Eller Mars'ta nefes ararken, canım memleketimde bu eski usûl üçkağıdın hâlâ çalışıyor olmasına şaşırmadan, dinlemeye devam ettim. Şaşırmalı mıyım?  

Yazının devamı için: Tıklayınız!

Beni kaybettin artık sen çok bekleyeceksin


Havuz kenarında sessizce ağlıyorum. Güneş tepemde.. Avaz avaz hatta böğürerek de ağlayabilirim ama fazla ses çıkarırsam annemin sinirlerini bozup dayak yemekten korkuyorum. Annem söylene söylene eşyalarımı topluyor. Havlumu, yedek bikinimi, yüzme bilmediğim için eşek kadar olduğum halde utanmadan taktığım turuncu kolluklarımı çantaya tıkıştırıyor. Her şey tamam bir tek İrma kayıp. Annem yanıma gelmeden az önce hani başıma güneş geçmesin diye kafamı ıslatmak için havuza girdiğimde, şezlonga gölge veren kocaman şemsiyenin önünde duruyordu. Olan biteni anlatmaya çalışıyorum ama annemin öfkesi izin vermiyor. İrma kim mi? Platin sarısı karavel saçları, fal taşı gibi hep açık bal rengi gözleri, kalemle sabitlenmiş iri çilleri, mavi kloş eteği ve papatya desenli gömleği ile evvel ebed kimseciklerde bir benzeri olmayacağına adım gibi emin olduğum, henüz bilmediğim dilde konuşkan, neşeli şarkılar söyleyen bebeğim. Anne sözü dinlemedim, en kıymetli bebeğimi havuza indirdim. Oh olsun bana! Hem kızaran gözlerimin, hem de kaybolan bebeğin hesabını saatler boyunca verecek olmanın korkusuyla içli, hıçkırıklı dikiliyorum havuzun kenarında. Bebeğimi alıp, çiçekli plaj çantasına koyduğunu yemin billah gördüğüm, o siyah saçlı, çağanoz bacaklı kızdan gözümü ayırmıyorum. "O aldı, gördüm!" diyorum, bir kez daha, annemi inandıramıyorum. "Oh olsun sana, havuza indirme kaybedersin demedim mi?" diyor, saçımdan çekiştirerek odaya doğru götürürken. Şaşırmıyorum. Hava sıcak. Göz yaşlarımın süzüldüğü yerler serinliyor. İrma kayıp, ben ise altı yaşındayım. 

Yazının devamı için: Tıklayınız!

Pazartesi, Nisan 01, 2013

Cuma, Mart 15, 2013

...


Oğlunu gördüm Mehmet. Dün gece. Durgun adımlarla sızdı içime, anlaşılmaz bütün gidişlerinin hüznünü kutsamak için hesapsızca boca ettiğimiz hatıraları, erken büyümüş bakışlarıyla süzdü.

Oğlunu gördüm Mehmet. Beşiğinde ağlatmaya kıyamadığın oğlunu gördüm. 16 yıl sonra.. Yanağımdan öptü. Anasının ve babasının eski dostunu inceltilmiş acısıyla selamladı. Sana benziyor, evet. Kalıbı senden, etrafa yaydığı huzuru gün gözlü anasından almış.

Çaba ve telaşlara teslim ettiğimiz dostluğumuzu gördüm dün gece Mehmet.. Hiç ara vermemiş gibi aynı yerden, hemen başlayabilmek affettirir mi, eksikli yılları? Sen karar ver.

Çünkü ben, yüzsüz bir tevekküle sığınmayacağım. Hep dediğin gibi, yine, her yaptığımın arkasında duracağım. İhmal ettim demeyeceğim. Keşke, demeyeceğim.

Ardından göz yaşı dökerek günah çıkarmayacağım. Birkaç kırık telefon konuşmasına, üç-beş facebook mesajına fit olmuşuz, birbirimizin nefes alıyor olduğunu bilmekle yetinmişiz diye kalbimi bin yerinden daha kırıp, canımı acıtmayacağım.

Oğlunu gördüm Mehmet..
Seni gördüm.. Acılarını dinledim.
Bizi gördüm.. Dersimi aldım..
Sana söz ulan, ömrüm oldukça onları bir daha terk etmeyeceğim.

Çarşamba, Mart 13, 2013

Film Festivali Başlıyor..



32. İstanbul Film Festivali, 30 Mart- 14 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek. Yağmurlu havalar bekliyor festival takipçilerini.. Nisan yağmurları.. Lale Kart sağ'olsun, biletlerimi bugün aldım. Aklımda kalan filmler oldu çünkü işler güçler sebebiyle bu sene 5 tam gün kaybım var. Liste yayınlamayı sevmiyorum. Öneri yapmayı da.. Bilet almadan önce başka listelere bakmayı da sevmiyorum ama biletlerimi aldıktan sonra sevdiğim insanların yayınladığı listelere bakıp ortak film arama heyecanını seviyorum..

Aslında tadım çok kaçık. Zihnimi zor oyalıyorum dünden beri.. Neşeleniyor gibiyim göğsüm daralıyor ya da düşünüyor gibiyim yine aynı şey. Ne yapsam aynı darlık. Kabımda bir ayarsızlık.. Çok kayıp verdim şu yaşıma kadar.. Alıştım sanıyordum. Doğal karşılıyordum en ani gidişleri bile.. Fakat bu sefer olmadı.. Mehmet'in ölümü gafil avlandı. Cümle kuramıyorum. Hissettiklerimi derleyip toplayıp kelimelere dökemiyorum. Yazamıyorum. Susamıyorum.. Ağlayamıyorum.. Bilmiyorum.

Öyle yani..


.

Salı, Mart 12, 2013

Güle güle Mehmet..



Hayat bazan gafil avlıyor..
Huzur içinde uyu..

Pazar, Mart 03, 2013

Bakma bana öyle..



Hür zamanlar değildi. Annem elimden tutar, göz yaşlarıma kör bakar ve Kadir İnanır filmlerine götürürdü. Haftalarca vizyondan inmeyen filmleri kim bilir kaç yüz kez izlerdik. Her seferinde annemin gözleri kan çanağı olur, filmin artık ezbere bildiği sonuna ölesiye ağlardı. Sinema benim için her durumda göz yaşı kaynağı demekti. Giderken ben, dönerken annem ağlardı. Sıkıntı kaynağı bu perde ziyaretleri yüzünden sinemadan nefret etmediysem sebebi Frigo'dur. Hastalıklı büyüyen, havadan nem kapan bir çocuk için annemin Kadir İnanır destekli sinemasal hezeyanları bulunmaz nimetti. Yan koltuğunda mızırdanmadan oturmamı sağlamak için saatler sonra şişecek bademciklerimi, yükselecek ateşimi bilmezden gelir, sinemanın sıkıcı karanlığını Frigo'ya boğardı. Sus pus olur, her sahnesini ezberlediğim filmi izlerdim.

Babam, sinemaya gitmeyi pek sevmezdi. O evimizin müzik sever tayfasındandı, ille de Orhan Gencebay hastasıydı. Elbette ben de.. Ne anlıyorsam? Babamın odasında asılı üç poster hatırlıyorum. Yılmaz Güney, Orhan Gencebay ve Oya Aydoğan. Bir de yatağının başucundan ayırmadığı, adına imzalı Nebahat Çehre fotoğrafı.. Annem yaptığı işin doğasına ters düşer şekilde türkülere hayrandı. Bir de Müslüm Gürses'e.. Annem ve babam kişisel çatışmalarına sebep bulmakta zorlanınca, gerekçeleri tükendikçe bu iki adama duydukları hayranlık üzerinden kavga geliştirirlerdi. Diğeri gibi sonu kanlı bitmeyen bu kavgaları severdim. Duvardaki posterler, baş ucundaki siyah- beyaz fotoğraf ve esrar sakladığı ejderha desenli tabakası gibi Orhan Gencebay'ın plakları da evin kayıtlı mücevherleriydi ve dokunmamın cezası çok ağırdı. Esrarlı sigarasını sardımı, başlardı mutfaktan evin diğer odalarına doğru Orhan Gencebay şarkıları yayılmaya:
Bir gün içki dolu vücudum musalla taşına konursa
Sen söyle Meyhaneci onu nasıl sevdiğimi..

