döküntü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
döküntü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Nisan 15, 2012

Zengin Çocuğu




Nejla Öğretmen, kelebek çerçeveli gözlüklerinin altından bakarak, "Son iki derse girmeyeceksin, hazırlan" dedi mi, annemin beni almaya geldiğini bilirdim. Gerilirdim. Bu defa ne oldu? Babam yine dostuyla mı yakalandı, kaza mı yaptı, Behiye Hanım mı kaçtı? Aklıma gelen soruların en masumu ise ananem yine yaptığım yaramazlıkları anlattı da annem dayak atmak için eve gelmemi bekleyemedi, olurdu.

Küçük Parmakkapı'dan geçip, İstiklal Caddesi'ni koşar adımlarla yürüyoruz. Saray Muhallebicisi yeni yerine taşınmış. Sinemanın yanına. Aç olduğumu düşünüyor annem. Tavuklu pilav yiyorum, su muhallebisi bir de.. Su muhallebisine cikolata sosu dökmeyi icad etmemiş henüz Saray eşrafı.. Suskunuz.. Yemek yerken konuşulmaz ama anneme de hiç soru sorulmaz. Suskunluğu o istediği zaman biter, eğer durumla ilgili soru sorarsam da öfkesi bana döner. Bugün dayak yemek istemiyorum.

İstiklal Caddesi'ne annemle çıkmayı sevmiyorum. Orası Uğur ile benim kutsal oyun alanımız. Uğur.. Annem tarafından "Rana'yı okula getir- götür" işine memur edilmiş yol arkadaşım, ahir ömrümdeki tek sırdaşım... Caddede itibar edinmiş her mağazaya girip, 'zengin çocuğu' oyunu oynuyoruz. Fakir değiliz oysa. Binbir renk biçim elbiseleri, çeşit desen etekleri, model model ayakkabıları giyip çıkarıp, kenara fırlatıyoruz. O çok kısa, bu çok uzun, şunun kemeri olmasa, bunun yeşili olsa... Yorulana kadar bu saçma oyunu oynuyor; dönüş yolu boyunca arkamızda bıraktığımız tekstil yığınına, yorgun tezgâhtarlara gülüyoruz. İstiklal Caddesi'nin insan sarrafı tezgâhtarları beyana itibar çağındalar, bizi linç etmiyorlar.

Saray'dan çıktıktan sonra dümdüz yürüyüp meydanın kenarından dolanarak Sıraselviler'e dönüyoruz. Anlaşıldı ki o gün de diğer eski ve tekinsiz günlerde olduğu gibi annem ve ben, İbrahim Bey'i ziyaret etmeye gidiyoruz. Annem çocuk aldıracak. Annemin dinmeyen suskunluğundan çaldığım bu bilgi konusunda netim. Gerisi, derini bulanık.. Annem hiçbir yere yalnız gidemiyor. Çantaya çıktığı gibi, çocuk aldırmaya da birlikte gidiyoruz. Şimdilerde varlığına, yardıma muhtaç bir yabancıymış gibi düşünerek katlanabildiğim annemin, şuursuz bir parazit gibi ruhuma yapışmaya başladığı yıllardı; o bahar günü de, kayıtlara böyle geçsin. Küçuk parmaklarıma acımasız bir ıslaklıkla yapışan elleri ve titrek adımlarından anladım: korkuyordu.

Sıraselviler Caddesi'nde, şimdiki Alman Hastanesi'nin karşı köşesinde eski heybetiyle halen dimdik duran Emek Apartmanı'nın çocukluk hatıralarımdaki yeri pek tatsız. 70'li yıllarda Kasap namıyla ünlenmiş bir doktorun muayenehanesi vardı, apartmanın ilk katında. Kasap, Kadın Doğum Uzmanı İbrahim Bey'in bileğinin gücüyle kazandığı bir ünvandı. Rivayet olunur ki yaş, cins, ırk gözetmeden her ay ve haftada cenine kürtaj yapar, kadınların hayatını kurtarırdı.

İbrahim Bey'in muayenehanesinin bekleme salonu bir çocuğu sıkıntıdan öldürecek kadar boğucu. Duvar dibine sıralanmış demode iskemlelerden boş olanlara, yan yana oturuyoruz. Diz dize belki de. İlk şahitliğim değil bu elbette. Annem, gururla beyan ettiği 14 kürtajının kim bilir kaçıncısında. Babam o kadar sorumsuz ve cibiliyetsiz bir puşt ki ananemin deyişiyle, annemi hep bu duruma düşürüyor. Babama kızıyorum, kendim için. Annemi değil, beni düşürdüğü derin hiçlik hissi için kızıyorum babama. Sıra anneme gelsin diye beklerken endişeli bakışlarımı gizliyorum, elimde tuttuğum kitaba. Ah, söylemedim değil mi? Sıra Selviler'e dönmeden önce Maksim'in önünde tezgah açan gazeteci amcadan aldık, az sonra kafamı gömüp, ağlayarak okuyacağım masal kitabını: Ayşegül Küçük Anne! Ayşegül serisinin her hikayesinden ayrı ayrı tiksinirim. Her biri başka bir kanlı çocukluk hatıramı işaret eder.

Yaşlı Hemşire bir kağıt imzalatıyor anneme, "Kanamalı geldi." yazıyor kağıtta. İmzalı kağıtla birlikte annemi de alarak uzaklaşıyor yanımdan, Küçük Anne Ayşegül'ün hikayesine dalıyorum. Ağlıyorum. Annemden daha çok korkuyorum ve çok kimsesizim, biliyorum. Annem, çocuk aldırırken ölebilir, biliyorum. Katina Teyze'yle konuşurlarken duydum. Annem o odada ölürse ne yapacağımı bilmiyorum. Yaşlı Hemşire de, Kasap İbrahim de varlığımdan mutsuz, sevmiyorlar beni. Kasap'ın kaşlarını çatarak, "Çocuğu getirmeniz doğru değil" diye azarlamasından biliyorum. Annemin cevabı basit: Başka kimsem yok.. Başka kimsem yok, annem oracıkta ölürse, babama haber veririm herhalde. Ağır ağır çeviriyorum kitabın yapraklarını, resimlerine bakıyorum. Bir süre sonra Kasap'ın yaşlı hemşiresi eşliğinde ağır adımlarla yürüyerek yaklaşıyor annem, yanıma oturuyor. Annem çocuk aldırdı. Ölmedi. Yaşasın! Artık eve gidebiliriz. Eşlikçi olarak ödülüm, dayaksız geçen bir-iki gün ve belki gözümün takılışını fark ettiği o sarı saçlı bebek ya da mantar topuklu sabolar olur.

Gerisin geri dönüyoruz İstiklal Caddesi'nden.. Ağır adımlarla yürüyor annem. Elini tutuyorum sıkı sıkı ve bildiğim tüm küfürleri saydırıyorum içimden babama doğru. Ağzımın ne kadar bozuk olduğunu tahmin bile edemezsiniz, duysanız yedi yaşında olduğuma inanmakta güçlük çekersiniz. Sokakta yürüyen insanlar ettiğim küfürleri duyuyor olmalı ki tuhaf tuhaf yüzüme bakıyorlar. Fısıldaşan öbekler oluşuyor, yanımızda ötemizde. Kapı önünde güneşlenen esnaftan birileri parmakla bizi gösteriyor. Annem elimi daha sıkı tutuyor, adımları sıklaşıyor. Sonunda bir kadın annemi durduruyor: İyi misiniz? Bacaklarınızdan kan akıyor!

