Çarşamba, Eylül 04, 2013

Kim Ki-Duk geliyor






İstanbul'da, 13-19 Eylül 2013 tarihleri arasında düzenlenecek olan Türk-Kore Filmleri Haftası Güney Koreli yönetmen Kim Ki-Duk'un katılımını vaad ediyor. 12 Eylül'de Cemal Reşit Rey’de düzenlenecek galaya da katılacak ve film gösterimlerinin ilk gününde Mimar Sinan Üniversitesi’nde sinemaseverler ile buluşacakmış. Söyleşisi ise 13 eylül cuma günü, saat 13:00'daki Pİeta'nın gösterimi sonrasında, saat 16:00'da olacakmış. Umarım son anda bir aksilik çıkmaz. Kim Ki Duk'da, tam da rakı-balık yapılacak masa adamı havası yok mu? Bence var. Anekdotlar havada uçuşur, gecenin sonunda bütün masa elele, ağlaşırız bile.. Neyse..

31 Ağustos'ta başlayan Güney Kore ile kaynaşalım etkinlikleri kapsamında gerçekleşen haftada 21 film, ücretsiz olarak meraklısıyla buluşacak. Film gösterimleri Beyoğlu Majestic Sineması ve Mimar Sinan Üniversitesi’ne ait Yeşilçam Sinema Salonu’nda yapılacakmış. Ayrıca film afişleri de sergilenecekmiş. Vakti ve merakı olan kaçırmasın.

Programda yer alan Kore filmleri şöyle;


Kore Filmleri
İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar - Ki-duk KIM
Acı - Ki-duk KIM
Boş Ev - Ki-duk KIM
Zaman - Ki-duk KIM
Masquerade - Chang-min CHOO
King and the Clown - Joon-ik LEE
Taegukgi hwinalrimyeo - Je-kyu KANG
Love Fiction - Kye-soo JEON
Thieves, The - Dong-Hoon CHOI
Host, The - Joon-ho BONG
Dure-Sori Story: The Voice of the East - Jeongre JO
Leafie, a Hen Into the Wild - Seong-yun OH
Radio Star - Joon-ik LEE
Miracle in Cell No. 7 - Hwan-kyung LEE
Architecture 101 - Yong-Joo LEE   


İyi seyirler,

Öyle yani..


.

Salı, Eylül 03, 2013

Görüş Günü Kadınları





Uzun zamandır ilk defa elim zorlanarak bir yazı yazıyorum. NTC Medya’nın, Fox Tv için hazırladığı "Görüş Günü Kadınları”nın ilk bölümünü izledim. İzlemez olaydım. Yıldız Çağrı Atiksoy (Gülay), Semra Dinçer (Zehra), Şenay Gürler (Süreyya) ve Nesrin Cavadzade (Lale) araya Sinan Tuzcu ve  İlhan Şeşen’i de alarak olayı altı kapıya bağlamaya niyet etmişler. Olmamış. Dizinin yönetmeni Faruk Teber. Senaristi Özgür Evren Heptürk. Fırat Yükselir’in bayıcı müziklerinden hiç bahsetmeyeceğim, inanın. Allah için Hakan Yarkın çok iyi çalışmış. Sanat yönetimi oldukça başarılıydı. Ancak dizinin adı üzerinde Görüş Günü Kadınları. Aslen dışarıda kalanların hikayesini anlatacağını işaret etmiyor mu? Ne gerek vardı o kadar masraf edip 7500 metre kare hapishane kurmaya, demedim değil. Hele de retina okuyucuyu döne döne gösterdiklerinde.. Neyse.. Açıkçası reji açısından beni tek rahatsız eden yüz planlarında kullandıkları abartılı filtre oldu. Sordum, özel pas color yapılmış dediler. Gözüm bozuldu zannettim, o derece..