Annem, plaklar ve kasetler yerine canlı dinlemenin meftunuydu. Mesleki deformasyon olsa gerek. O zamanlar muteber gazinoların neonlarında adına yer bulamayan Müslüm Gürses, Maçka'da mukim 'Scotch' namlı bir gece kulübü bozmasında sahne alırdı. Mekanın mavi pöti kare örtülerle kaplı kare masalarını, basamaklarla oluşturulmuş kota farkından kazanılmış localarını ve derme çatma sahnesini hâlâ hatırlıyorum. Annem, İstanbul'daki her tür gazinonun ve dahi batakhanelerin bile saygı ile karşıladığı, tıklım tıkış mekanlarda kolayca masa bulabilen, saygı duyulan delikanlı bi ablamızdı, şimdilerde kuyruğunu kıstıran ihtiyarlık melaneti sebebiyle feri sönmüş gözlerine aldanmayın.  Annemin yancısı olarak mecburen dahil olduğum bu gazino gezmelerinin baş rolündeydi Müslüm Gürses. Sessizce dinlerdi annem, mikrofon başında aksak ritimle savrulan, ruhunu zerre zerre söylediği şarkının nağmesine heba ettiği için bu salınımları sebebiyle "sarhoş" damgası yiyen, kıvırcık saçlı, sadece bana değil herkese çirkin gelen ama, anneme sorarsan okurken devleşen, kara kuru bu adamı. Dinledikçe dertlenir, çok dertlenince de Pancaldi ipek gömleğinin kollarına bir kıvrık daha atardı. Her kadının gardrobunda en az bir ipek gömlek olduğu zamanlardı..

Uzun zaman sahne alırdı Müslüm Gürses. Bir mekana girdi mi, mort sezonda bile çalışırdı. Her seferinde sıkıntıdan patlayacak gibi olur, sonradan kalbimizde yer edinecek olan bu kıvırcık saçlı ağabeyi dinlerken, bitse de gitsek diye, Behiye Hanım'ın hediye ettiği kol saatimden gözümü alamazdım. Allah için saatim de çok güzeldi. Behiye Hanım, bir gün aniden, hep yaptığı gibi saati öğrendim mi diye sormuş, sonra da kolundaki Bordo Yılan Derisi kayışıyla kendi küçük lakin müthiş havalı saati çıkarıp, minik bileğime takmıştı. Akşamına da babam eve saatin kutusu gelmişti. Babam bu hediyeyi yersiz bulmuştu. Yoksa sen mi istedin diye uzunca sorguya çekilmiştim, nasıl unutayım.. Saatin kayışları da, kadranı da değişebiliyordu. Camgöbeği, kadife, uzunca bir kutunun içinde çeşit çeşit şekilli kadranlar ve rengarenk kayışlar vardı. Bilir misiniz?

Kolumdaki emsalsiz saat sayesinde mahallede yaşıtım olmayanlar arasında bile fena halde kıdem kazanmıştım ve hayal ettiğim meslekler arasında şarkıcı olmak yoktu. Şarkıcılık o zamanlar en fazla geceleri uykudan önce kurduğum hayallere dahil olabilen küçük bir detaydı. Bazı geceler izbe bir pavyonda şarkıcı olduğumu düşünür. Uzun yıllardır görmediğim ve delicesine aşık olduğum adamın da (çoğunlukla Ahmet Özhan) o gece tesadüfen pavyona geldiğini görür, dona kalırdım. Şarkıyı güç bela tamamlar, hıçkırıklarımı kalbime gömerek de sahneden kaçardım. O kadar. Dedim ya, şarkıcı olmakta gözüm yoktu. Galiba bu daha çok oyuncu olma düşüydü. Neyse..

Babamın hatırına Orhan Gencebay'ı severdim ama Allah da biliyor sizden niye gizleyeyim, o zamanlar Nesrin Topkapı gibi karizmatik ve havalı bir dansöz olmayı hayal ediyordum. Kadın, uzun yıllar Londra'da yaşamış, havalı okullarda okumuştu. Ana dili gibi ingilizce biliyordu, çok güzel kitaplar okuyordu. Bir de ananemin dediğine göre Babuş'tan bile iyi baston çeviriyordu. Öyleyse dansöz olacaktım. İtiraza gerek yok! Müslüm Gürses'i işte o dansöz olmayı planlayan kızın kafası karışık zamanlarından bölük pörçük hatırlıyorum. Onu sevemiyordum çünkü Büyük Gazinoların dev ve süslü sahnelerinde, rengarenk ışıklar altında parıldayan şık kostümler içinde ağır aksak salınan havalı şarkıcılara hayran olmayı öğreniyor ve dansöz olmayı düşlüyordum. Beş şarkıda bir değişen kostümleriyle şen şakrak meşk eden güzel kadınları ve yakışıklı adamları izlemek varken bu kara kuru adamı ve aynı sıkıcı açık mavi kostümle başlayıp bitirdiği uzun sahne performanslarını hangi çocuk sevebilirdi ki? Üstelik hayranları konserlerde vücutlarına jilet atıyordu. Annem de kollarını kesiyordu. Müslüm Gürses'ten öğreniyor olmalıydı..

90'ların başında Pop patladı, ortasında da Müslüm Baba. Compact Disc denen teknolojik meret yaygınlaştıkça, ayda iki-üç kaset yapan, sayısız konserler veren kısacası imparatorluk kurmanın değil ekmeğinin peşine düşen Müslüm Gürses dikkat çekmeye başladı. Rivayet edilir ki kimi sosyologlar, 2000'li yılların kehanetini Müslüm Baba Fenomeni ile açıklarlarmış. Bilimsel bir makaleye rastlamamış olmam şüphesiz ki benim cehaletimdir. Ancak Baba'ya dair hatırladığım satırlar hep, -rahmet istedi- Haldun Simavi icadı, Rahmi Turan pekiştirmeli Bulvar Gazeteleri'nde basılırdı. Magazinci Abilerimiz pek severdi o yıllarda Müslüm Gürses konserlerinde kendini kesen hayran kitlesini manşet etmeyi ve durmaksızın Ferdi Tayfur ile arasında rekabet kesp'etmeyi. O kanlı hayran fotoğraflarının az ekmeğini yemediler. Kişisel fikrimi sorarsanız da -darılmaca yok ama- Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay karşısında kaybettiği maçın rövanşını Müslüm Baba'dan da almayı beceremedi ama konumuz bu değil.

