yerli dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yerli dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Şubat 27, 2014

Ersen ve Galoşlar, Boynubükükler 'e Karşı!

Kanal D, Total ile arasında oluşan gerginliği hızla ve komedi ile aşmaya başladı. Yıllardır yayında olan, aylardır yerinde sayan Arka Sokaklar'ın ani yükselişi ve eski liderlik günlerini yakalamasıyla başlayan Total patlaması, Arkadaşım Hoşgeldin ve Erler Film'in yapımcısı olduğu Küçük Ağa ile zirve yaptı. Bu akşam görücüye çıkacak olan Boynubükükler ise Galip Derviş'in yapımcı firması Barakuda'dan geliyor. Ahmet- Mahmut Kayımtu kardeşler genç ve çok deneyimli yapımcılar. Yalan Dünya'da piştiler sonra bağımsızlıklarını ilan ettiler. Yolları bereketli olsun.

Boynubükükler'in yönetmen koltuğunda yine çok deneyimli, türünün yani 'dekupajlı iş çeken' yönetmenlerin son örneği olan Ömer Uğur var. Dekupajlı iş çekmek ne demek diye merak eden varsa sağa, sola sorsun öğrensin. Ömer Uğur'u, çok iş çekti ama en çok da Geniş Aile'den hatırlarsınız. Pratik, oyun bilen, abartmak gerekiyorsa bardaktan bile oyun almayı beceren, çok iyi hikaye koklayan, pratik dünyalar kuran, bana da sorsan on numara bir yönetmendir. Dizinin Görüntü Yönetmeni Serdar Armutlu. Müziklerini Sertaç Öngümüş ve Selim Siyami Sümer yapmış. Sanat Yönetmeni ise Hasan Doğan.


Senaryosu Cüneyt İnay'a ait olan dizinin pek kalabalık kadrosunda Sedef Avcı (Melek), Ahmet Yelan Saraçoğlu (Führer Fuat), Gün Koper (Yılmaz), Güven Murat Akpınar (Menderes), Bora Akkaş (Mithat), Bensu Soral (Miray), Murat Akkoyunlu (Mansur), Ünal Yeter ( Tahir), Barış Başar (Samet), Ali Tutal (Şahap), Mine Şenhuy Teber (Venhar) Ahmet Olgun Sünear (Selim), Çağlar Ertuğrul (Ersen), Uğur Bilgin (Korhan), Sevilay Şimşek (Melissa), Özüm Arkan (Zerrin), Damla Debre (Gönül), Öznur Serçeler (İnci), Barış Aytaç (Doruk), Cüneyt Çeliksoy (Kocaman), Barış Küçükgüler (Gocuk), Bengi İdil Uras (Hülya), Nihan Tarhan (Nil), Tatiana Marinescu (Esin), Anıl Altan (Bir), Kadir İlkter (İki) rol alıyor. Vay arkadaş ne kadro umarım kimseyi unutmamışımdır. Unuttuğum isimler olduysa da, kusura bakmasınlar.

Bilindiği üzere Gün Koper, Yeşilçam'ın deneyimli oyuncusu ve senaristi Macit Koper'in oğludur..

Konu şu:Bir grup öksüz ve yetim çocuğun hayatın krem tabakasından gelen yaşdaşlarıyla mücadelesi. Herkes ayrık otu anlayacağınız. Zengini de, fakiri de.. Biraz eski Yeşilçam filmleri, Hababam nostaljisi yaşayacağız sanırım. Her şey bir tarafa çok genç ve pırıltılı isimlere destek atan deneyimli bir oyuncu kadrosu var. Güven Murat Akpınar son zamanlarda en beğenip sevdiğim oyunculardan. Adeta hastasıyım, diziyi sadece onun yüzünden bile izleyebilirim. Ve Gün Koper'i, Öyle Bir Geçer Zaman Ki'nin Osman Senior karakterinden sonra ölümüne merak etmekteyim. Komedi zor iş bakalım altından kalkabilecek mi?

Boynubükükler'in ekrana çıkmasında emeği geçen herkese ve seyircisine iyi şanslar dilerim. Bu akşam saat 20:00'da izlemece!
Böyle işte..
R.





.
*Fotoğraflar Kanal D'nin resmi websitesinden alınmıştır.