Senaryo korkunç denilecek boyutta kötü. Sözde bölümün adı "Gülay’ın hikayesi" ama gel gör ki klasik “açılış bölümüdür herkesi azıcık azıcık gösterelim” klişesinden kurtulamadı. Misal, Sinan Tuzcu’nun oynadığı Komiser karakteri kordöbale gibi dolandı durdu ortalıkta. İlk bir saat sadece oturdu, kapıdan girdi, boş sahnelerle zaman doldurdu. E, o zaman ilk bölüme koyma? Olmaz. Yüce Klişe Tanrıçası çarpar! Para verdik, oynatalım. Star isimdir, gezinsin yeter kafası bitmeyecek bu memlekette. Diyalogların yarısı didaktik, kalan yarısı da boş laf.. Hep, yazdığı hikayeye inanmadığı için seyirciye açıklamalarla bezeli kaygulu konuşmalar kuran senarist telaşesi ve bu telaş içinde boğulan karakterler, anlar silsilesi.. Değişmiyor. Mahkumların haftada 10 dakika konuşmalarına izin veriliyorsa ve bu bilgi hikayede şu an ya da yakın gelecekte kilit bir önem taşımayacaksa (ki alakası yok, emin olun) bilsem ne olur, bilmesem ne? Laf olsun, sayfa doldursun işte!

Hikaye o kadar uzun bir antre yaptı, (2 saat sürdü) beyhude ham sahnelerle o kadar vakit harcadı ki o esnada uyumamak, zap yapmamak için kendimi zor tuttum. At binen Adana sosyetesi mensubu kadın, evde pedikür yaptırıldığı için "zengin" olduklarını öğrendiğimiz karakterler, tam da Atatürk'ün hayatı işlendiği ana denk gelen okul sahneleri.. Gülay'ın yetimhane Müdür Annesi ile neye niyet, neye kısmet yazılmış acemi ve yine seyirciye bilgi verme amaçlı boş konuşmaları.. Hangi birini anlatayım? Özetle, Görüş Günü Kadınları'nın senaryosu 'Fakir Ülke İhracat- İthalat Kataloğu' gibi olmuş. Azıcık ondan, birazcık şundan, aman bizde şu da var, bu da var.. Hatta Sıla şarkısına klip de yaptık.. Bildiğin çorba. Ne anlattın? Hiç. Projenin bütün bir bölüm boyunca seyirciden özenle gizledikleri bir cazibesi olmalı ki masa başında onay alıp, çekim aşamasına gelmiş ve Türkiye’de ilk kez 7500 metre kare hapishane dekoru kurdurmuş. Bu bölüm hikayenin hikmetini anlayamadık. Kısmet, eğer izleyici bulursa önümüzdeki bölümlere. Hayırlı, uğurlu olsun. 

Yanarım yanarım, Nesrin Cavadzade’ye yanarım. Yine yanlış bir projenin içinde canım oyunculuğu heba olacak. Yıldız Çağrı Atiksoy’ın karakterine de, tüm çabasına rağmen Şenay Gürler’e de inanmadım. Özellikle vaktinden erken dolan gözleriyle Yıldız Çağrı Atiksoy hiç inandırıcı değildi. Keşke bu sezonu bekleyerek geçirebilseydi. Yan rollere seçilen oyuncuların tamamı yapay duruyor. Hiç kimsenin inandırıcılığı yok. Hep yüzeysel, plastik karakterlere bir de kötü oyunculuk eklenince tarifsiz bir acı veriyor. Hele küçük çilli kız çocuğunun iflah olmaz kötü oyunculuğunu izlemeyi içim kaldırmadı, gözlerimi kapadım. Kötü rejiye katlanabilirim, kötü senaryoya bahaneler uydurabilirim ama artık kötü oyunculuk izleyemiyorum.

Emeği geçen herkesin yolu açık ve bereketli olsun. Faruk Teber'in rejisine saygım sonsuzdur ama onun hatırına bile bu diziyi izlemem. 




Not: Ben izlemedim, emin olamam ama Görüş Günü Kadınları, BBC Yapımı Prisoners' Wiwes'ın aynısı diyorlar. Legal uyarlamadır umuduyla role caption’a iki kez baktım, bir ipucu bulamadım. İlgili diziyi izleyen ve benzerlik bulan olursa haber etsin, bi zahmet..



Öyle yani..



.

Pazartesi, Eylül 02, 2013

Nerede Kalmıştık?