Özetle; genç bir kadın olana kadar da Müslüm Baba'yı pek sevemedim. Galiba emsalsiz vokalinin sırrına erdiğimde 25 yaşındaydım. Aşıktım. O da çoktan beridir Muhterem Nur'a meftundu. Magazin köşelerinde 'Dalgalı' diye tarif edilen hayatı pek durulmuştu. İlk nasıl fark ettim hatırlamıyorum ama artık Müslüm Gürses dinleyebiliyordum. Annemin dinlediği kasetlerden aşina olduğum sesi artık sıkıcı gelmiyordu. Müslüm Baba'ya hayretle karışık bir hayranlık besliyordum. Adam şarkıya giriyor ve makamlar arasında notaları öylesine eze hükmede geziniyordu ki, "Ahan da detone olacak!" dediğin yerden inanılmaz bir güçle çıkıyordu. Notalar Kaplan, Müslüm Baba onların mahcup terbiyecisiydi. Ancak Müslüm Baba hâlâ İstanbul Sosyetesi ve fikir önderlerinin ilgi odağı olamamıştı zira onlar, İbrahim Tatlıses'i keşf'etmekle meşguldüler. 2000'li yıllarda ise Müslüm Gürses emsallerine dudak uçuklatacak büyük bir atak yaptı, imajına format attı ve müzikal yeteneğini kitlelere kanıtladı. Hepimizin gözünde artık rüştünü ispat etmiş, kıymeti bilinmeye başlamıştı. Bu yaygınlık hali güzide memleketimizin rafine zevklere sahip kanaat önderlerince taammüden planlanmış bir atak gibi görünse de Müslüm Baba sadece ve sadece kalbini çalan şarkılara ses verdi. Bilen bilir..


Lafı bu kadar uzattın, nereye bağlayacaksın diyeceksen cevap vereyim: Bağlamayacağım lafı. Varsın dağınık kalsın. Müslüm Gürses hepimizin kalbimizde edindiği 'Ebediyet Locası'nda huzur içinde, yan gelip yatsın. Sesinin, güçlü ve içli yorumunun genç kalabalıklara mâl edilmesinde emeği olan herkesin de ömrü uzun olsun. İçimden geldi ama, Müslüm Gürses başlıklı acılı bir taziye ya da veda yazısı yazmaya elim varmadı. Ben de lafı hatıralarda dolandırıp, 'Aşk'a getireyim, geçtiğimiz günlerde Necla Bayraktar'ın Sabah Gazetesi'nin Hafta Sonu Eki için kaleme aldığı tadı dimağımızdan gitmeyen Muhterem Nur röportajını da yeniden hatırlatarak yazıyı bitireyim istedim.

Öyle yani..


Necla Bayraktar'ın yazısı için tıklayınız..

Pazar, Şubat 24, 2013

Güle güle Salih..


yanında yörende durmuş, eline eteğine dokunmuş,
kurduğun cümlelere tutunmuş herkesin başı sağ'olsun. 

nur içinde yat..

Cumartesi, Ocak 12, 2013

Pi'nin kulakları çınlasın!

Tuhaf zamanlardı.. Yarım sayfaya açılmış ağır darbeli Güneş K. fotoğrafı gözümün önünden gitmiyor. O zamanlar medyanın tutumu da.. Hoş, değişen bir şey yok. Medya her zaman boncuklunun peşinde.. Güneş'in fotoğrafını hatırladım çünkü Metin Kaçan, geçtiğimiz pazar, Boğaz Köprüsü'nden atlayarak intihar etti. Sevenlerinin ve ailesinin başı sağ'olsun. Olanları unutmuşum. Yıllardır hafızama bir kez bile düşmemiş o meşhum gece ve yaşananların acılı ağırlığı hafızamdan silinmiş. Pi Patel'in kulakları çınlasın!

Geçtiğimiz pazar günü Twitter'da takip ettiğim birkaç kişinin endişeli Metin Kaçan tweetleri vasıtasıyla geçmişte olanları hatırladım. Sustum. Sadece hatırladım. Toy zamanımıza denk gelen olayı ve ardı sıra sel ettiğimiz yorumlarımızı hatırladım. İki insanın, özgür iradeleriyle tercih ettikleri yaşam biçimi üzerinden yaptığım çıkarımları, kestiğimiz raconları.. Önce pervasızca masum görünen, "Kiminle düşüp kalktığına dikkat edeceksin", "Öyle it kopukla takılırsan, kafa binbeşyüüz o-hoo!", "Kadından korkmayan taş olsun, bal gibi intikam almış" tadında sonra çeşit biçim haddini aşan yorumlara eşlik eden, şiddeti hak etmek üzerinden kurduğum argümanları hatırladım. Metin ve Güneş'i tanıyan tanımayan, yediği içtiği ayrı gitmeyen, iki davette denk gelip selamlaşmış, yüzünü görse tanımayacak olan velhasılıkelam durum ve olay ile alakalı alakasız herkes konuşuyordu. Sosyal Medya yoktu, biz konuşurduk. Konuştuk. Hepimizin duruma dair bir fikri, olanlara ait haklı bir yorumu vardı, çok şükür. Söyledik. Hatırlıyorum. Git-gel yaşayan, cıvık bir yüzeysellikle vah vah'layan, her konuşanla taraf değiştirebilen, kâh Metin'e hak veren Güneş'i yargılayan kâh tersine dönen düşüncelerimi hatırlıyorum.

Metin Kaçan'ı hiç tanımam. Ağır Roman, nazarımda özgün bir eserdir. Metin Kaçan, Ağır Roman vesilesiyle yapılmamış olanı yapmış, bugün rafını sere serpe doldurmaya çalıştığımız "Sokak Edebiyatı" denilen nanenin temelini çatmıştır. O kadar.. Güneş K. ile aynı camianın insanıydık. Onu da tanımam. İnsan ise konu edilen kim bu kadar iddialı olabilir, onu da bilmiyorum? Tanımak sisli ve gri bir iddia benim için.. Olay gecesine şahit değilim. Sonrasına da ilgim çabucak dağılmıştı, az önce anlattım. Güneş'in kopan kulağı, çay çorba sofralarımıza, manikür pedikür seanslarımıza meze olmuştu. O kadar. Hayat devam etmişti. Hep olduğu gibi.. Pi'nin kulakları çınlasın!

Metin Kaçan'ın, yasalarca sabitlenmiş, ispatlanmış ya da ispatlanamamış suçunun bedelini de misli misli ödediğini düşünüyorum. Hani söylentiler doğruysa, insanız, kulağımıza fısıldananlara meyil edeceksek diye söylüyorum, olur da Metin ve yakınları delilleri karartıysa, olur da Güneş intikam için durumu saptırdıysa bile her ikisinin de bu yola insani bir güdü ile yani hayatta kalabilmek, yaşama devam edebilmek için başvurduklarına inanıyorum. Yargılamıyorum. Yadsınamayacak tek gerçek tarafların acı çektiğidir. Metin Kaçan'ın "Son" olduğunun altı çizile çizile yeniden yayınlanan, "Yılın Gazetecilik Ödülü" beklentili röportajında olayı anlatış biçimi, çektiği acının sınırını apaçık önümüze koymuş. Yok, spritüel yönelimli cümlelerinden değil, olayı anlatış biçiminden, onca yıl sonra babasının onurunu düşünen o kız çocuğuyla karşılaşıp, konuştuklarını anlattığı cümlelerden anladım. Huzur bulsun.. Güneş nerede yaşıyor, hayatını nasıl sürdürüyor, acıları sağaldı mı, bilmiyorum. Tek dileğim, bu intiharının ardından boncukçu medyamızın peşine düşmemiş, kapısına yayılmamış, yoluna çıkmamış, canını acıtmamış olması. Umarım ve dilerim hayatını yeniden kurabilmiştir. Umarım ve dilerim daha az acı çekiyordur. Umarım ve dilerim, gayrısına gücümüz yetmez. Bir yerde durmayı bilmek lazım..