.

Cumartesi, Şubat 08, 2014

Dur yolcu!



Hafta başı Cengiz Semercioğlu sektöre bomba gibi düşen bir haber yayınladı. Habere göre Timur Savcı aniden ve öylesine TİMS'in bütün ticari faaliyetlerini durdurmuştu. İdari kadro ve oyuncular bazında gerçekleşen yeni transferler, Güney'e proje yazmaya gönderilenler, aylardır iş başlayacak diye köşede duranlar, kurtuluş umudu olarak görülen projeleri bekleyen kanal yöneticileri özetle bütün sektör şaşkındı. Savcı, sıradan kalabalıklarca tartışmaya kapalı bu kararını Ağustos 2014 itibariyle de uygulamaya başlayacakmış. Hemen dedikodu çarkları işledi. Komplo teorileri gır gitti. Elbette hiçkimse gerçekle yüzleşmek istemedi. Savcı'nın nefes almaya, hayatın keyfine çıkarmaya cür'et edeceğini düşünmek bile istemedi. Divane misin? Akarken küpü daha da daha da doldurmak varken çekip gitmek de neyin nesi? Ancak korkutulmuş, talimat almış ya da sağlığını kaybetmiş olmalısın bu çılgınca düzene "Dur!" diyebilmek için..

Timur Savcı'yı hiç tanımam. Anlatılanlardan bildiğim kadarıyla sektöre genç yaşta girmiş, her kademesinde pişmiş, dürüst, işine hakim genç bir adam. Başarılı işler, 'düzenli ödemeler' yapan, kimsenin hakkına saldırmayan, ayağına basmayan, duygusal bir adammış. Terazinin bir kefesine son üç yıl içinde yaşadıklarını, Meral Okay'ın ölümünü, kız kardeşinin vefatını, sektörün naz niyazını, küçük insanların çıldırtan kaprislerini ve sistemin bitmek tükenmek bilmez saçmalıklarını diğer kefeye de hayatını koymuş; ağır basan yöne doğru hareket etmiş. Ara vermiş. Tazelenmek, hayatın keyfini çıkarmak için kendine zaman ayırmış. Çok mu? Dedikodu kumkumalarına sorarsan çok değil, imkansız..

Bu kıyıcı sistemin parçası olan insanın durma, savaşmama, geri çekilme kararı alabiliyor olması çoğunluğa saçma geliyor. Oysa ölümüne zevklidir durmak, durabilmek. Her şey olduğunu zanneden bir avuç 'hiç'in yüzüne bakıp gülümseyebilmek. O, yalanlarla ruhunu kurtarmaya debelenirken titrek ellerini avcuna hapsedip, "Sen kazandın.." diyebilmek ve masadan kalkıp gitmek. 'Kaybettin işte' dediklerinde sahip çıkman gereken şeylerin hâlâ cebinde olduğunu bilerek gülümsemek. Tavsiyelere aldırmadan yürüyüp gidebilmek. Bu kontrol edilemez gibi duran yıkıcı akışın içinde çalkalanıp durmaktan başka yol bilmeyen, edinilen onca yara bereye para ve mevkiiden pansuman yaparak acısını gururla taşıyanlar yalın olan gerçeği görmekten korkuyor olabilirler mi? O zaman ego denen hastalıklı hayvan ruhunu sarıp sarmalamadan 'dur!' düğmesine basabilmenin yolunu bulanlara selam olsun..

Böyle işte..
R.

Pazar, Ekim 27, 2013

Kayıp: Büyüyünce geçecek sanmıştım..




Başlamadan söyleyeyim, jenerik izlemekle ilgili büyük bir sıkıntım olduğu aşikâr. Her fırsatta söylüyorum. En sevdiğim jeneriği bile birkaç bölüm sonra izlemekten sıkılıyorum. Bu nedenle son zamanlarda en favori dizim The Blacklist oldu. Jeneriği kısacık. Yok gibi. Tam benlik.. Bu durumdan yola çıkarak Kayıp'ın hakkını yememek için jenerik izleyememe takıntımı kenara koymak istiyorum. Çünkü Kayıp'ın jeneriği gerçekten çok güzel. Mutlaka ve illa yakında onu izlemekten de sıkılacağım ama tasarımcısı Cihat Parlak'ın aklına, gözüne, ellerine sağlık olsun demeden bu yazıya başlamak istemedim.