Annem utanç içinde! Kanlı hikayesini, bir kahramanlık öyküsü gibi anlatıyor. Günlerce.. Yokmuşum gibi.. Kimse hikayedeki yerimi merak etmiyor.. Herkes Vakko'nun önünde kanlar içinde kalan talihsiz kadının başına gelenleri ve onun sonunu merak ediyor. Uzun uzun anlatıyor annem yaşadığı utancı.. Başına gelenler yetmezmiş gibi nasıl da arsızca, nasıl da susmamacasına ağladığımı, canından geçip, benimle uğraştığını anlatıyor ve çaresiz kalarak ağzımın ortasına bastığı tokatın canlandırmasıyla mühürleyerek hiçliyor hikayesindeki rolümü.. Kapıya koşan, annemi içeri alıp utancından kurtulmasını sağlayan tezgahtarlara teşekkurlerle bitiyor hikaye, adım son satıra yazılıyor "Arsız" diye.. Annem, yolunu değiştiriyor, aylarca İstiklal'e çıkmıyor. Ben ise her sabah ve yıllarca arşınlıyorum aynı caddeyi, yol arkadaşımla elele..

Tek eksiğimizin 'Zengin Çocuğu', oyunundan çıkardığımız 'Vakko' olduğunu sanıyoruz.

İşte öyle..





.

Pazartesi, Şubat 06, 2012

Hatıra..


Yılbaşı gecelerinde kurulan o kalabalık, bereketli, sohbetkâr sofranın müdavimleri kapağı açılmamış 70'lik şişenin üzerine tek tek imza atardı. Saklanırdı o şişe, koca bir yıl boyunca. Şişede imzası olan herkes eksiksizce masaya dahil olduğunda, yıllanmış rakı açılır, yeni yıl öyle karşılanırdı. Sahi ne zaman vazgeçildi şişe imzalamaktan, Aydoğdu ölünce mi, sen gidince mi?



Öyle yani..


.

Pazar, Mayıs 01, 2011

1 Mayıs..


Aynalı Çeşme'de oturuyoruz. Mahallenin genç, yakışıklı üniversiteli abileri var. Gonk Sineması'nın üzerindeki binada oturuyorlar. Gonk Sineması'nın üzerindeki sıvaları dökük, yüksek apartmanda bekar odaları var. Üniversiteli abiler, mahellemizin güzide kızlarıyla kaçamak aşklar yaşıyor. Bekaretini mahallenin afili delikanlılarından, tombalacı, esrarkeş, köfteci ve taksicilerinden kurtarabilen kızlarımızı ya beli kırık gibi geriye kaykılarak yürüyen "disko dans" tutkunu oğlanlar ya da devrimci abiler kapıyor. Mahallemizin evde kalmış kızları, mahalle delikanlılarından farklı görünen, farklı konuşan bu genç adamların gözüne girmek için devrimci kesiliyorlar, hızla. Boyum yaşımdan çok daha küçük. Bu fiziksel özelliğim mahalle kızlarının hep işine yarıyor. Kapış kapış bu gizli flört seanslarına şahit yazılıyorum. Açıkça söylemeliyim ki devrimci abileri, diskocu oğlanlardan daha çok seviyorum. Mahallemizin yetişkin kızları dans tutkunu bu parlak oğlanlarla çıktığı zamanlarda, pis kokulu bekar odalarının en uzak köşesinde yalnız kalıyorum, canım sıkılıyor. Ama devrimci abiler uzun uzun konuşuyorlar. Tek umudu yaşadığı hayattan kurtulup, mahalleden kaçmak olan güzel genç kızlarımıza beyhude bir masal gibi eşitlik, emek, artı değer, hak hukuk anlatıyorlar. O zaman da kızlar sıkılıyor, ben dinliyorum.

Ali Abi, Fatsalı bir ailenin tek oğlu. İstanbul'da işletme okuyor. Özgür Fatsa'nın -her ne demekse-, yeşil gözlü delikanlısı, mahallenin en güzel kızı Gülay'a vurgun. Gülay da ona. Henüz aşk derinleşmeden, değişiyor Gülay. Siyah uzun saçlarını saatlerce ütüleyen, gözlerine sürme çeken, sütyenine pamuk yerleştiren, küçücük odasında renk renk elbise öbekleri yaratmadan giyinip sokağa çıkamayan Gülay Abla, kot pantalon, yeşil parka, sıkıca at kuyruğu yapılmış saçıyla devrim şarkıları ezber ediyor. Bir mayıs işçinin emekçinin bayramı! Enternasyonal şarkılar ezberliyoruz. Gülay gelinlik modellerine bakıyor. Ali Abi evlilikten hiç bahsetmiyor. Çok işi var. Önce devrim yapacak. Gülay sabırla 'devrim' olmasını bekliyor. Çeyiz hazırlar gibi Ali Abi'nin devrim etkinliğine yardım ediyoruz. Gece yarılarına kadar mum ışığında, soğuk odalarda pul yazıyoruz. Mahalle sokaklarını afişlerle bezemelerine yardım ediyoruz. Bekçi Amca, karanlık sokaklardaki öbekleşmeleri masum bir kaçamak zannediyor, düdük çalmıyor. Saklanması gereken kitapları paylaşıp saklıyoruz. En çok, "Çizgilerle Komünist Manifesto" adındaki kitabı seviyorum. Galiba fransızca. Neden sevdiğimi bilmiyorum ama, o kitabı ben saklamak istiyorum. Kitapları neden, kimden saklıyoruz? Onu da bilmiyorum. Soru sorma zamanı değil, yardım etmeli. Devrim ne kadar çabuk yapılırsa, Gülay o kadar çabuk mutlu bir yuva kuracak.

Günler geçiyor, biz 1 Mayıs sabahına uyanıyoruz. İşçi Bayramı. Taksim'de bir kutlama yapılacak. Davetli değiliz. Zaten ben işçi de değilim. Yine de erken kalkıyorum. Babam, uyuyor. Babam özel şoför ama o gün işe gitmiyor. Pazar Matinesi var ama, annem de o gün işe gitmiyor. Annemin de işyeri Taksim'de. Öğrenci evinin perdeleri kapalı. Saatler sonra Bayram kutlamasına katılacak olan kalabalıklar, Tarlabaşı Bulvarı'nı takip ederek mahallemizin önünden geçiyor. Seyrediyoruz. Ezberimizde olan sloganlara kıyı kenar eşlik ediyoruz. Ali Abi'yi, Yusuf'u, Erdem'i görmeyi umut ediyoruz. Göremiyoruz. Kalabalık öfkeli gibi... Kalabalık çok gürültülü... Asık suratlı bir kalabalık kapımızın önünden geçerek Taksim'e yürüyor. Bayram kutlamaya değil, devrim yapmaya gidiyorlar. Sonrası tufan.. Eve bir telefon geliyor. Telefonla konuştukça kararıyor babamın yüzü. Taksim fena, diyor babam. Bir cigaralık daha sarıyor. Hava kararıyor. Taksim'den kanlı haberler geliyor. "Pandorosa'nın tepesinden ateş açıldı, kendimi yere zor attım" diyor, Uğur. Bağır çağır anlatıyor olanı biteni. Pancaldi marka, maron, en sevdiği ipek gömleği yırtık, krem rengi şalvar pantolonu kan içinde. Kapı önü sohbetlerine telaşlı bir sessizlik yapışıyor. Öğrenci evinin ışıkları yanmak bilmiyor. İp atlamıyor, yakar top oynamıyor, çekirdek yemiyoruz. Kasımpaşa'daki bostandan yüklendiği sebzeleri sokak sokak dolaşarak satan Arnavut Hüsnü, Peşkirci Sokak'tan ileri geçemediğini anlatıyor mahalle halkına. Maksim'in kapıcısı İbrahim Amca'nın yokuş aşağı inen insan seline kapılıp, ezilerek öldüğünü ise ertesi gün öğreniyoruz. Okula gidecek miyim? Uğur'la elele, arka sokaklardan geçerek, üç günlük yola gider gibi, koşar adım Rebul Eczanesi'nin önüne kadar gidiyoruz. Parke taşlarına, vitrinlere sinen ölüm ve karmaşa havasına bakıyoruz. Tanıdık bir iz arıyoruz. Bulamıyoruz.