Metin Kaçan'ın intiharı hafta başında ağabeyi Hasan Kaçan tarafından Twitter'da doğrulandı. Ardından haber, Sosyal Medya'da ve internet sitelerinde çığ gibi büyüdü. Güneş'in acısını, Metin'in ağrısını sanki hiç unutmamış, hep hatırlarmış gibi yaparak durumdan vazife çıkaran, acılarından rol çalan, kızan, savunan, ayıplayan insanlar ortalığa döküldü.  O gece olanlar deşildi, hatırlatıldı. En iyimserinden, en kötümserine, duruma tanık olanlar, teknik ve mesleki sebeplerle olayın takipçisi olanlar dahi fikrini yazdı. Hani değişim kaçınılmaz ya, büyük yalan. Bazı şeyler hiç değişmiyor ama nefret çığ gibi büyüyor. Şiddet ve cinsel suç kapanına kısılmış herkesi, istisnasız,  hastalıklı bir ruh olarak kabul ediyorum. Suç ile aramdaki keskin çizgiyi çekerken de yasa koyucunun insafına sığınıyorum. Şiddet ve cinsel istismar suçu işleyenleri islah etmenin, sağaltabilmenin yolunu bulmaktan yanayım.. Bilmiyorum, bu yüzyıla nasib olacak mı?

Bugün buradan, durduğum yerden diyorum ki ölümüne şiddet görerek büyümüş bir çocuk olarak, hak edilebilir şiddet söylemine taraf olabilmeyi becerdiğim zamanları hatırlamak can yakıcı.. Annemin ağzından akan kanları görünce ağlayarak saldırdığım babamın, "Maruşka da kaşındı!" açıklamasından ne farkı vardı benim o zaman hissettiklerimin? Zaman belki de bu yüzden görece.. Kimimiz büyümenin yolunu buluyorken, kimilerimiz sümüğünü yiyen o haylaz çocuğu korumaya alıyor ya da hastalıklı bir yetişkin olarak ölümüne acı çekmeye devam ediyor. Acılardan rol çalmak da insan olana hiç yakışmıyor..

Öyle işte..

.
.


Cuma, Ocak 04, 2013

Hoşgeldin İntikam..



Kaç yıldır, hazır olun Hollywood geliyor diyorum. Kolu geldi, gövdesi de seneye gelir, endişe etmeyiniz. Disney'in henüz ikinci sezonunu bitirmiş soap operası REVENGE, Abc/ Disney denetimi altında, Kanal D İç yapımı olarak Türk televizyonlarına uygulandı. Uyarlama değil, evet bu bir uygulama. Oldukça da başarılı çünkü neredeyse mekan ve karakter isimleri dışında hikayeye dair hiçbir "yerelleştirme" izi yok. En azından şimdilik. Süreyi 90 dakikaya çekmek için kullanılan dolgu sahneler ve o dolgu sahnelerdeki diyalogların başarısızlığı bile -orjinal diziyi izleyenler durumu daha iyi anlayacaktır ki bu durumda İntikam'ın hak ettiği etiket, 'Tercüme'den başka bir şey olamazdı. Allahtan tatlı bir günümdeyim. - kulağımı yormadı. 

İntikam'ın oyuncu kadrosu, küçük estetik sapmaları saymazsak oldukça başarılı. Esas kızın, orjinalinde çocukluk aşkı olan Rüzgar bile iyi duruyor genel planlarda. Yakına girince çocukluk aşkı değil de, kızın amcası gibi ya, neyse.. Engin Hepileri, Mert Fırat ve Beren Saat işin kusursuz tarafında duruyorlar. Özellikle Engin Hepileri'nin ekranda ilk kez gerçek gücünü ve enerjisini bu projeyle gösterebileceğine inanıyorum.  Ancak hikayenin bel kemiği aka Şahika ile kaval kemiği kocası için yapılan tercihler (Oyuncuların yeteneklerinden şüphem yok ama, bu bir rolü plastik olarak giyme meselesi. Neticede radyo tiyatrosu dinlemiyoruz) son derece zayıf ve kötü seçimler olmuş.

Beren Saat, son dönemde yetişmiş, genç oyuncular arasında ekran ışıltısı en güçlü ve garanti izleyicisi olanından, yolu açık olsun. Mert Fırat'ı da beğeniyorum ve bu rolü kabul ettiği için tebrik ediyorum. Sanat Grubu'nun yanlış renk ve stil seçimleriyle giyinikken karakteri Devlet Memuru gibi görünse de iyi oyuncu, yolu açık olsun. Orjinal diziyi izlerken 5. bölümde sıkıldım. Eğer bize uyarlanacağını duymasaydım da izlemeye devam etmez bırakırdım. Özellikle ikinci sezonun şakülü hepten kayık benim terazimde.  Neyse ki Beren Saat'in bu projeyi en az bir sezon götürecek kadar kredisi var, sadık seyircisinin nazarında..

Uyarlama ekibinin, "Sermaye el değiştirdi kardeşim!", göndermesi yapmaya niyet etmelerini her ne kadar zarif bulsam da, orjinal hikayede söz konusu ailenin "Krem dö la krem" tabakadan olması önemli bir noktadır. Böylece Viktoria'nın o aileye yamanmış olması, diğer çatışmalarını güçlendirir. Yani o karakterin ana açılımı dahil olduğu güçlü, köklü, aristokrat aileden kaynaklanır. Hikaye açısından ne de lüzumsuz ve önemsiz bir detay değil mi? Öyleyse tercümeye devam..

Özetle; İntikam, kişisel tarihime Türk Televizyonları'nın resmen Amerika tarafından işgalinin önemli bir sembolü olarak kayıtlanacak. Amerika, girdiği pazarı son damlasına kadar damıtmadan çıkmaz. Umarım bir B planınız vardır, Sevgili Yerel Yapımcılar.. Ve umarım bu günden sonra ekrana iş yazmak için iyi derecede mesleki ingilizce bilmek de gerekeceğinin farkındasınızdır, Sevgili Yerel Yazar Arkadaşlar..

İntikam hepimize hayırlı uğurlu olsun..
İyi Seyirler!

.
.

Salı, Aralık 11, 2012

Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince...


İngiliz yazar Lucy Kirkwood'un oyunu, "It Felt Empty When The Heart Went At First But It Is Alright Now", Seçil Honeywill çevirisi ve Mehmet Ergen rejisiyle 'Talimhane Tiyatrosu' tarafından aynı adla sahneleniyor. Oyunu dün gece, Şişli Black Out Sahnesi'nde izlemek nasib oldu. Dijana rolünü oynayan Esra Bezen Bilgin, perfomansıyla bu yılın hemen hemen tüm tiyatro ödüllerini toplamış. Bilgin, dişi, bir o kadar da bıçak sırtı bir rolün altından alnının akıyla kalkıyor. Oyunu ilk repliğinden son anına kadar Dijana'nın, onca travmatik duruma rağmen "şapşallık" sınırında gezinen naif bakışına şaşırarak izliyorsunuz. Deneyimli ve özenli izleyicinin Reha Erdem'in filmi "Korkuyorum Anne" ve "Şeylerin Şekli" oyunundan da hatırlayacağı Esra Bezen Bilgin, sahnede çok güçlü duruyor. Rolü yorumlarken oluşabilecek küçücük bir tökezlemede itici bir teşhircilik ve cinsiyetçilik etiketi alarak ucuzlayabilecek performansını, müthiş bir kontrolle koruyarak ilk andan son ana kadar, can yakıcı bir masumiyet kalıbında tutuyor. Dijana'ya öyle inanıyorsunuz ki ağzından çıkan cümlelerin önemi kalmıyor.