Dün akşam yayınlanan bölüm, hastahane odasında çok şahane bir mikro plan ile başladı. Damlayan serumdan açılan sahnede bilinmeyen bir el, Nuri'nin fişini çekti ve hikâye 41 saat geriye, Falko ve Mehmet'in çatıştığı ana savruldu. Çatışma esnasında Kerem Paşamız da, olayların başından beri ilk defa metanetini kaybetti ve korku dolu tepkiler verdi. Haklı. El kadar çocuk. Atlattığı badireler kolay yenilir yutulur ve unutulur olmayacak. Keşke bu hikâye planlandığı gibi 39'u tamamladıktan sonra bize bir de Kerem'in gelecekteki hikayesini anlatsalar. Aslında bu anlamda bakılınca dizide arz-ı endam eden karakterler arasında hayatını çok merak ettiklerim var. Mesela Falko'nun faydasız kardeşi Fahri ve Bilal'in çilekeş karısı Elmas'ın odaklandığımız hikaye dışında kalan, onları bu kaosun ortasına atan yolculuklarını çok merak ediyorum. Neyse uzatmayayım, gayet güzel tasarlanmış itişip, çatışma sahnelerinden sonra Falko, Kerem Paşa'yı derdest edip kamyonete atıverdi. Kerem'i bu kadar çabuk ve sahte paralarla kurtaracağını zanneden sersem Murat da, avcunu yaladı. Keşke serseri kurşunlardan biri de ona isabet etseydi de hastane odasında, narkoz altında nasıl da dağılıp, paramparça olduğunu izleyebilseydik. Kısmet değilmiş ama Murat'ın çöküşü muhteşem olacak, bekleyin derim.




AKLIMDA CEVAPSIZ SORULAR
Beni bu hikayede temel olarak en rahatsız eden durum, Kemal'in babasıyla ilişkisi olacak, belli oldu. Baba- Oğul ve Baba- Kız ilişkilerine ezel ebed zaafım olmasından öte, senaristimiz Kemal'in babası Feridun'la (Yüksel Arıcı) ilişkisini biraz hafife alıyormuş gibi hissediyorum. Kemal'in babası ile ilk karşılaşmasında yaşadığı ve bize alenen hissettirdiği kibirli tiksintinin, cinayet işledikten sonra yardım almaya çalıştığı anlarda aniden kaybolması, hızla değişmesi bende bu ilişki düzeneğinin üzerinde özenle durulmadan yazılmış olduğu hissi uyandırıyor. Kemal'deki bu çaresiz değişimin altı daha iyi çizilmeli, teknede "Baba sağ ol.." noktasına getiren yolculuk daha net izlenir bir hikaye olmalıydı. Neyse, bu da benim huysuzluğum hanesine yazılsın. Kemal, babasının manevi desteği ile Bilal'in cesedini Marmara'nın soğuk sularına boca ettikten sonra aklında tonla cevapsız soruyla cebelleşti. Bilal'in orada ne işi vardı? Neden Bilal'i öldürmesini istemişlerdi? Bilal'in karısına, oğluna ne cevap verecekti? Bilal'in bu işle ilgisi mi vardı? Sordu, durdu. Bu sorular Kemal'in kalan 33 bölüm boyunca çekeceği kabir azabının sinyallerini verdi.

Kemal eve döndüğünde, işi gücü bıraktık, evlat acısıyla adeta Uruk Hai'a dönüşen, içinden kontrolsüz bir canavar çıkan, yetmezmiş gibi Dolunay Soysert'in o -ya da her kimin ise- ısrarlı over doz yorumuyla korkunç boyutlara erişen ve duygu takipsizliği deryasında debelenen Leyla'ya odaklandık. Leyla ve istemsiz devinen elleri, çektiği acıya inanmayan gözleri ne yazık ki beni ölümüne gerdi. Kerem evden alınalı 6 gün oldu. Yalvarırım biraz durul. O titrek çeneler, nazal ses, nefes alışverişlerin yarattığı hırıltılı kaos, karakteri nazarımda 'izlenemezler' sınıfına çoktan yerleştirdi. Leyla'nın nispeten daha başarılı olduğu tek an ise hastahanede ağabeyi ile konuştuğu ve ona sarıldığı sahneydi. O kadar. Bu bölüm vesilesiyle de Leyla konusunu eleştirmeyi kapatıyorum. Çünkü yoruldum. Dün gece bölümü izlerken Leyla'nın sahnelerinde ekrana bakamadım. Hoş, dün gece gözüm bir yandan da SBT'nin Twitter hesabındaydı ve gün değişikliğinin dizinin izlenme oranlarına etkisini tahmin etmeye çalışmaktan kafam kazan oldu. Özeti bile yazıp, yayınlayamadım.