Hava yine kararıyor. Öğrenci evinin ışıkları yine yanmıyor. Bekliyoruz. Günlerce. Uykusuz. Haftalarca. Gülay abla'nın gizli gizli akan gözyaşları eşliğinde ağrılı bir karanlığın kaybolmasını bekliyoruz. Aylarca...


.



•• 2010 Beyrut, yevgenizamyatin

Cumartesi, Ocak 08, 2011

Rengi Mavi...

Ciğerlerini parça parça dudaklarından dökenin halini tesbit etmeye çalışanlara yönelik durum bildirimdir. Rengi mavi diye işitilen ses, dudağı da yakar. Kalanlar başını kaldırıp gökyüzünden umar ve bilir ki; çarpık bulut, iki hecelik gözgöze geliştir her daim maviyle. Yıldızların alev olduğundan şüphene çoktan gönüllü oldum, o kahve fincanından okuduğum kadim zamanın varlığına iman etmen için. Zira ben ölüydüm, sen görmezden geliyordun.

Değil mi senden işittim 'yazıktır' diye
Çaredir: sağır bir bellek!

.

Cuma, Aralık 31, 2010

Varılan yer değil yol, yolculuk güzel!*


Hurafe, safsata, batıl inançlarla dolu çocukluğum, elbette yılları da kategorize etmeyi becerdi. "Tek seneler iyidir, çift seneler kötü" diye bilinir benim topraklarımda. Menüden ne sipariş edersen et, önüne koyulanın farklı olacağı bir hayat lokantasındayız. Olan bitenden bağımsızlaşmayı, akan suya kapılmadan kendi kıyılarıma tutunmayı, bu oyunu kendi kurallarımla oynamayı, düşüp kalkmayı oldukça erken öğrendim. Umarım sizin aydınlanmanız da vakitli olur yoksa hayat çekilmez bir eziyet haline gelebiliyor insan evladı için.

Şu fani dünyada, ömrüm yettikçe bana verdikleri emeğe, sevgiye ve ödenmez desteklerine selam duracağım ustalarım oldu. Kimi hayatıma alenen yön verdi ya da farkına bile varmadan ustalık etti. Var'olsunlar! İşbu sebep, gıyaben izniyle ustalarımdan birinin sözüyle veda edeceğim 2010 yılına: Varılan yer değil yol, yolculuk güzel!


Böyle yani..

.

Salı, Aralık 07, 2010

Yönlenemiyoruz!

Birkaç haftadır çözemediğim ve sebebini bilemediğim bir sorun yaşıyorum. Blog adresim, Google üzerinden satın aldığım domain adresine yönlenmiyor. Hayır, kör ölür badem gözlü olur benim de bir yazasım var ki sormayın gitsin...


Bu sebeple lütfen
http://ranini.blogspot.com
adresinden geliniz.


.
Du bakalım...

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

3. GÜN

Delirmiş olmalıyım. Evet, kesinlikle akli melekelerimi tam olarak yitirmiş sayılmasam da sinir katsayımın tavan yaptığı ortada. Dün gece rehavet içinde koltuğa yayılmış film izliyordum. Biliyorsunuz üst kat komşularıyl abaşım dertte, çöp atmaya devam. Üstelik bu sefer çöp atmaya çekinmeyen de orta yaşlı ingiliz bir kadın. İngilizce küfür ediyorum artık. Koltukta yatarken, bahçe kapısı da açıkken, bahçede küçük çaplı bir gümbürtü oldu. Yerimden kalkmadım ama Çeyrek fırlayıp havlamaya başladı. Yattığım yerden susturamayınca kalktım. Bahçe kapısının tam karşısında, evvelce farenin dolaştığı yerde, karanlığın örtemediği kadar beyaz bir "şey" duruyordu, Çeyrek de o şeye havlıyordu. Korkmuş salak! Arkasına bakıp beni görünce biti kanlanmış olmalı ki hışımla bilinmez şeye yaklaştı ve parçalamaya başladı. Fare ya da yaratık olmadığından emin olunca olaya müdahale ettim. Bir de ne göreyim? Bahçeye düşen şey, beyaz kağıtlara sarılıp sarmalanmış ve şeffaf bir poşete tıkıştırılmış kucak dolusu ot. Önce doğa tutkunu komşum çoban çantası kurutuyor sandım. Değilmiş.

Ancak ben, duruma ayana kadar bahçeme çöp atıldığını düşündüğüm içim avazım çıktığı kadar bağırmaya devam ettim. Saydım sövdüm. Ne komşuların pisliği kaldı, ne insafsızlıkları... Sarmalanmış otun içeriğine vakıf olmamla senkronize olarak sağımdaki binanın üst katından kıvırcık saçlı genç bir erkek başı uzandı. Kibar ve titrek bir sesle sordu:

- Utanmadan bir de çöp atmaya mı başladınız ulan bahçeye??? Yazıklar olsun! Aaaa! Bu ne ?? Bu çöp değil hay ağzına sıçayım yaaa..
- Şey.. Afedersiniz hanfendi benim beyaz bi kağıda sarılı paketim düşmüştü sizin bahçeye mi geldi acaba?
- Hee benim bahçeye geldi!
- Alabilir miyim ben onu?
- Alamazsın!!! atıyorum ben onu çöpe!!
- Peki sağlık olsun o zaman. İyi geceler..
- İyi gecelermiş.. İyi gecelermiş.. İyi geceler diyo ya utanmadan! Sen dua et ben polisi aramıyorum. Kapat tabii ışıkları!! Camı da kapat, camı daaa!

Bu ne iğrenç bir öfkedir yakama yapışan, anlamadım. Okur okur da belki utanırım diye yazdım. Neyse işte, otun bir kısmını Çeyrek'in ağzından almıştım, hemen veterineri aradım. Bi bok olmaz, en fazla uyur, dedi. Otu da çöpe attım. Geceyi hatırladıkça edepsizliğimin sınırsızlığına şaşıyorum. Hay Allahım ya!




./..


.

Salı, Ağustos 03, 2010

2. GÜN

Yok, halim yok. Delirtici ve kötücül bir disiplinle durmaksızın yazacak değilim. Korkmayın. Lafımı tamamlayıp gideceğim. Geçen gün annemi çıplak gördüm. Banyo yapıyordu. Gül, annemin sırtını keseliyordu. Kapıyı aralayıp, havlu bıraktım. Küvette kendimi gördüm.İçimi bilmem ama dışım tıpkı anneme benziyor. siyah - Beyaz bir fotoğrafını hatırlıyorum, bulsam ne kadar benzediğimi göstereceğim. Ama eski fotoğrafları kurtaramadım annemin elinden. Manik ataklarının birinde bütün fotoğraflarımızı kaybetti. Yıllardır hepsini naylon bir torbanın içinde muhafaza ediyordu. Pangaltı esnafından birilerine göstermeye götürmüş, hangisine götürdüğünü hatırlamıyor. Tuşba'ya, halka yapan fırının ustasına ve köşedeki beyaz eşya dükkanına sordum. Bilmiyorlar. Bütün Pangaltı'yı dolaşamayacağım için fotoğrafların izini sürmeyi bıraktım. Cihangir'den, Balıkpazarı'na doğru yürürken kapı önü eski anı kutucuklarına istemsiz bakışlarım biraz da bu yüzden. Eskiden kitap kapaklarına bakar babamın imzaladığı/ tarihlediği eski kitapları arardım. Şimdi fotoğraflarımı arıyorum.