Oyun, aşık olduğu adam tarafından kandırılarak seks ticaretine zorlanan yabancı uyruklu genç bir kadının dramını anlatıyor. Kirkwood'un hikayesi ve iddialı kurgusu (Spoiler vermemek için net  tanımlamıyorum.), Seçil Honeywill'in yer yer çok başarılı uyarlaması, 2000'li yılların sokaktan uzak büyümüş 'masum' gençliğini çok etkileyebilir. Hikaye, Dijana'nın korkunç travması üzerinden anlatılan acılara seyirciyi ortak edebilir ve sarsabilir. Ama bütün çocukluğunu Tarlabaşı civarında geçirmiş ve sermayenin her türden transferine tanıklık etmiş biri için ne yazık ki "Seks Ticareti" meselesine ortalama bir bakış olmaktan öteye gitmiyor. Oyunun hikayesi elbette olağanüstü cümlelerle kurulmuş, nedense seyirciye satılamayan utangaç 'şakalarla' ironisi renklendirilmiş, sıra dışı durumlar yaratılmış ama bunlar birleşip -benim için- kusursuz bir bütün oluşturamamış.

İflah olmaz bir Beyazperde/cam izleyicisi olarak sahnelenmiş hikayeleri izlerken de beğeni çıtasını aynı yere koyuyorum. Anlatılan hikaye ilgimi çekebiliyor mu, merakımı ayakta tutabiliyor mu, beni şaşırtıyor mu? Kişisel olarak, -elbette kurgusu da yardımcı oldu ama- oyunun ilk bloğu bittiğinde hikayeyle ilgili pek bir merakım kalmamıştı. Kurgu, ilk blokta hikayenin sonuyla ilgili bütün ipuçlarını önünüze bırakıyor. Oyun böyle sürprizsiz, rutin bir akışla devam edince de seyirci olarak sizi finale taşıyacak olan "beklentiyi" kaybediyorsunuz. O saatten sonra sadece Bezen'in yüksek performansını izlemek için koltuğumda otururdum. Öyle yaptım.

Yine de izlemeye değer.




.

It Felt Empty When The Heart Went At First But It Is Alright Now
Yazan: Lucy Kirkwood
Uyarlayan: Seçil Honeywill
Yöneten: Mehmet Ergen
Oyuncular: Esra Bezen Bilgin (Dijana), Güliz Gençoğlu (Bahar)

Pazar, Aralık 09, 2012

Çok Seyirlik Yüzyıl


Genç neslin en yetenekli edebiyatçılarından biri olan Kaya Genç, Uncut yazısı için Muhteşem Yüzyıl tartışmaları hakkında benim de görüş bildirmemi istediğinde fark ettim ki kısa yazmakla ilgili ciddi bir sorunum var. Havada uçan kuşun bile hakkında görüş beyan ettiği, şaka yaptığı, sayıp sövdüğü bu başarılı televizyon dizisi hakkında, sonunda, bana da fikir sorulmuş olmasının heyecanına öyle  kaptırmışım ki yazı uzadıkça uzadı. Buyrun..

Öncelikle televizyon izleyicisi de, iktidar da, an itibariyle şikayetçi olup ses çıkaran herkes de Muhteşem Yüzyıl'ın seyirlik bir iş olduğunu bilmeli, durumu doğru tanımlamalı ve bu gerçeği iyi sindirerek tartışmaya devam etmeli. Bu bağlamda, bir seyirci ve tv eleştirileri yazan blogger olarak dizinin ticari kaygularla cinselliği sömürdüğünü değil ama öne çıkardığını, fazla altını çizdiğini düşünüyorum çünkü "çok seyirlik" olmaya çalışıyorlar. Bu bir profesyonel karar. Muhteşem Yüzyıl'ın her bölümünde, "tarihi şahsiyetlerden ilham alınmıştır" uyarısı çıkıyor. İlham aldıkları dönemle ilgili yorum ve sunum biçimi yazarın ve yapımcının taammüden tercihidir. İzleyici olarak bize kalan hikayeyi ve sunum biçimini sevmek ya da sevmemektir. Seversin izlersin; fikrini söylersin. Sevmezsen de ister izler, ister izlemezsin ama fikrini yine söylersin.

Muhteşem Yüzyıl'da sevmediğim, beğenmediğim ve yer yer anlatım tekrarına kaçtıklarını düşündüğüm senaryo/ hikaye zaafları, oyunculuk defoları elbette var. Zaman zaman da bunları blogda ya da twitter'da dile getiriyorum. Hikâyenin özellikle son sezonda çatışma sıkıntısı çekmeye başladığı hissine kapılıyorum. Sıkça, önceki sezonlardan alışkın olduğumuz hikaye örgüsünü ve çatışma kalitesini yavanlaştırıp "soap opera" klişelerine başvurmaya başladılar. Rating kaygusuyla yaptıkları düşündüğüm kimi "Star Oyuncu" transferleri yüzünden hikayenin dışına kaçmamı sağlıyorlar. Mesela Cansu Dere ve Tuncel Kurtiz sahnelerinde çok zorlanıyorum ve hikayeye konsantrasyonumu kaybediyorum. Yine rating kaygusuyla, Okan Yalabık fanatiklerini kaybetmemek için "ikiz" icad edip, Pargalı'nın ölümünden sonra oyuncuyu dizide tutmaya devam edeceklerini düşünüp, komplo teorileri kuruyorum. Pek çok benzer eleştirim var ama, hiç biri "Meğer Kanuni de haremden çıkmıyormuş" tadında değil. Çünkü dönemle ilgili merakımı gidermek ve olası "gerçek bilgiye" ulaşmak için -her dilden- resmi ve gayri resmi kaynağa ulaşabilirim.

Sonuç olarak; Elbette seyirlik bir iş üzerinden de olsa bugün tarihimizi, yarın başka toplumsal ihtiyaçlarımızı konuşmak, tartışmak ve fikir beyan etmek faydalı bir eylem. En azından konuşuyoruz. Benim için kuru gürültü de umut verici ve sessizlikten çok daha değerli. Skyfall İstanbul sahnelerinde yaşandığı rivayet edilen sorun sonrasında filmin yapımcısı Michael Wilson, basın toplantısı yapıp, "Sinema bir illüzyon sanatıdır" dedi. Bu açıklamaya muhatab olmak bir sinema sever olarak hâlâ canımı yakıyor ama, ben de Muhteşem Yüzyıl tarihi çarpıtıyor ve ecdadımıza zarar veriyor diyerek gürültü çıkaranlara aynı cevabı emanet ediyorum. Vatandaşın, ecdadıyla ilgili kaygusu varsa televizyon, sinema, kurgu ürünlerinden "öğrenme" hatasından vazgeçip gerçek bilgiyi taleb etmeyi denesin. İktidarın da, televizyondan tarih öğrenen vatandaşla ilgili bir sorunu/ kaygusu varsa öncelikle eğitim ve sanat politikalarını gözden geçirsin derim.

Kaya Genç'in yazısının tamamına ulaşmak için tıklayınız:

Turkish Prime Minister takes on historical soap opera by Kaya Genç



..