Uğur Yücel'in ekrana döneceği, Canım Ailem'in beklenmeyen(!) erken vedası ilan edildiği günden itibaren konuşulmaya başlamıştı. Hatta ekip, vedanın hemen ardından vakit kaybetmeden Canım Ailem'in çekirdek kadrosuyla yeni bir iş yapmaya karar vermiş, çeşit biçim hikâyeler bakınmaya başlamışlardı. Ekran seyircisi Uğur Yücel'i ve etrafında kurduğu enerjiyi izlemeyi seviyor. Net. Canım Ailem, ekrana veda edeli de üç yıl oldu. Zaman su gibi geçiyor. Geçen sezon başlarken, Uğur Yücel'in yine TMC ile çalışacağı, hikayeyi de seçtiği kulislerde duyulmaya başlamıştı. Eski yeni pek çok kalem sahibiyle konuştukları, bizzat Uğur Yücel'in aklındaki hikayelerin çatısını kurdukları ve buna benzer haberler kulaktan kulağa yayılırken sonunda yine Selin Tunç'la yol almaya karar verdikleri haberi piyasaya düştü. Ekip, kod adı Yadigâr olan bir drama için kadro kurmaya başladılar. Hep olduğu gibi de projeyle ilgili detaylar doğru yanlış demeden sokağa akmaya başladı. Senaryoyu okuyanların yorumuna göre yeni hikâye, Canım Ailem ve İkinci Bahar dokusunda, komikli mahalle dizisi tadında, sıcak, kâh ağlatan, kâh güldüren bir iş olacakmış. Özeti şöyle; İstanbul'da tatlı ekşi yaşam mücadelesi sürdüren ailemizin hayatına, Yadigâr Kız girer ve olaylar gelişir. Konağa istenmeyen gelin gelir. Harem'e, Hürrem gelir. Eyvah kızımız Yabancı Damat bulur vs, vs.. Hikâyeye kulp takmak kolay. Zaten iki elin parmağı kadar "çatı" var. Mesele altını nasıl doldurduğundur. Selin Tunç da rüştünü ispat etmiş bir hikayecidir. Kalemi bereketli olsun.

Dizi başlamadan genelde hakkında yazı yazmam. Bu sefer öyle olmadı. Neden yazıyorum? Anlatayım. Projeler genel olarak alt yapı çalışmalarına başladıkları isim ile yayına da çıkarlar. Bazıları da proje ile ilgili ipuçları yayılmasın diye bir 'kod' isim seçerler. Bazan değiştirir, bazan da değiştirmezler. Çok da mühim bir konu değil. Lafı edilmeye değmez. TMC'nin Star Tv için hazırladığı hikaye, hazırlık aşamasından geçerken kullandığı kod adını yani 'Yadigâr'ı değiştirdi. Dizinin adı, 'Aramızda Kalsın' olarak duyuruldu. İddialı dizinin, Tv8'in sabah kuşağında yayınlanan magazin programı ile aynı adı taşımayı seçmesi şaşırtıcı oldu ama çok da üzerinde durmadım. İsim koymak her durumda olduğu gibi "hikaye" için de en önemli iş, seçim, adımdır. Bu isim değişikliği duyurulduktan sonra, nedense, sosyal medya'da ve dizi forumlarında, 'Aramızda Kalsın- Yadigâr' kıyaslaması yapılmaya başlandı. Bana da Twitter'dan ve blog mesajları yoluyla tercihimi ve neden dizinin adının değiştirildiğini soranlar oldu. Oluyor. Soruların cevabı yapım firmasında. Az önce de anlattığım gibi isim değişikliği çok mühim ve hayati bir mesele de değil. Bu değişikliğin tonla irili ufaklı sebebi olabilir. Paşa gönülleri istemiş, değiştirmişlerdir. Bize ne? 