Manik hezeyandan kurtulmuş üç-beş fotoğraf var elimde elbette. Bir tanesinde babam ve annemin ortasında şakın bakışlarla duruyorum. İkisini birarada ve kavgasız gürültüsüz görmekten şaşkın faltaşı gibi açılmış gözlerle bakıyorum. Dönme dolapa binmişiz. Annem dizlerine kolları lacivert- kırmızı ince çizgili beyaz hırkamı örtmüş. Babam meşin bir ceket giymiş. O hırkayla iyi anılarım yok. Gördükçe içim kararıyor. Çünkü annem hırkamı bacaklarını kamufle etmekten başka işler için de kullanırdı. Tam o yaşlarda olmalıyım. Osmanbey Caddesi'nden Şişli'ye doğru hızla koşuyoruz. Annem kolumu o kadar çekiştiriyor ki kopacak sanıyorum. Hayır, dayak yemiyorum. Annem bir adamdan kaçıyor. Arkamızdan bir adam koşuyor. Köşeyi dönüp bir taksiye biniyoruz. Adam taksinin kapısına yapışıyor. Bizi durdurmaya çalışıyor. Durduramıyor. Taksici amca tuhaf gözlerle bize bakıyor. Annem, kapıya yapışan adamın babam olduğunu, çok içki içtiği için babamdan ayrıldığımızı, hergün kapıya dayanıp bizi dövdüğünü anlatıyor. Dönme dolaptaki şaşkınlığı giyiyorum yüzüme, taksinin arka koltuğunda otururken. Anneme,"O adam benim babam mı?" diye soruyorum. Annem, kolumu sıkıyor ve " şaşkın mısın evladım elbette baban!" diyor. Ağlamaya başlıyorum. Ah be anne, bana ne yaptığını idrak etmeden ölüp gideceksin ya en çok da buna yanıyorum! Evet, babam içiyor ama içki değil. Evet, babam dövüyor ama bizi değil. Ve o adam benim babam değil. Yemin ederim değil. "Benim babam taksi şoförü tıpkı sizin gibi.." diyorum. Lafımı bitirmeden annem ağzımın ortasına elinin tersiyle okkalı bir tokat yapıştırıyor. Ağlamıyorum.

Dolapdere'yi geçince sola, Ömer Hayyam'a doğru dönüyoruz. Taksi yokuşa dayanır dayanmaz, sağda iniyoruz. Ümmühan Teyze'ye akşam oturmasına gidiyoruz, haftanın bilmem kaç bela günü yaptığımız gibi.. Mustafa Amca ganimeti nakite çevirir, Ümmühan Teyze de çok güzel pilav pişirir. Beşinci katta oturuyorlar. Merdivenleri çıkarken annem bugün de olanları babama anlatırsam başıma gelecekleri izah ediyor, kibarca. Dudağım kızarmış, buz koyacağız. Belki annem et çiğneyip basar dudağıma. Tiksiniyorum bu kocakarı tedavisinden ve parmağını tükürüğü ile ıslatıp ıslatıp gözümün çapağını temizlemesinden. Akşama kadar dudağımın şişi inmezse, babama yalan söyleyeceğim. "Hani o tahta küpler var ya baba, bir araya getirip resim yapıyoruz hani. İşte onu bi attı Gültekin.... Acıdı, evet!.." diyeceğim ve cümleyi bitirir bitirmez deli gibi ağlamaya başlayacağım. Bütün gün biriktirdiğim gözyaşlarımı boca edeceğim oracıkta. Boğazımı kessen gözyaşı boşalır ya öyle ağlayacağım. Doya doya... Kimsecikler beni susturamayacak. Babam taşak geçmeye başlayacak, "Ulan turşu suratlı, beş saat olmuş şimdi niye ağlıyorsun?" diyecek, dah açok ağlayacağım. Sonunda babam olanlardan şüphelenerek, "Ulan Maruşka yoksa sen mi bi bok yedin, bu çocuk niye bu kadar ağlıyor?" diyene kadar ağlayacağım. Babam yerinden kalkacak, ağır adımlarla, dişlerinin arasından fıslar gibi konuşarak ve parmağını sallayarak annemin burnunun dibine kadar girecek "Ulan şu çocuğa fiske vurduğunu bir duyarsam seni lime lime doğrar leşini köpeklere atarım." diyecek.

Ah be güzel babam! Sana inandığım için senelerce dayak yedim biliyor musun? Annemi öldüreceğinden o kadar emindim ki sana hiçbir şey anlatamadım. Şiddetinle şiddet doğurduğunu, çok sevdiğin kızının sırf bu sebeple un ufak edilmesine izin verdiğini bilebilseydin... Keşke... Bi'haber ölüp gittin ya bir de buna yanıyorum..



./..


.

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

Kalırsa içinde bir derin sızı kalır..

1. GÜN

İnsanın sevdiklerinden uzak kalması, onları çaresizce özlemesi nasıl da derin bir sızıdır. Özlersin, için sızlar. Sızı. Bırakıp gittiğini sandığın herşeyi aslında yanı başında taşıyıp, hayatı ağır aksak ama yine de adımlamak zorunda kaldığını anladığın anlarda duyduğun, dinmez bir ağrıdır. Tek bir kez elini istemsizce göğsüne götürüp yok etmeye çalışsaydın o kalleş sızıyı, işte o zaman her sabah, ama her sabah, hep aynı saatte, annesinin elinden tutarak dükkandan içeri giren, küçücük ellerinde sıkı sıkı tuttuğu, büyüklerin hiçbir işine yaramayan sadece yoksunların ve çocukların ilgisini çeken o bozuk paraları tezgahın üzerine bırakan, çilli kızın kocaman gülümseyen gözlerine bakarken neşeleneceğime içimin sızlamaya başlamasına şaşırmazdın. O küçük kız çocuğu, son gördüğümde 3 yaşına yeni girmiş olan kara saçlı, bal gözlü kızı hatırlatıyor bana. Kimbilir kaç yıldır görmedim. Yirmi yıl oldu mu? Kırk? Saymadım. Anlattığım hikayelerinin gerçekliğinden kimselerin emin olamadığı, kapıyı çarpıp çıkan babasının arkasından iç çekerek ağlayan, ite kaka büyüyen, imkansız kahverengi gözleriyle inadına gülümseyen o çilli kızı unutmamak için yazıyorum. Akıbetinden korkuyorum. Sağ ve esenlikli olmasını içtenlikle diliyorum ama dönüp arkama bakamıyorum. Onu bulmaya çalışmıyorum. Arayıp sormuyorum. Sadece unutmamak için yazıyorum. Bencillik mi bu? Kimbilir.. Eski günlerden bakiye, siyah beyaz ve kalabalık bir fotoğraf. Gözleri yosun rengi kadının eteğine yapışmış puslu bir İstanbul sokağında çekilmiş kirli bir fotoğraf. Fotoğraf siyah- beyaz. kadının yosun gözlü olduğunu bir tek ben biliyorum. İnsan, zamanla başka birilerini de sevmeye alışabiliyor. Kendinden uzaklaşıp, başkalarına soyunuyorsun her gün ve her gece. Adı zihnime düştükçe, yüzü gözümün önüne geldikçe hissettiğim tek duygu: derin bir sızı. Kaybetmenin, uzakta olmanın, çaresiz kalmanın her gece omuzlarına yeniden yüklediği o derin sızı. Göz altlarına torba torba oturan, ansızın neşeni bölen, dinmeyen, bitmeyen bir acı. Elimden geleni yaptım mı? Her sabah yüzümü yıkarken kendime bu soruyu sormuyor muyum? Ne çok soru var aklımda cevapsız gezinen, belki de içinde hiç bir zaman bulamak istemediğim cevapları gizleyen.Bu fotoğrafı yakmalıyım. Belki o zaman unuturum. Unutmak mı istiyorum?