Pazar, Aralık 02, 2012

Disosya: Harikalar Dünyası


Disosya; insan nüfusunun -ahir ömründe en az bir kez- depresyona kapılma oranının çift haneli rakamlarla zabıtlara geçtiği çağımızda, izleyicisinin rahatlıkla empati kurabileceği türden bir oyun. İkinci Kat'ın hazırladığı minimal broşürde bahsedildiğine göre İskoç yazar Anthony Neilson, Royal Welsh Müzik ve Drama Koleji'nden itaatsizlik sebebiyle atılmış. BBC'nin açtığı "Genç Yazarlar Projesi"ne katılarak eğitimini tamamlamış ve radyo oyunları yazmaya başlamış. "The Wonderful World of Disosya", yazarın on üçüncü oyunuymuş. Oyunu dilimize Özlem Karadağ çevirmiş, Sami Berat Marçalı da sahnelemiş. Disosya'da Özgür Özgencer, Güçlü Yalçıner, Murat Mahmutyazıcıoğlu, İpek Banu Kılar, Pınar Çağlar Gençtürk, Özge Keskin, Tolga İskit ve Aziz Caner İnan'dan oluşan ve henüz bir televizyon yapımcısı tarafından keşfedilmemiş 'genç' yüzler rol alıyor.

Disosya'yı izlerken kafamda hep aynı şarkının nakaratı döndü: Eksik bir şey mi var? Eve döndüğümde internette oyunla ilgili yorum/ bilgi ararken Sami Berat Marçalı'nın bir röportajına rastladım. Geçtiğimiz yıl, oyunun prömiyeri esnasında yapılmış bu röportajdan öğrendiğimize göre orijinal metin yaklaşık olarak 35 dansçı/ oyuncuyla sahnelenme ihtiyacındaymış ve Mançalı bu prodüksiyon engeli sebebiyle iki perdelik oyunu tek perdeye indirmiş. Oyuna 'eksikli' etiketini yapıştırmamı sağlayan da, galiba, Marçalı'nın taammüden vazgeçtiği o parçalar olmuş. Hoş, ustalarımdan biri, eğilip bükülünce bütünlüğü ve anlamı bozulmayacak metinler yazmak zor iştir derdi. Kulakları çınlasın. Ancak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki hikayenin -bana göre- kilit karakterlerinden biri olan 'Yemin Alıcı'yı, Yeşilçam filmlerinden fırlamış abartılı, klişe bir gay gibi yorumlatmayı tercih edince, oyun şıp diye sertleşip, 'in yer face' rafımızda dosyalanmış olmuyor.

Yemin Alıcı demişken, oyunculuğu meslek edinen herkese saygım sonsuz ama esas kız Lisa'yı canlandıran Pınar Çağlar Gençtürk başta olmak üzere Güçlü Yalçıner, Aziz Caner İnan ve Tolga İskit dışında sahnede dikkate değer bir enerji de hissetmedim. Tutkulu girişimler desteklenmeli, özverili genç oyuncular heveslendirilmeli, kabul. Gel gör ki; koreografi tembeli danslar, aksayan ezberler, Bahçekapı'da ekstraya yetişecekmiş gibi münferid oyunculuk tempoları, ses- ışık teklemeleri, "Star Tiyatrosu" mamûlünde kolaylıkla araya kaynayabilecek ve görmezden gelinebilecek kusurlarken, alternatif sahnelerde hayli tatsız ve itici olabiliyor. Yine de Disosya, mensubu olduğu sanat disiplinini parlatmak ve tiyatroya taze izleyici kazandırmak uğruna ter döken, ses yükselten, iyi niyetli, yer yer de başarılı olmuş örneklerden biri olarak hafızamda yer tutacak.

İyi seyirler..

Cumartesi, Kasım 24, 2012

"Tiyatrodur, iyidir!"*


İstanbul Halk Tiyatrosu'nun yeni sezon oyunu, Tartuffe uyarlaması Bezirgân'ı izledim. Oyun, ayağını nasıl bir bereketle sürüdüyse o gün, bu gündür tiyatro tiyatro geziyorum. Bezirgân, Yıldıray Şahinler'in rejisiyle 13 Kasım'da BKM sahnesinde perde açtı. Anlatmakla olmaz, gidip izlemeniz lazım. İstanbul Halk Tiyatrosu repertuarına seçtiği oyunlar vesilesiyle hicvin tatlı kalesi olmaya and içmiş gibi. Sahneden, kalbinize ve zihninize kurdukları eleştiri köprüsünü kahkalarla içlendiriyorlar. Var olsunlar!

Peşi sıra, İkinci-Kat'ın çok rağbet gören oyunu "Korku Tüneli"ni izledim. Ushan Çakır, kalbimdeki yerini perçinledi. Hakkında uzun uzadıya yazasım var, kısmetse yakında.. Perşembe gecesi de, Şehir Tiyatroları'nın bol ödüllü oyunu "Şark Dişçisi"ni, Sevgili Sevinç Erbulak'ın davetlisi olarak izledim. Şark Dişçisi, Broadway prodüksiyonlarına parmak ısırtacak kadar neşeli ve zengin. Emeği geçen, ter akıtan herkesin gönlü hoş olsun. Haftaya, kısmetse, yine Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen "Doğum Günü Partisi"ni izleyeceğim amma evvelce dün gece izlediğim Semaver Kumpanya'nın oyunu "Metot"dan bahsetmeliyim.

Cerrahpaşa civarına ben diyeyim on, siz ekleyin beş daha, velhasılı yıllardır uğramamıştım. Muhitin göbeğine yerleşmiş, biraz içre, eski ama ışıltılı bir binanın altını mesken tutmuş Semaver Kumpanya, tiyatro sanatına meftun olana uzağı yakın eden bir mekân.. Işıl Kasapoğlu'nun söz konusu sanat adına uzun yıllardır kılıç şakırdattığı arenası, şimdilerde yüksek gönüllü öğrencilerine emanetmiş. Bitmez bir aşk ile oyun sergiliyor, dinmez bir vefa ile biz popüler kültür lapacılarına hizmet ediyorlar. Bu konularda ahkâm kesmek bana yâr olmaz , düşkünü elbette kıymet biliyordur.

Jordi Galceran'ın oyunu Metot'u, Zerrin Yanıkkaya dilimize kazandırmış. Serkan Keskin'in rejisiyle taçlanan oyun tek perde. Kalabalıkların adını "Leyla ile Mecnun" vesilesiyle duyduğu, erbabını kalbini çalalı ise asırlar olan Serkan Keskin, sahnede o kadar nüanslı ve güçlü ki karşısında durmak her oyuncunun harcı değil gibi geliyor. Neyse ki Mustafa Kırantepe, Sezin Bozacı ve Sarp Aydınoğlu da yere sağlam basan basiretli oyuncular. Metot, iki saat sürüyor ama temposu hiç düşmüyor, salondaki kahkaha dinmiyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlamaksızın, size sunulan bulmacanın peşine düşüp, güle oynaya akışa kapılıyorsunuz.

Modern ve yakışıklı Kavalcı Galceran'ın oyunu, seyircisine basit bir soru soruyormuş ama cevabı bulmasına izin vermiyormuş gibi davranıyor olsa da, boşa umutlanmayın. Hoş, sonunda sizi insafsızlık denizine dökmüyor ama, açık havaya çıktığınızda hissettiğiniz baş dönmesinin ilk sigaradan değil, arsız cevaplarımızın neticesi olduğunu da bıçak gibi saplıyor zihnimize. En azından benimkine.. Oyun tam finale yürürken meseleyi az da olsa bulanıklaştıran, içimdeki şeytanı da kıpraştıran, tanımlamaktan imtina ettiğim sallantının sebebinin inceden bir tercüme sorunu olduğuna karar verdim. O kadar kusur kadı kızında da olur diyeceksiniz. Haklısınız.

Metot, Kasım ve Aralık ayları boyunca Semaver Kumpanya sahnesinde.
İzleyin, izletin..