BÖREKLER YAPARIM SANA
Bu arada bilmem farkında mısınız ama Özlem, Mehmet'le kan kardeş oldu. Umarım bu durum aşklarının gidişatını etkilemez. Şakası bir yana hikayenin ana aksını kenara koyarsak bu dizide en merakla beklediğim açılım, Mehmet- Özlem ilişkisi olmaya devam ediyor. Şimdi sevimli gülüşüyle kalbimizi fetheden, dalağı düşük ama aşırı sevimli, yetmezmiş gibi de seksi Özlem'in ruhunu sarmalayan travmaların kabuğu sıyrılıp yeniden kanatılmaya başladığında ne arızalar çıkacağını hep birlikte ve zevkle izleyeceğiz. Mehmet ve Özlem'in birbirlerini sağaltmasını ve hayatı temize çekmelerini görmek çok zevkli olacak. Hastahanede sabahlama sahneleri, müstakbel kaynana ile tanışma anı ve ardından börekli- mercimek köfteli aile sofrasına oturma sahneleri de bu çoktan seçmeli, sancılı ilişkinin ipuçlarını verdi. Bu ikili, 13'e kalmaz öpüşür sevişir; Kemal de kıskançlığı sebebiyle Mehmet'ten okkalı bir yumruk yer, ön dişlerini eline alır. Söylemişti dersiniz. Bu arada Aslı Enver, -oyunculuğunu büyütmesi açısından- sadece tecrübeyle yani zamanla kazanacağı incecik rötüşlara ihtiyacı olan çok genç bir yetenek ve izlerken çok zevk alıyorum.

Bölüme -bence- damgasını vuran da Mehmet'in kız kardeşi İnci'nin kurduğu bir cümle oldu. İdolünün ağabeyi Mehmet olduğunu anlatırken, "Büyüyünce geçecek sanmıştım.." dedi. Tıpkı Özlem gibi benim de lokmamı kursağıma dizdi.  Bu cümle sadece İnci'nin hayat yolunu zor eden "engeline" bakışı için değil, bütün karakterlerin hatta hikayenin tamamı için sarf edilebilecek güçlü bir önermedir. Büyüyünce geçecek sandığımız bütün arızaların, yoksunlukların aslında kalıcı olduğunu öğrendiğimiz o talihsiz anda yaşanan kırılmanın yarattığı incinme.. O kırılma ve incinme hali ile yaşanan iç savaşın sonucuna göre pozisyonumuz belirlenmiyor mu bu hayatta? Bizi kötücül yapan ya da iyi insan olup olamamanın yol ayrımına getiren tam da bu savaş anı değil mi? Çok etkileyici bir cümle ve sahneydi, hiç kanırtmadan, sulandırmadan geçip gittiler. Ama ben, uzun uzun bu sahneyi ve o anı düşündüm.. Kendi kırılma ve incinme anlarımı hatırladım ve kendi hikayemin püf noktasını bulmaya çalıştım. Faydalıydı. Yazanın eline sağlık..