Hayır. Anlatıp kurtulmak istiyorum. Sanırım şu derin sızı meselesinden yakamı kurtarabilirsem olanı biteni anlatmaya başlayacağım. Unutmamak için yazıyorum ya, her sabah kendime yeniden soruyorum, o küçük kızı gerçekten sevdim mi, diye.. Cevabı bazen buluyorum, çok zaman soruyu cevaplamayı unutarak günlük işlere dalıyorum. Kaçarak saklanamazsınız kabuslarınızdan. Güzel lafmış! Ne zaman ve niye not almışım, hatırlamıyorum. Ne diyordum? Hah! Gerçekten sevdim mi? İçtenlikle sevdim. Deli gibi sevdim. Kimseyi sevmediğim gibi, bütün sevilmesi gerekenleri onun üzerinden temize çeker gibi, günah çıkarır gibi derin bir sadakatle sevdim. Bir gün onu da bırakıp gitmek zorunda kalabilme ihtimalinden deli gibi korkarak tutkuyla bağlandım, farkında bile olmadan. Bak bu ihtimalli cümle tam olarak da Yılmaz Erdoğan'dan araklanmış olmalı. Olsun. Çok yakıştı buraya. Geçmişten bir iz bulabilmek umuduyla mı başladım gazetelerin ölüm ilanlarını okumaya, hatırlamıyorum. Okumak dedim de, gözlerim yakını görmüyor artık. Gözlük takıyorum. NUmarasını değiştirmem lazım da, kim gidecek şimdi göz doktoruna? Sahi bir doktor arkadaşım vardı onu mu arasam? Ne zamandır hatırını bile sormuyorum, belki çoktan emekli olup hep düşlediği o sahil kasabasına yerleşmiştir. Eskiden hiç değilse haftada birkaç gece meyhaneye gider, orada karşılaşırdım dostlarımla ya da dost olamadıklarımla. Meyhane dedim de aklıma geldi. Sahi, kaç gündür sokağa çıkmıyorum? İki hafta oldu mu? Olmamıştır. Belki de olmuştur, günleri saymıyorum. Hem şu zıkkımı almak için iki günde bir, düzenli olarak bakkala gidiyorum ya, sayılmaz mı? Çöpü almaya gelen çocuğa kapıyı açıp, "iyi akşamlar" diliyorum. Bahçeye atılan çöplerin sahibine küfür ediyorum. Gecenin bir vakti doğru zile basamayan ve benim gafletimden sıyıran pizza getiren kavruk oğlana ise artık kızmıyorum.

Askere gidiyormuş. Umurumda bile olmadığını söylemeli miyim? Eskiden olsa inadına, sırf o okuyamayacak diye, her gün, ölesiye bir disiplinle yazardım. Evet eskiden kötü bir insandım, artık umursamazım. Kimseyi biriktirmek istemiyorum. çoğalmak istemiyorum. Anlatamıyor muyum? Eskiden dertlenirdim kimse kimseyi biriktirmiyor, yağmur damlalarını savuranak gidip gelen bir çift silecek gibi birbirimizi savuruyoruz diye. Biriktiremiyoruz birbirimizi ne hikmetse! Çoğalma... Biriktirmiyorum kimseleri ne hikmetse.. Boku kimseye atma! Kimseyi biriktirmiyorum, geçip gidiyorum arkama bile bakmadan. Oldu mu? Gençlikte anlamazsın gidişin yakıcılığını. Belki kötü anıların vardır gidenle, bırakıp gittiğinle. Büyümeye başlarsın. Anlarsın ki zaman bütün kırgınlıkları, küskünlükleri öğütü verir de geriye gülümseten anılar bırakır. Sonra yaşlanmaya başlarsın ve bilirsin ki her ölüm acıdır, acıtır. Deden ölür, baban ölür. Uzak, yakın akrabaların ölür. Dostların ölür. Dost olamadıkların ölür. Sevgililerin ölür. Masanın ucuna dikilip, sofranın artıklarını bekleyen şu zavallı Çomar bile ölür. Kızgın oldukların ölür bir sabah, küskün oldukların ölüverir bir akşam, sen hep aynı yakıcı hissi savurursun göz bebeklerinin kıyısından. Bunları ne zaman ve ne sebeple yazmıştım? Hatırlamıyorum.



./..




.

Perşembe, Temmuz 15, 2010

Bugün her şey olabilir!


2008 geri gelsin istiyorum, bütün olumsuzluklarına rağmen. Evimi kapatıp, yarım akıllı annemin yanında geçirdiğim öldürücü sekiz aya rağmen 2008'i yeniden yaşamaya hazırmışım gibi geliyor her düşündüğümde. Sonra.. Seksenli yıllara dönmek, Erol'a yeniden aşık olmak istiyorum. Söz veriyorum aynı hatayı yine yaparım ve beni terk'etmeni sağlarım, aksi mümkün değil. Sonra.. Babam yine ölsün istiyorum. Yeniden ölsün ki ben onu yeniden bulmuş olayım istiyorum.

Sonra.. Biliyorum, bugün şey olabilir. Bugün zelzele olabilir mesela, yer yarılabilir. Bir of çekerim, yedi tepe birden yıkılabilir bugün. Tufan için de bugünden uygunu yok, belirtirim. Yüzüme bakmadan, durup dinlenmeden, kırıntı bile nasiplenmeden, gölgesiz tepemden uçup giden kuşa bile meydan okuyorum:

Bugün herşey olabilir.
çünkü bugün benim doğum günüm...



Böyle işte...


.


... photo by Yevgenizamyatin

Salı, Temmuz 13, 2010

Kayısı Ağacı..


Bahçede bir kayısı ağacı var. Uzanıp yüksek dallara, toplayamadığım için meyvaları dalında çürüyor. Kafama düşdü bugün bir tanesi, hayırlara yordum.



Böyle yani..




• Yevgeni zamyatin, Mayıs 2008 Siem Reap




.

Salı, Mart 09, 2010

Son sözler



çaresiz bir telaşla öksüz kalmaktan kurtulmayı denerler.






•• yevgenizamyatin, 2007

.

Çarşamba, Aralık 30, 2009

Badem Ağaçları






•

çoğalınca suçsuz olan
badem ağaçları
yanarlar

•



•• Yevgenizamyatin -3 Haziran 2008 Phnom Phenh

Pazartesi, Aralık 28, 2009

Gülümse, IP'ni yakaladım!


Sanal alemde serseri mayın gibi dolaşmak, önüne gelene girişmek eskisi kadar kolay değil. Çok uzun zamandır ilgili makamlara baş vurduğunuzda hem bir portal üzerinde barınan hem de münferit klavye pehlivanlarına ulaşabilmek bakkaldan ekmek almak kadar kolay, biliyorsunuz. O sebeple uzun zamandır "Ama kimliksizliğin arkasına sığınıp hakaret ediyorlar" serzenişlerine kıymet vermiyorum. Hakarete ve iftiraya uğradığınıza inanıyorsanız harekete geçer ilgili sözde sanal kimliği ensesinden yakalar, cezalandırırsınız. Bu kadar basit. Misal, en çok serzenişte bulunulan "Ekşi Sözlük" kendi içinde işlettiği sansür mekanizmasına rağmen yazarlarından biri fena halde canınızı mı yaktı? Yasal olarak hakkınızı aramanız mümkün yeter ki niyet edin.