*Erkan Can, İstanbul Halk Tiyatrosu oyun anonsu


Cumartesi, Ekim 27, 2012

Rhino Season / Fasle Kargadan



Bayramdan bakaya kalmış bir kalabalık kontrolsüz akıyor İstiklal Caddesi'nde. Kalabalığa uygun adım yürüyorum. Bugün vizyona giren, Salı günü basın gösterimi yapan Bahman Ghobadi'nin son filmi Gergedan Mevsimi'ni izlemeye gidiyorum. Damağımda, BirBuçuk'ta yediğim, kömür ızgarasında acıyla kavrulmuş kanatların tadı.. Filmle ilgili profesyonellerin yorumları iyi değil. Tekniker yorumculara sorarsan, Ghobadi sınıfta kalmış. Göreceğiz. Atlas'ın en küçük salonunda oynuyor film. Fuaye dolu. Salon da doluyor. Ön sırada boş kalmış koltukları da film başladıktan dakikalar sonra salona giren gürültücü geç kalmışlar dolduruyor. Film başlamadan önce ve Gelecek Program gösterimi esnasında anlıyorum ki salonun neredeyse tamamı İranlı/ Acem seyircilerle dolu. "Behruz", "Bahman" fısıltıları arasında film başlıyor.

Filmin konusu, hemen hemen bütün sinema eleştirmenleri tarafından yazıldı. Yine de bilmeyenler için özet geçersek, Şah devrildikten sonra tutuklanan, 30 yıl hapis yattıktan sonra da karısını bulmak için İstanbul'a gelen ve hayli tatsız kırılmalar yaşayan şair Sahel'in hikayesi anlatılıyor. Ghobadi, kişisel göndermeleri, stilize metaforları için fon olarak can yakıcı bir hikaye seçmiş. Doğruyu söylemek gerekirse bir sahneyi izlerken göz yaşlarımı tutamadım. Ben sulu gözüm kabul ama, sahne de oldukça yaralayıcıydı ve yaşanmış olma ihtimali bile ağlattı. Ghobadi, bir erkeğin çaresiz aşkını/ tutkusunu anlatan müthiş bir sahne yazmış. Kırmızı ruj diyeceğim, fazla da spoiler vermeyeceğim. Sırf bu sahne ve sergilenen oyunculuk için bile filmi izlemeye değer.

İtiraf etmeliyim ki filmin ilk 20 dakikası benim için oldukça karışık ve kararsızdı. Hani kesip atsan, film ferahlayacakmış gibi geliyor insana, çok kilit bir açılımı anlatsa da. Sıradan seyirciler olarak bizlerin kafasında, "Anlatıcı" gibi konumlanan kadın sesi de geçmiş ile bugünü paralel kurguda götüren hikayeyi toptan karıştırıyor. Benim gibi düz bir izleyiciyseniz, kadın sesi duyunca hikayeyi Mina anlatıyor sanabilir ve iyi bir okuyucu değilseniz aslında o kadın sesinin filme konu olan şair Sedigh Kemanger'in kızını sembolize ettiğini atlayabilir, hepten kafayı yiyebilirsiniz. Filmin ani git-gel halleri benim gibi Romantik Komedi meraklısı seyirci için hayli yorucu. Allah da biliyor, ilk 20 dakikada birkaç kez, Indie Art House izliyorsun kızım diye kendimi uyardım. Açıkçası, filmde uzmanlar tarafından kopukluk gibi algılanan şeyin de aslında, 30 yıl sonra hapisten çıkmış, işkenceye maruz kalmış Sahel'in zihin akışını sembolize eden üst düzey bir metafor olduğunu düşünüyor ve dahi umud ediyorum. Filmin politik mesajı da -yine benim için- oldukça acıklı ve sarsıcı. Devrim ayağına kişisel husumetler için nice canlar yandı diyor, Ghobadi. Yani böyle dese iyiymiş.

Oyunculuklar neredeyse sorunsuzdu. Yılmaz Erdoğan'ın oyunculuğu, -montaj kurbanı olmuş hissi veren, derinleşmesine izin verilmeyen karakteriyle bile- dozunda ve plastik malzemesi oldukça inandırıcıydı. Açıkçası, İran Sineması'nın Yılmaz Güney'i olarak tabir edilen efsane oyuncu Behruz Vossoughi'yi yönetmen biraz hoyrat kullanmış. Oynatmamış, adamı fon malzemesi yapmış, fotoğraf peşine düşmüş gibiydi ki bu hâl kalbimi kırdı. Mina karakterini Monica Bellucci yerine kim oynardı deseniz, cevap veremem. Ancak Bellucci'nin olağanüstü kıymetli bir çaba ile Farsça konuşması hayranlık uyandırıcıydı. Film bittikten sonra yanımda oturan Acem delikanlılara sordum. Monica biraz gargaraya getiriyor ama, Yılmaz Erdoğan ana diliymiş gibi Farsça konuşuyor dediler. Bu vesileyle, filmin içinden geçmiş, kenarında durmuş, vazifesini yapmış, yüksek oyunculuk sergilemiş olanların emeğine sağlık.

Bütün bunların yanı sıra Ghobadi, hikayesini anlatırken sorduğu tüm soruları tek tek cevaplıyor, açtığı tüm kapıları özenle kapatıyor. Bu açıdan seyirciye saygı duyan bir film olmuş, ellerine sağlık. Ancak teknik açıdan biraz rahatsız edici detaylar vardı. Mesela ses, ikinci yarıda aniden içine kaçıveriyor. Ciddi bir balans sorunu hasıl oluyor, tam da insandan başka neredeyse hiç düşmanı olmayan, evrime dahi baş kaldırmış, zarar vermek için değil, Sahel'in içindeki yangını söndürmek için sökün eden  Gergedanların Dökümü başlamadan önce. Belki kötü bir kopyaya denk geldim, belki de sinemanın donanımı yeterli değildi. Ses sorununu kenara koyarsak, bunca stilizasyon derdi varken, Sahel ve Mina'nın su altında debelenmesini değil de sevişmesini izleyebilseydim çok tatlı olurdu. Ghobadi'nin sanki yeni keşfetmiş gibi biteviye kullandığı, oyuncuların fludan nete girmesi ve "tatlı" background olayı da biraz gözümü yormadı değil.

Ez cümle, Bahman Ghobadi'nin önceki filmleriyle ister istemez kıyaslanan Rhino Season/ Fasle Kargadan, sınıfta kalmasa da müthiş bir hikayeyi anlatabilme ve tartışmasız bir baş yapıt olma şansını kıl payı ile kaçırmış bir film. Yine de ve mutlaka izleyin derim. Unutmadan söyleyeyim, bu gece Atlas Sineması'nda,  21:30 seansında giren seyirciler, filmi ayakta alkışladılar.

.
.
.
.
•• Fotoğraf filmin resmi sitesinden alınmıştır.

Perşembe, Eylül 27, 2012

Bu pazar Taksim'e gelir misin Abi?




Çocukluk travmalarımın en ağırı ne annemden yediğim öldüresiye dayaklar ne de babamın keyif verici madde bağımlılığıdır. Kontes'in inleye kıvrana, saatlerce can çekişerek ölümünün etkisini üzerinden kırk yıl geçmesine rağmen atlatamadım.

Önce Çatıkkaş'ın sonra bütün Aynalı Çeşme'nin Kontes'iydi o, kara kahve parçalı, çirkin sokak köpeği. Her sabah okul yoluma ana caddeye çıkana kadar eşlik eder, mahalleden zinhar çıkmazdı. Hırsız kovalar, köşedeki hapçı abiler için erketeye yatar, çocuklara yerenlik eder, biraz kafasını okşasan yeter, fazla da bir şey beklemezdi. Serin havalarda bizim apartmanın içinde, sıcak havalarda Kasap Halil Amca'nın dükkanının önürde yatardı. Artıkla beslenmezdi. Halil Amca'ya yeminle kabul ettirilmişti, Kontes'in günlük istikhakı için biçilmiş sembolik bedel. Babamı kırmak istemediği için kabul ettiği parayla da hepimize gazoz, gofret ısmarlardı Halil Amca, nur içinde yatsın.