HAYATINA DEVAM EDİYORSUN!
Falko, bu bölümde de tek derdinin Kemal'den intikam almak olduğuna inanmamız konusunda ısrarlı oldu ama, henüz onun hikayesinin temeline inemedik. Her yaz Hala evine göçmeler, duvarda asılı duran sapandır, tesbihtir filan tamam da, hâlâ Falko'nun derdi nedir, net olarak anlamış değiliz. Başından beri Falko'nun Özlem'e aşık olduğa ve aşk acısı yüzünden Kemal'den intikam olmaya odaklanıp bu oyunu kurduğuna pek inanmıyordum. Bu bölümde Falko, Özlem'i televizyonda gördüğünde hiç oralı olmadı. Hasan ve Fahri de Özlem'e tepki vermediler. O yüzden bu ihtimali neredeyse eledim sayılır. Falko'nun, Kemal ile bir derdi olduğu aşikar ama bunun sebebi klişe bir "aşk acısı" olamaz diyorum. Bir kadına aşık olup, -hangi sebeple olursa olsun- elde edemeyince de bunca kanlı ve acılı bir oyun kurmak çok klişe bir açılım olurdu. Ancak o 'kadın' Falko'nun kanından birisi ise ve hikayenin sonu ölümle sonuçlanmışsa bu intikam hırsı daha makul ve anlaşılır olabilir. O nedenle Falko kendi intikamını mı alıyor yoksa (Hikayenin başından beri bizi sağa sola iteleyerek hedef şaşırtmaya çalıştıkları gibi misal bu bölümde de reji, Falko ve Feridun bu kaçırma olayında ortaklarmış gibi bir hava yarattılar.) aslında zaaflı ya da borçlu olduğu bambaşka birilerinin intikamı için aracı mı oluyor, henüz anlamış değilim. Hikayedeki her karakter o kadar zan altında ki sanırım sonunda bütün olanların sorumlusu hiç ummadığımız biri çıkacak ve hepimiz apışıp kalacağız.

Rezzan Kiraz'a selam çakan Tarot Uzmanı Reyhan ile fal seansı (bence yazan arkadaş hayatında hiç tarot baktırmamış o da ayrı..), Özlem'in dekoltesine ve dudaklarına fokuslanarak iç geçiren Mehmet'in romantik halleri, Fahri ve Hasan'ın gömlek kardeşliği, geçen bölüm Kemal'in ayağını ezdiği evsizin şikayetçi olarak el bombasının fitilini ateşlemesi, kocasına "Hayatına devam ediyorsun!" diyerek çıkışan Leyla'nın evden çıkarken takmayı unutmadığı salkım zümrüt küpeleri, Özlem'in basına yaptığı fazladan bilgi verici açıklama, Nuri'nin kapısında bekleyen polislerin sıradan basiretsizliği, Mehmet'e yanık yardımcısı evde kalmış 'abla', Kemal'in Bilal'i öldürdüğü deponun babası Feridun'a ait olması derken bölüm yine kritik bir anda bitiverdi. Falko, basın açıklamasında Nuri'nin ölmediğini öğrenince harekete geçti ve Kemal'e ikinci bir 'görev' daha verdi. Ya Nuri ölecek ya da Kemal'in Bilal'i öldürdüğü kaset gerekli yerlere ulaşacaktı. Böylece tehlikeli tanık Nuri'nin fişi çekildi.

Çok uzun yazdım ama belirtmeden geçersem ayıp olacak, karakolda Kemal'in kaza nedeniyle ifadesini alan polis rolünü ifa eden oyuncuyu da çok beğendim. Bu vesileyle söylemeliyim ki Kayıp'ın cast direktörü Mine Güler de hikayeye çok hakim ve son derece özenli seçimler, keşifler yapıyor. Ellerine sağlık olsun. Sonuç olarak, bölümün başında gördüğümüz ve Nuri'nin fişini çeken bilinmez elin sahibi Bilal ve Elmas'ın tatlı oğulları Kadir mi, yoksa karısı kafede otururken ortadan kaybolan Kemal mi, sorusuna tedirgin olmadan cevap verecek olan beri gelsin. Odadan kaçan kimliği belirsiz arkadaş tuvalete girdi, Kadir tuvaletten çıktı ve polislerden tedirgin oldu ama Allah da biliyor, gönül rahatlığı ile "Evet, fişi kesinlikle Kadir çekti" diyemedim. 6. bölüm, Kadir ile Feridun arasında tesis edilmeye çalışılan soru işaretleriyle dolu 'sürpriz' bir ilişkiyi kucağımıza bırakarak, süper-poze'ye düştü ve bitti. Fişi kim çekti konusu da gelecek bölümün meşgalesi olacak sanırsam. Bugün çıkan reyting sonuçlarına bakınca da, Kayıp'ın ekranda 39 bölümü planladığı gibi tamamlayacağına, çok büyük bir aksilik çıkmazsa bizi yarı yolda bırakmayacağına dair inancım perçinlendi.