Daha da ilginç olan sanal bir kimliğin ettiği hakaret, savurduğu iftira cezasız kalmazken, sanal bir kimliğe hakaret etmek de kimsenin yanına kâr kalmıyor. Geçen yıl, Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan gazetedeki köşesinde "Avasas nickini kullanan yüzsüz" dediği için Avasas'ın açtığı davanın muhatabı oldu. Avasas nickini kullanan arkadaşımız önce "Kimlik Tespit Davası" açtı. Ekşi Sözlük yazarı 'Avasas' olduğunu ispat etti ve Yusuf Kaplan'a "Basın yoluyla hakaret davası" açtı. O yüzden "sanal kimliklerin arkasına saklanıp saydırıyorlar!" cümleleriyle haybeye mızırdanıp, harekete geçmeyenlere kulak asmıyorum, ciddiye almıyorum. Neyse.. Asıl anlatmak istediğim ise bu sözde sanal kimliklere artık sıradan insanların yani senin benim de kolaylıkla ulaşabiliyor olmamızdır. Adamlar yapmış. İnanmayan taş olsun ki tam da tepeden takıntılının yaşadığı binayı bile görüyorsunuz.

Blogunuza dadanmış sapkınlardan, mevsimsel manik krizleri esnasında nerede patlayacağını bilemeyen serseri mayınlardan, Google'a "bilmem ne" yazarak blogunuza ulaşan ve yolladığı galiz sözleri yayımlayamadığınız için blogu takıntı haline getirip yedi sülalenize sövenlerden kurtulmak için ne yapmanız gerektiğini merak mı ediyorsunuz? Buyrun buradan okuyun. Ellerine sağlık olsun ki Merope üşenmemiş, kendi tanımıyla "Anneye anlatır gibi" yapmanız gerekenleri tek tek anlatmış. Her adımın fotoğraflarını çekerek, en basit haliyle "ip" denilen nanenin nasıl tespit edilebileceğini bloguna dökmüş. Ancak "birinin maskesini düşürmeden önce yüzünü görmeye katlanabileceğinizden emin olun." atasözünü de unutmayın derim. Ah, son bir kıyak da bu çaresiz sanal pehlivanlara gelsin: Eğer dadandığınız blogda "counter" yani "Ziyaretçi Sayacı" varsa dikkatli olun, ip numaranız kayıt ediliyordur ve her an kapınız çalınabilir.

Böyle işte..


•• Photograph by Bill Curtsinger 2006

.

Pazar, Aralık 27, 2009

Fotoğrafın Arka Yüzü*


Gümüş bir çerçevede siyah beyaz bir fotoğraf var, camlı vitrinin üzerinde duruyor. Beyaz elbiseli bir kız çocuğu masanın üzerinde oturuyor. Fonda kesik bir el, kız çocuğunu kolundan tutuyor. Kınalı parmakların sahibini bilmiyorum ama fotoğraftaki çocuğu tanıyorum. Ağlamaya hazır gözlerini tek bir kez görmüşseniz siz de tanırsınız. Dudağının kenarında küçük bir yara izi var. Fotoğraftaki henüz yaşında değil. Fotoğrafa bakan on yaş civarında. Fotoğrafları anlattırmayı, anlatılanları dinlemeyi seviyor. Büyüyünce hayâlfürûş olmasından korkuluyor. Yine anlatıyor yaşlı kadın, tabağındaki yemeği nazlanmadan bitirmesinin ödülü olan fotoğraf hikayelerinden birini.

- Dudağımdaki uçuk çok ateşlendim diye mi çıkmıştı anane?
- Evet. Gece çok ateşlenince, sabah uçuk çıkardın sonra geçti.
- O el kimindi?
- Hatırlamıyorum kimindir.
- Niye tutuyor beni?
- Düşmeyesin diye... ama
Durup derin bir nefes alıyor ananem, rakısından da bir yudum ve devam ediyor.
- Düştün zaten o gün masadan. Dudağın da düştüğün için yaralandı.

Bilmiyordum. Belki yüz kere dinlemiştim bu fotoğrafın hikayesini ama hiçbirinde masadan düşmemiştim. Cuma geceleri ananem rakı sofrası kurardı, lakerda yerdik. Her cuma. Hep rakı , hep balık. "Rakı yalnız içilmez" der, beni eşlikçisi ilan eder, karşısına oturturdu. Kahve fincanına damlatılmış rakıyla eşlik ederdim, kendimce. Kahve içemezdim ama, arap olmayayım diye. Tabağımdaki balıklar, şişede rakı biterken babam eve geldi. Masada yer açtık ama babam sulu içmezdi, rakıya katılmadı. Balık yedi, bizi dinledi. Fincanımdaki rakıyı bitirdim ve eski fotoğrafın yeni hikayesini anlattım babama. Heyecanlıydım. Babam anlattıklarımı dinledi. Sakindi. Ananeme sordu. Ananem "Ama evladım on yıl oldu.." dedi. Babam, "Yalan, kalbine saplı paslı bir çivi gibi yakar insanı, çekip çıkarmadan huzur bulamazsın." dedi. Anlamadım. Ananem sofrayı topladı. Babam sigarasını sardı. Hiç kimse bir daha konuşmadı. Vakti gelince de yatağa gönderildim. Sabaha karşı alışkın olduğum bir gürültüye uyandım. Babam ve annem kavga ediyordu. Annemin o gece yine dayak yediğini sabah dudağındaki yaradan anladım. Sordum. "Uçuk çıktı" dedi.

Aynı sabah, dudağı uçuklu kız çocuğunun fotoğrafı gümüş çerçeveden çıkarılıp, siyah kapaklı büyük ve ağır albümün en arka sayfasına gömüldü. Ertesi cuma, rakı sofrasında yerimi aldığımda önüme bir bardak su koydu ananem, sebebini sormadım.


Böyle işte..


* Başlık, Melih Ergen'in aynı adlı romanından alınmıştır.
•• Yevgenizamyatin, Fındıklı Parkı 2008

.

Cumartesi, Aralık 12, 2009

Sevgili Babam Şehrazat'a...


Rahmetli ananem, "Bir çift kömür parçası gibi doğarız. Eğer kendini eğitir ve güdülerini islah etmeyi becerirsen yaşlandığında bir çift elmas gibi parıldarsın" derdi. Bu ağır anlamlı sözü kimin atasından devşirdiğini de hiç bilemedim. Aramaya inandım ama, kaynağını bulamadım. Ananemi çok az hatırlıyorum. Çok güzel, çok uzun boylu, çok yeşil gözlü, bir metre civarında dolanan diğer aile fertlerimle kıyaslandığında dev gibi bir kadındı. Sık sık öksürük krizine tutulurdu. Hap içerek öksürüğünü durdururdu. Babam, "Hapçı siyonist.." diye dalga geçerdi, kendi bağımlılığını görmezden gelerek. Dayak yemediğim zamanlarda ananem ile babam arasında hiç bitmeyen kanlı bir it dalaşının kurbanı olurdum, onların laf sokuşturmalarının arasında kalırdım. Ananem, kızının meftun olduğu uğruna din değiştirdiği bu garip adamı beğenmezdi. Eleştirirdi. Hapçı ananem, esrarkeş babam ve dayakçı kleptoman annemle birlikte sürdürdüğümüz çok renkli bir hayatımız vardı. Sahiden. Annemin dayaklarını, babamın tuhaf ve büyülü sözleri sağaltırdı. Ananem de pek leziz kuru fasulye yapar, anılarını anlatırdı. Bir çocuk daha ne ister?

Hiç masal dinlemeden büyümüş çocuklardanım. Herhangi birini tanıma imkanınız oldu mu? Masal niyetine anlatılan insan hayatlarını biriktirerek büyüdüm. Müflis bir ailenin sokakta yatan oğlunun karşılıksız aşkını, kocasını aldatan kadınların dramını, annane sözü dinlemeyen çocukların sonunu, kocaya kaçan kızların sefaletini dinleyerek büyüdüm. Yattığı odanın duvarından gelen tuhaf seslere dayanamayıp duvarı yıkan ve içinde hazine bulan adamın hikayesini saymazsak, çocukluğumda anlatılan hayatlar 'mutlu son'la bitmezdi, duvarın içinde hazine bulan adam da çok mutlu olur ama o mutlulukla hazineyi savurur, sıfırı tüketirdi ne hikmetse. Mutluluğun yolu mutlaka acıdan geçerdi. Olmak için önce yanmak gerekirdi. Eskiler, kaybedenlerin hikayeleri üzerinden hayatı öğretmeye çalışırdı yenilere ya da bu sadece bizimkilerin yöntemiydi, bilmiyorum. Doğuştan mes'ud insanlar, sebepsiz kahkahalar atan çocuklar ve onların hayatları bana çok uzaktı. Kan çıkmazsa para yok!