Fikrimi soran olsaydı da, Yadigâr olmasın derdim. Bu kadar ağır topların, 'kafa' isimlerin bulunduğu bir kadroda proje adı olarak hikâye karakterlerinden birinin seçilmesi (kaldı ki aslında proje tam olarak da Yadigâr'ın hikayesidir) star oyuncularımızın box ofisi açısından riskli olabilir. Yadigâr dışındaki oyuncuların sanki başrol değillermiş de, söz konusu karaktere destek mahiyetinde yardımcı rollerde oynuyorlarmış hissi yaratacağı ihtimalini tartışmaya açardım. İlla bir isim seçilecekse o zaman Bahattin olsun, derdim. Beğenmediyseniz Hüsne olsun, derdim. Öldürseniz ikna olmazdım. Öyle yani.. Eğer Yadigâr için seçilen oyuncu Gökçe Bahadır gibi parlayan, güçlü bir isim değil de ortalama bilinirlikte sıradan bir oyuncu ya da no name olsaydı projede isim sorunu çıkma olasılığı aynı olur muydu? Bilmiyorum. Tek sorunumuz bu olsun der, masadan kalkardım. Allah sizi inandırsın, pasta gün be gün büyüdüğü halde profesyonel kuralları olan bir sektör olamama haliyle gurur duyan dizi piyasamızda zaten nereden, hangi aşamada, nasıl sorun çıkacağı pek belli olamıyor. İnanır mısınız, yıl olmuş 2013, -sözüm bu projeden dışarı-, ortalık jenerikte adının hangi sırada yazılacağını dahi dert eden, sorun haline getiren oyuncularla dolu. 

Aramızda Kalsın'ın ilk bölümü, 19 Eylül perşembe akşamı, saat 20:00'da, Star Tv'de yayınlanacak. Bana kalırsa da bu sezon ekrana çıkan en sıcak işlerden biri olacak. Sevilecek. İzlenecek. Gökçe Bahadır, geçen yıl Kayıp Şehir'de çizdiği çok başarılı karakterle en gözde oyuncular listesine kafadan girdi. Her ne kadar Uğur Yücel ve Binnur Kaya, ekranda güvenli roller üstlenme konusunda bir dünya markası olsalar da, reyting garantili oyuncular listesinde oldukları reddedilemez bir gerçek. Caner Cindoruk da, hikâye izin verirse kendini aşacağına emin olduğum genç oyunculardan biri. Hatice Memiş, Uğur Yücel'in çalışmayı sevdiği eski ekip arkadaşlarından ve sektöre de gözünü ispatlamış bir yönetmen. Erol Avcı kıymetli bulduğum bir sektör duayeni. Ancak içimdeki şeytan'ın sesi, ısrarla, bu dizinin ikinci sezonu görmeyeceğini söyleyip duruyor. Susturamıyorum. Dili tutulasıca!  

2013-2014 sesonu resmi olarak bu gün başladı. 
Seyircisine de, sektör mensubuna da hayırlı uğurlu olsun. 

Cumartesi, Ağustos 31, 2013

Neriman kumral mı? Buldum o zaman!






Peyami Safa'nın olgunluk dönemi eseri olarak kayıtlanan "Fatih Harbiye", Koliba Film tarafında Fox Tv için ekrana uyarlandı. Başrollerini Neslihan Atagül (Neriman), Yunus Emre Yıldırımer (Şinasi) ve Kadir Doğulu'nun (Macit) paylaştığı dizide Süveda Çil, Uğur Demirpehlivan, Seda Türkmen (Fahriye), Dilara Öztunç (Pelin), Fırat Topkorur ve Itır Esen de rol alıyor. Dizinin uyarlama senaryosunu Hayriye Ersöz yazmış. Ersöz'ü size ve kendime hatırlatacak belirgin bir ekran işini bulamadım. Ağırlıklı olarak Kanal 7 için tv filmleri yazmış. Kalemini parlatan bir işi varsa ve es geçmişsem, özür dilerim. Fatih Harbiye'nin yönetmeni ise ekran bağımlılarının "Canım Ailem" den hatırlayacağı, son olarak da "Hayatımın Rolü"nü çeken deneyimli isim Sadullah Celen. Elinin çabukluğu ile ünlüdür. Yarattığı dünyaları severim. Çok temiz iş çıkarır. Güvenli sularda yüzer. Rejisi oyuncu odaklı değildir. Yani az yetenekliyi kamufle eden, örten, sarıp sarmalayan bir reji anlayışı yoktur. Elbette bana göre..