Böyle yani..


.










Cumartesi, Ekim 05, 2013

Kayıp: Korkma Baba, Korkma..



4. bölüm karanlık ve gerilimli bir ortamda elinde silahla ağlayan Kemal ile Falko'nun konuşmasından açılarak 24 saat geriye sıçradı. (Bu geri git, ileri gel hallerinin devamlılığını umarım biri sıkı tutuyordur da, patlamazlar diye dua ediyorum..) Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, Murat Şarman rolünde Kürşat Alnıaçık'ı plastik malzeme olarak çok başarılı buluyorum. Tam role biçilmiş kaftan. Ortama ve hikayeye alıştıkça eski usül fazladan mimikli oyunculuğu da azalmaya başladı. Yakında bu karakter her açıdan tadından yenmez hale gelecek. Ve elbette bahsetmeden geçemeyeceğim ikinci durum da kasabın yatağından çıkmış gibi saçı başı perişan bir halde, ailenin acısından rol çalan Elmas. O da biraz kendine çeki düzen verse, biraz toparlansa çok iyi olacak. Yoksa fena halde zan altında kalacak. Acaba Elmas o kadar korunaklı bir sitede, kaymak tabakanın kapısına gelen iki tüysüz polise oğlancağızı elleriyle şıp diye teslim etmenin vicdan azabını mı çekiyor, o teslimatta bir bit yeniği mi var, anlamadım gitti. Size de fazladan bir perişan ve dövüngen gelmiyor mu?

Leyla o kadar tatlı uyuyordu ki bütün bölüm uyanmaması için dua ettim. Uyansa da artık ağlamasın. Hem kendini hem de bizi helak etti kaç bölümdür. Leyla'nın dövünmelerini, ağlayıp inlemelerini gerçekten izleyemiyorum. Hoş, geçen bir arkadaşım, "Anne olmadığın için anlamazsın o acıyı, az bile atıyor kadın kendini yerden yere" demedi de değil. Demek beni böylesi boğan oyunculuğun total üzerinde de garip bir etkisi var. ( Pardon Vildancım ama, totalsin kabul et) Neyse.. Senaryo ilerlerken, Hansel ve Gratel gibi arkasında ekmek kırıntıları da bırakmaya devam ediyor. Aslında hikayenin karakterleri çok katmanlı dizilmeye çalışılmış. Her biri çok yüzlü ve derinlikli kurgulanmaya çalışılmış. Oldukça da başarılı ilerliyorlar. Misal Falko, hikayeye dahil olduğu ilk günden beri taammüden kötü bir karakter olmadığını satır aralarında avaz avaz bağırıyor. Bu bölümde de Falko'nun özünde ne kadar yumuşak kalpli bir "kurban" olduğunun altı iyice çizilmiş. Öyleyse Falko intikamını neden bir çocuk üzerinden alıyor, neden çocukla can acıtıyor? Bölüm boyunca en çok da bu soruyu sorup durdum. Artık Çıyan Kemal, zamanında Falko'nun bacısına mı atladı da sonra karnında çocukla sokağa attı ve bu acılara sebep oldu, sanırım gerçeği öğrenmemiz oldukça uzun sürecek.

Biliyorsunuz, hikayeyi izlemeye başladığım ilk bölümden itibaren Mehmet ve Özlem arasında acilen arızalı bir aşk tesis edilmesi konusunda ısrarlıydım. Bu bölümde artık "ilişki" kurulacağına dair net ipuçlarını vermişler. Teşekkürler Türkiye! Mehmet de yakışıklı adam Allah için.. Kim bilir, onun da bu kadar sene sapsız üzüm tanesi gibi bir başına kalmasının altında ne tuhaf kalp kırıklıkları vardır. Hikayenin tek arızalı kalbi de Özlem değil elbette. Adamın ağzı yanmamış olsa tek başına serseri mayın gibi ne dolansın ortada? Bölüme damgasını vuran da Mehmet ile Özlem'in kaza ile ağız ağıza kalmasıydı ki o sahne bana kalsa 25 saniye daha sömürülesiydi. (Lüften ilerleyen bölümlerde Mehmet ya da Özlem o sahneyi bi hatırlasınlar, korkmayın valla gideri var.) Yeri gelmişken hemen belirteyim, Mete Horozoğlu çok sağlam bir oyuncu. Ölçümü de söyleyeyim; onca sezon ekranda hem de çok popüler ve çok izlenen bir işin başrol oyuncusu olarak kaldı. Şimdi Kayıp'ta izlerken aklıma tek bir an bile olsun 'Soner' gelmiyor.