Dinlemekten okumaya geçtiğim ilk yıllarda annemin, 'oku da hayatını kurtar' gazıyla getirip önüme attığı Kemalettin Tuğcu kitapları da kahır ve acı doluydu. Yine de okurdum. Okumak için sağlam sebeplerim vardı. Önüme konan havuç, 'hayat' olunca, kurtulmak için can havliyle okumaya sarıldım. Göze batmamak, annemin öfkesine daha az hedef olmak için de iyi bir yöntemdi kitap okumak. Önce derslerimi bitirir sonra da cumbaya kıvrılır, kitap okurdum, ağlardım. Babam, bu okur-ağlar halimle fena halde alay ederdi. Alay etmekle de kalmaz, kitabı elimden alır, fırlatır atar 'okuma bunları!' diye tembih eder, annemi de azarlardı. Azarı ve tembihleri kâr etmeyince Kemalettin Tuğcu kitaplarının eve girişini yasakladı. Babam, kurtulmamı istemiyor olmalıydı. Sordum elbette. Esrarlı sigara eşliğinde okuduğu kitabını kapattı, masanın üzerine bıraktı. Baktım. Kitabın kapağında karla kaplı bir evin damı ve sırtında küfesiyle başı kapalı bir kadın vardı. Okudum. "Bizim Köy.. Hayal Ve Gerçek.. Mahmut Makal" Sordu. "Anlatmamı ister misin?" Anlat, dedim. İşte o gece aniden ve uzun sürecek yeni bir oyun oynamaya başladık. Babam okuduğu her kitabı bitirdikten sonra bana anlatmaya başladı. İyi ve istikrarlı bir okurdu. Annemle kavga etmediği, onu dövmediği ve çalışmadığı zamanlarda hep kitap okurdu. Odasında kimsenin el süremediği dev bir kitaplığı vardı.

Kısa zamanda bu neşeli oyunun bağımlısı haline geldim. Babam yeni bir kitaba başladığında heyecanla bitirmesini ve bana anlatmaya başlamasını beklerdim. Bazen anlatmasını istediğim kitapları seçmeme izin verirdi. Önceden okuduğu bir kitabı seçmişsem, bardağındaki çay bitene kadar izin ister, hızla yapraklarını karıştırır sonra da anlatmaya başlardı. Kitap anlatma oyunu yüzünden işe geç gittiği ya da hiç gitmediği geceleri hatırlıyorum. Yeni bir kitaba başlamadan önce birkaç akşam sohbetini bitirdiği kitabı anlatmaya ayırırdı. Uykudan önce yatakta değil, yemekten sonra masa başı sohbetlerinde anlatırdı okuduğu kitapları. Babama göre kitap okumak, özel olarak vakit ayrılması gereken ve sonu uykuya bağlanamayacak kadar ciddi bir işti. Babamın kitap anlatma seanslarını çocukluğumun en neşeli zamanları olarak hatırlıyorum. Sonra bir gün babam kitap anlatmaktan vazgeçti. Aniden. "Elin kitap tutar hale geldi" dedi, boy versem boğulacağım kadar çok kitap olan, raflarına bile el sürdürmediği kitaplığını hizmetime açtı ve yolumdan çekildi. Tek başıma kaldım. Birkaç ay kitap okumadım. Ne okuyacağıma bir türlü karar veremedim. Okumaya başladığımda babamın hırıltılı sesinin eşliğini aradım.

Babam, atlatmaya çalıştığım bu zorlu aşamayla da pek ilgilenmedi. Bekledi. Ben de bekledim. Azra Abla'nın doğum günümde hediye ettiği kitap, baş ucumda duran bit pazarından aldığımız 3 raflı, yerden az yüksek ahşap dolabın ilk ve tek misafiri olarak aylarca yan geldi yattı. Yeniden okumaya başladığımda ise babam asla kitap tavsiye etmedi. Şunu oku, bunu okuma demedi. Hiçbir zaman kitap hediye etmez, kendisine de hediye edilmesini sevmezdi. Hediye kitabın samimiyetsizlik beyanı olduğunu iddia ederdi. Kitaplarla ilgili talimatları daha çok, 'Şu yaprakları katlama demedim mi sıpa!', 'Yalamadan çevir lan şu sayfaları', 'Benim kitaplarımın içine kalemle not alma' tadında olurdu. Yıllar içinde babamın kitaplığı taşındığımız her yeni evle birlikte büyük ve sarı kolilerden oluşmaya başladı. Evden ayrılırken küçük bond çantasıyla birlikte kitaplarını da götürdü. Ne tuhaftır ki ölene kadar yaşadığı bekâr evindeki odasında tek bir kitap bile yoktu. Babama ' kitap anlatma oyunu'nu neden aniden bıraktığını soramadığım gibi kitaplarının akıbetini de sormaya cesaret edemedim. Bana okuma alışkanlığı kazandıran o adamdan geriye tek bir kitap bile kalmadı. Tuhaf bir iç güdü ile yıllar içinde gördüğüm her ikinci el kitabı karıştırma alışkanlığı edindim. Ne dersiniz, birgün arka kapak içinde "İsmet" yazan o kitabı bulabilecek miyim?

Umut dünyası işte...


•• yevgenizamyatin, İşçi Partisi Ve Çocuklar,

.

Pazar, Eylül 27, 2009

Uykum var!


İstanbul'un elektirikli havası şakaklarıma dikenli tel gibi sarıldı. Bütün gün iğneli fıçı gibi dolandım durdum. Gergin değilim ama kafamın içinde aniden beliren kocaman bir mıknatıs etrafta ne kadar metal varsa bana doğru çekiyormuş gibi hisssediyorum. Havadan olsa gerek. Yarın 28 Eylül. Benim için özel bir gün mü? Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Gün boyunca sebebini unuttuğum o yarım kalmışlık hissini kucağımda taşıdım, Dur bakalım. Uykum var.


02. 43, 28 Eylül

Akşamdan beri göz kapaklarımda oturan o pervasız öküze rağmen uyku haline geçemiyorum. Yarın sabah İstanbul'un trafiği nasıl olur acaba? Sabah kör bir saatte uyanmam, yola çıkmam ve işe gitmem gerekiyor. Birden bire, 'ya uyuyakalırsam!' endişesine kapıldım ve gözümü kapatmaktan korktum. Fena halde uykum, elimde çay bardağım var. En demlisinden. İstediği kadar uyuyup, şıp diye istediği saatte uyanan o şanslı insanlardan biri değilim. Bünyem yeterli bulduğu süreyi uykuda geçirmeden yataktan çıkmamı engelliyor. Gerekli uyku süresini kestirmek de her zaman mümkün olmuyor. Hiç uyumasam da olur. Deliksiz üç gün uyuduğum da... Ama şimdi uyursam, sabah kalkmam gereken saatte asla uyanamayacağımı biliyorum.