Kontes'i Belediye zehirledi. Sabahçıydım. Okula gidiyordum. Uğur gözümü kapadı, Gonk Sineması'nın kapısına yatmış kıvranan halini görmeyeyim diye. Gördüm. Görmesem de yokluğunu fark ederdim, peşime düşmediği tek bir gün olmamıştı ki..

O zamanlar İstanbul veteriner kaynamıyor. Tutup götürecek yerimiz yok. Mahallenin kadınları sarmısaklı yoğurt yedirdiler Rahmet istedi Halil Amca, bismillah çekip, sağ elini boğazına kadar sokup kusturdu, fayda etmedi. Kıvrana kıvrana öldü Kontes. Ağlıyordu, yemin ederim. Gözlerinin son bakışı şu an bile gözümün önünde.. Kurtaramadık. Öğle vaktine kadar can çekişerek öldü. Cenaze töreni düzenledik desem yeridir. Şimdilerde yerinde Otel olan boş araziye gömdük Kontes'i. Aylar sürdü yokluğuna alışmak. Ölümünü unutmaya yıllar yetmedi.

Sokakta kedi köpek olmaz. Olmamalı. Hayvan sahibi olmak için gerekli şartlar tesis ve garanti edilmeden hevesle hayvan edinilmemeli. Göt kadar evin içinde onlarca kedi köpek besleyenlere izin verilmemeli. Kendine bakmaktan aciz, sorumsuz ama hevesli insanların dev gibi köpekleri yok metrekareler içine esir etmesine izin verilmemeli. Balkona, küçük odaya, tuvalete kitleyip hayvan beslediğini zannedenler ıslah olmalı.

Devlet bu düzenlemeyi yapmalı. Ama bu düzenlemenin bedelini yine günahsız hayvanlar canlarıyla ödememeli. O yüzden pazar günü Taksim'e gideceğim. Yoksa sokakta hayvan olmaz, artık olmaz. Olmamalı..

Cuma, Eylül 21, 2012

Haydut..

On santimlik kemik parçasıyla birlikte kalbinde kalan son merhamet kırıntıları da tuzla buz olmuştu. Doğuştan masum, şimdinin yalnız, kızgın ve kalpsiz haydutu Veli'nin, o talihsiz kazada, son model Murat 124'ün arka koltuğunda kaval kemiğinin yarısını bırakarak kazandığı 'Aksak', adının peşine takılan ilk lakab değildi. Haydut evet. Veli, kim bilir kaç yıldır babasının ağzından adı yerine bu kelimeyi duyuyordu. Sahi hangi gündü o? İlk ne zaman yapışmıştı bu beş benzemezli sıfat adının peşine? Annesinin küçük mavi bir bavulda yatak altlarında sakladığı Maria'nın altınlarını alıp, oyun olsun diye, sırf kumbara deliğine benzettigi için hem de, tek tek alaturka tuvalete attığı gün mü? Katina Teyze'nin yanan tavadan bile balık tırnaklayabilen imansız kedisi Sarı'nın ağzına keseri vurduğu akşam mı? El işi dersinde, Selami ile iddiaya girdi diye, ön sırada oturan kızın saman püskülünden hallice at kuyruğunu kökünden kestiği o mübarek perşembe? Yoksa Fethi Usta'nın matbaasını yakmaya çalıştığı sabah mı?

Yine mi o kahpenin yanından geliyorsun diye, sulu sepken söyleniyordu annesi o gece. Fethi Usta'nın okkalı tokadına sığınıp, tenezzül etmediği cevabı adı gibi biliyordu, Veli. Babası akşam olunca eve gelmiyor, çocuklarıyla sofraya oturmuyor, hep o matbaada vakit tüketiyordu. Onu değil kağıt bobinleri kucaklıyor, makina ağzından çıkan taze boyalı kağıtları okşuyordu, şefkatle, saçları yerine.. Gözüne mi inanmayacaktı? Veli, babasını çalan, anasını ağlatan o kahpe matbaayı kül etmeye yemin etti nihayetinde. Gün ışıyana kadar gözüne uyku girmedi. Yastığının altında sakladığı el yapımı iskarpinlerini giymedi. Kararlıydı. Koltuğa terk edilmiş meşin ceketin cebinden aşırdığı anahtarların şıkırtısını saymazsak, sessizdi sokaklar. Hızlı hareketlerle tüketti menzilini. Tiner bidonunu kağıt bobinlere boca etti. Aleve verdi matbaanın sabah mahmurluğunu. Babasına o kadar kırgındı ki o kağıt bobinlerden sızan kirli kara duman kalp ağrısına derman olur zannetmişti. Olmadı. Magenta Necmi'nin bilinmeyen bir sebeple, uzun zamandır matbaada uyuduğunu ve Veli'nin bütün planlarını bozacağını hesaba katmamıştı. Duman, arka odalardan sızıp Necmi'yi uykusundan edince, Veli'nin babasını gülümseten, neşelendiren, tek gurur kaynağı yani o gürültücü, izbe, leş kokan matbaayı yok etme planı suya düşmüştü. Sırılsıklam giysileriyle matbaanın önünde dikilirken o bayram sabahı, Fethi Usta tıslayarak hediye etti lakabını: Haydut! 10 yaşındaydı..

Oysa Veli'nin derdi haydutluk değildi. Veli'nin kavli yaramazlık yapmak değildi. Var'oluşuna mânâ arıyordu, alt tarafı. Babasının sevgisini sınıyordu, çocuk aklıyla ve her seferinde Fethi Usta sınıfta kalıyordu. Böyle öğrendi Veli kötülük yapmanın inceliklerini. İnsan oğluna yükte de, pahada da ağır darbeler indirmeyi böyle ezber etti. Oyun gibi.. İnce ince damıttı, mühürledi ruhuna, kötülük denen mücevheri. Baba oğul arasında söze dökülemeyen bu gizli husumet, Veli'nin ruhunu incittikçe, hayatla bağını güçlendiriyordu, maalesef..

Salı, Eylül 18, 2012

Sahipsiz


(...)
 
Birlikte uyuyalım
Gökyüzü bulut toplasın o sıra
Dışarıda sırça bir yaz dağılsın
Kamaşan ezberi adsız yüzlerin
Sıkılmış bir yumruk gibi
Aynı düşü görelim
Aynı hançeri çekelim izbe yaralarımızdan

Pazartesi, Eylül 17, 2012

Güle güle Kurthan Hocam

Öğrencilerinin en tatlı Hocası, bizim de sohbetine doyamadığımız, bal damlayan ağzına biraz daha anlatsa diye hayranlıkla baktığımız, paha biçilmez hayat dersleri damıttığımız "mesai arkadaşımız" Kurthan Fişek'i kaybettik.

Ailesinin, öğrencilerinin, Bab-ı Ali macerasında yol arkadaşlığı ettiği, var'olma savaşlarına  koşulsuz omuz verdiği herkesin başı sağ'olsun..

Nur içinde yat Hocam!
.
.

Pazar, Eylül 16, 2012

Yapabilirim...

"İsmi Ali olan bir oğul. Ama istediğim bu değil. Ben, ismi Ali olan bir Peter Pan olmak ve pencerendeki buğuya kanatlı bir yunus çizmek istiyorum. Yapabilirim."