Bu bölümde kafama takılan şey, Kurye'yi bulabilmek umuduyla Mehmet'in, "Site içi güvenlik kamerası var mı?" sorusu oldu. Mehmet zaten daha ilk gün o kameralı odaya oturup, polis arabasını teşhis etmemiş miydi? O halde Mehmet, ultra nitelikli ve iyi bir "iz sürücü" olarak site ve güvenlik sistemi hakkında bütün soruları sormuş ve cevapları çoktan alıp, ezber etmiş olmalıydı. "Ay kız aklına gelmemiştir çocuğun.." cevabı beni kesmez. Mehmet o esnada, "Site içi güvenlik kamerası vardı değil mi?" dese yine sahne kurtulurdu. Şahsen, doktorun sakat kalması uğruna mikro cerrahi gerektiren parmağı iptidai şartlarda dikmeye kalkışmasına bile bu kadar takılmadım. Bölümün en tatlı yerinde tam Mehmet ve Özlem kikirderken Leyla uyanmasın mı? Bir an bakışları su bardağına takılı kalınca, dedim tamam, felç indi, kurtulduk çok şükür! Fakat sonra bıraktığı yerden, hızla ve aynı telaşlı, abartılı antik oyununa devam etti. Leyla çıkınca hikayeden ölümüne kopuyorum.

Elbette Leyla acılı bir annedir ve dövünmeli, ağlamalıdır. Ancak Leyla'nın ağzından çıkan acıya gözleri inanmıyor. Neredeyse Leyla oğlunu kaçırtıp, kocasına ders vermek istediği için böyle oynuyor bile diyeceğim. (Oyuncunun karakter yorumunu anlamlı kılmak ve olayın adını koymamak için ne şekillere giriyorum farkındaysanız.) Ekşi Sözlük'te ısrarla "Ransom"dan alıntı olduğu söylenen basın toplantısı fikri aslında bana da keskin bir viraj gibi geldi. Polisi işe karıştırmamak için yeri göğü inleten Leyla, bu basın toplantısına nasıl ikna oldu görmek isterdim. Mehmet ayağa kalkıp, "Evreka!" dedi ve Leyla'yı ikna etti. Açıkçası inanmadım. Hatta Leyla'dan daha çok şüphe etmeye başladım. Zaten iyi yürekli bir kadın olsa Elmas çarşafları değiştirdi diye o kadar kabarıp, dövünmez ve özellikle de kabalaşmazdı. O sahnede Leyla neredeyse Elmas'a vurmak üzereydi. Bence Leyla'nın bunca dövünmesinin altında bir bit yeniği var. Söylemişti dersiniz.

Dizinin son 20 dakikası oldukça yüksek tempoda finale yürüdü. Çok da iyi bir sahneyle bitti. Falko, Şarman Ailesi'nden hem düzenledikleri basın toplantısının (umarım) rövanşını aldı, hem de başına bela olan Bilal'den kurtuldu. Kemal'e gerçekten çok acıdım. (Hoş, anasına söyleye söyleye nazar babasına değdi galiba bu bölüm Kaan Taşaner de biraz over acting limitlerine dayanmıştı ama bizde kredisi bol diye ses etmiyorum.) Tekne sahnesinde Kerem, "Korkma baba.." dediğinde de gözümden akan yaşı tutamadım. Finalde Bilal ölmezse o zaman B planına geçeceğim ve bütün bu olanların Kemal için organize edilmiş, sürpriz bir doğum günü hediyesi olduğunu iddia edeceğim. Ona göre.. Özetle, gayet güzel bir bölümdü. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık.

Öyle yani..


.