Aslında, itiraf etmeliyim ki fena halde tadım kaçık. Bu sessiz, sözsüz, bakışsız hali çok iyi tanıyorum. Ne zaman canım acısa, cümlelerim adressiz kalsa bakmaktan vaz'geçerim. Adressiz cümlelerim var. Konuşmuyorum. Bakmıyorum. Söylemem gerekenleri söylemiyorum. Sormam gerekenleri sormuyorum. İnadına susuyorum. Ben susuyorum, o konuşuyor. Sustuğumu gören ve bilenler elimden tutup hayat sınıfına erkenci yazdırıyorlar, dersimi almam için duacım oluyorlar.. Atlas kumaştan biçilmiş aptallık kurdelemi göğsümde gururla taşıyorum. Evet, belki uykusuz geceler edinip acı çekiyorum ama aptal değilim. Sadece sabr'ediyorum.


03:48
, 28 Eylül
Sabır. Bir nefes boğumu ışık düşlediğim kuytu. Bozkır ıssızlığında o derin, o koyu, o dümdüz yalnızlığı bir başınalığıyla bozan ağaç gibi göze batan sabır. Bir armağan gibi önce seke seke çocuksu sonra sınav gibi coşa koşa asker adımı, gelmişsiz geçmişsiz, sebepsiz sonuçsuz, yalınayak, üstü çıplak bir çocuğun çıt çıkarmayan ruhu gibi doğruyu bulur. Evirir çevirir, okşar kucaklar, acıtır ama öğretir. Nereye, nasıl, ne için, ne vakit dokunacağını o bilir. El söker, dil çözer, düş döker. Nasıl bulur ağrıyı da az ovalar açılır, nasıl geçer daracık dudaklardan da sus pus olmuşlardan ses çıkarır, şaşarsın.



Hepimize iyi bir hafta diliyorum..

Böyle yani...


.
•• yevgenizamyatin/ bir kuş, şubat 2009

Perşembe, Eylül 17, 2009

Erkek aldatır mı?


Aldatır. Çağın virüsü muamelesi yapıyan bu sorunun tek eylemlik cevabı da neden tiksintiyle karşılanır bir türlü anlamam. Erkek aldatır. Kadın da aldatır. İnsan aldatır çünkü. Can Dündar yani kadınların son romantik kalesi de bulvar gazetelerine malzeme oldu ve ipliği pazara dökülerek yıkıldı. Can Dündar'ın, genç bir kadınla öpüşürken yakalandığı fotoğraf kareleri yayımlandı. Görmüşsünüzdür. Can Dündar da karısını aldattı. Duymuşsunuzdur. Eyvah! En son, İclal Aydın mı, Bab-ı Ali'nin kendinden olanı kolladığını sandığı için dertlenmişti? Evet. Hatırlıyorum. Gazeteci bir arkadaşına ilişkisiyle ilgili bir tanım yapıvermişti, medyanın kendinden olanı kollayacağına dair eski bir kuralın işlediğini zannederek. Ertesi gün, arkadaş arasında tanımlanan sürmanşet girmişti gazete sütünlarına. Gamzeli pişti. Kısacası yanılmıştı. Oysa medya, "Basın ahlakı" isimli antik eseri yakalı, içeriğini de unutalı çok oldu. Niyetim, medya dünyasının kendinden olanı kollamayarak gözünü kırpmadan kurtlar sofrasına atışının ahlaki boyutlarını tartışmak değil. "Erkek aldatır mı?" sorusuna verilecek makul bir cevabın peşindeyim.

Erkek aldatır. Aldatmayan erkek, gerçek hayatta var olmayan erkektir. Her erkek birgün aldatacak, her kadın bir gün ihaneti tadacaktır. Eğer birlikte olduğunuz erkek tarafından hâlâ aldatılmadıysanız ya ilişkiniz çok yenidir ya da şartlar ve tesis (yeterli para, doğru zaman, sağlam mekan, gerekli iktidar, keyfine uygun kadın, vs.,) müsait değildir. Her erkek aldatır çünkü ona bu yasak meyvayı sunan, yaratılmış türlerin en oyuncu, en korkutucu ve en zehirli üyesi yani kadındır. Bu nedenle "kocam beni aldatmaz", "sevgilim başkasına bakmaz" çeşnili söylemler geliştirerek komik olmayınız. Aldanırsın, aldatılırsın. Mesele bu kadar basit. Önümüze bakalım. Gözümüzü gerçek hayata açalım. Hırs, intikam, kuyruk acısı, kaybetmenin dayanılmazlığı kılığına saklanmış türlü biçim yaşamsal gerekçeler yolunu gözlüyor. Şimdi ne yapacaksın?

Birlikte olduğu erkeğin aldatmayacağını iddia edenler acilen müdüriyete müracaat etsinler.

Böyle yani..


.

Çarşamba, Eylül 16, 2009

Gemiler: Öksüz bir şarkıdır...


bir an için çıksa
hayatımdan
yanık tenli omuzunda
haykırsam maziden, uzaklardan
şu anda yanımda

deniz rüzgara karışmış güneşte
martı sesleri vardı gülüşlerde,
gülüşlerde,
gülüşlerde...

sen geçerken sahilden sessizce
gemiler kalkar yüreğimden
gizlice
sen geçerken sahilden sessizce
gemiler kalkar yüreğimden
gizlice





Güle güle be Asit! Sahiden güle güle...





••
Mehmet Saygın

Salı, Eylül 15, 2009

DNS Sorunu

Dün geceden beri blogger ulaşımı imkansız hale gelmişti. Sebebini bilmediğim bir DNS sorunu yaşanıyormuş. Ben de arızanın dns sorunu olabileceği ihtimalini Ekşi'de okuyunca, değiştirdim. İşte burdayım! Yine de listemdeki pek çok bloga ulaşamıyorum. Sevimsiz bir durum.. Umarım tez zamanda düzelir.

İstinye Park'ta geçirdiğim iki saati saymazsak, karanlık bir gün geçirdim sayılır. Sezon açılmış. Markaların erkek reyonlarının iç karartıcı renkleri gözüme çarptı. Raflar ve vitrinler mürdüm, siyah, gri, kahverengi ve petrol mavisi ile dolu. Neyse ki alışveriş amacıyla gitmediğim için etrafı geviş getire getire dolaşmadım.

Tadım kaçık. Annemin de ayarı... Yine yalan söylemeye başladı. 10 yıldır sürgit devam eden bu mani-depresyon çemberinden çok yoruldum. Mani ve depresyon arasındaki bu gidiş-gelişin arası kısaldıkça benim de tahammülüm azalıyor. Zaman geçtikçe annemin duygu durumundaki değişime daha zor katlanır oluyorum. Bu sabah kan tahlili yaptırması gerekiyordu. Dün gece konuştuk ve saat 13.00'de tahlil yaptıracağı yerin önünde buluşmak üzere sözleştik.

Buluşmaya gelmedi. Mecidiyeköy'de tam 1 saat bekledim. Sadece beklesem iyi. Söz verdiği saatte gelmeyince ve telefonla ulaşamayınca ödüm patladı. Korktum. Evine de gittim, zili çaldım, açan yok. Yukarı çıktım korkarak. Evvelce iki kez intihara kalkıştığı için insanın aklına bin türlü kötü durum geliyor. Neyse ki evde de yoktu. Cep telefonu kullanmayı da kabul etmediği için oturduğu muhitte bulunabileceği devamlı gittiği bütün yerlere tek tek baktım. Bulamadım. Sinir ve korku içinde işe gittim.

Akşam üzeri bir telefon kulübesinden aradı. "Sabah hastalandım, yatıyordum o yüzden gelemedim." dedi. "Anne ben eve de uğradım yoktun, merak ettim seni" dedim. "Sabah hastalandım ama sonra çıktım evde oturmaktan sıkılıp herhalde o esnada gelmişsindir." dedi. Şu saat oldu yine ortada yok. Yarım saatte bir evi arayıp, gelip gelmediğini kontrol ediyorum. Çok sıkıldım artık, çok...

Günü bitirmeden önce yolunuz düşsün istedim: 'Aydın'lık için

Böyle yani...