Safa'nın romanı, basıldığı günden beri popülerdi ve defalarca Türk Sineması'na da, dizilere de içeriği bakımından kaynaklık etti. Bilen biliyor, Fatih Harbiye, Türkiye'nin 1920-1930 yılları arasında geçer. Romanı ekrana uyarlarken o yıllarda tasvir edilen dünyanın, sınıfsal ayrışmanın/ çatışmanın kodlama farklılıklarının, Safa'nın o yıllardaki kadına bakışının sosyolojik olarak bu günkü karşılıklarını aramaya zahmet bile etmemişler. Uyarlayan, romanın konusuna sadece "dramatik klişeler" bazında yaklaşmış. Evet, bunu anlamak için ilk bölümü izlemek yeterli. 2013 yılında muhafazakar kodlamayla yetişmiş bir genç kızın altını çizmek için bula bula "bekaret kontrolü" travmasını koyarsanız, uyarlama zihniyetinizle ilgili bütün ipuçlarını da kapıma bırakmış olursunuz. Üzülerek söylüyorum ki Fatih Harbiye'nin temiz rejisi dışında dikkat çeken hiçbir yanı yok.

Oyuncu seçimine gelirsek, yan rollerde çok rahatsız eden bir durum yok. Hatta Seda Türkmen'i de çok beğendiğimi söylemek isterim. Fakat romanın bel kemiği olan Neriman karakteri için yaptıkları oyuncu seçimi gerçekten de yanlış olmuş. Neriman rolünü Neslihan Atagül'ün oynayacağını duyduğum ilk gün hissettiğim tedirginliği, çıkaracağı karakteri ve performansını görene kadar ertelemiştim. Atagül ile Neriman'ın tek ortak noktası ikisinin de kumral olmasıdır. Kabul, romanda fiziksel görünümüne dair en az ipucu verilen karakter Neriman'dır ama, kadro kurarken de tek şart romancının karakterlerini ince ince tarif etmesi midir? Neyse.. Atagül, umut vaad eden genç bir oyuncu ama, Neriman yorumu fazla pısırık, beden dili hayli ağlak olmuş. Roman boyunca değişen, çatışan, dönüşen ve dahi sık sık sinir krizleri geçiren Neriman, Atagül'ün bu yorumundan bir anda fırlar da, utançtan yerin dibine girerim inşallah. Ayrıca Neriman ve Şinasi o kadar sönük duruyor ki Kadir Doğulu ışıl ışıl parlar hale gelmiş.

Cem Yıldız, Murat Uncuoğlu ve Emre Dündar'ın müziklerini yaptığı Fatih Harbiye'nin sanat grubuna; mekan / kostüm seçimlerine, diyalogların acemiliğine filan hiç girmeyeceğim. Karısının ölümünden sonra Kuruçeşme'deki yalıda yaşamak istemeyen memur emeklisi Faiz Bey'in seçimlerine boyun eğerek dönemin Fatih'inde yaşamak zorunda kalan Neriman'ın özeneceği o "Batılı" hayat tarzından anladığınız bu mudur, demeyeceğim çünkü artık bunları söylemekten yoruldum. Oysa heveslenmiştim uyarlamayı duyduğumda, dönemsel hassasiyetleri açısından halen çok şahane oturuyordu günümüze.. Günlerce konuşabilirim Safa'nın Fatih Harbiye romanı ve kurguladığı çatışmanın alt metinleri üzerine.. Beyhude.. Ah bu arada, diziyi izlerken, başrol için odüsyon vermiş, ama başarılı bulunmadığı için yan rollere kaydırılmış en az iki Neriman adayı da gözümden kaçmadı.

Özetle; Peyami Safa'nın romanından bir trajedi pornosu yaratmayı planlıyorsanız elbette seyircisi bulunur.  Seviyor bizim bağzı tür seyircimiz bu ağdalı hikaye sündürmelerini.. Ancak bu kadro sezonda özellikle hafta arası ayakta durmakta çok zorlanır, o bakımdan güzel saat ve gün seçmişler. İlk bölüm, anlık SBT analizlerinde yayın boyunca yükselerek 1.'liğini korumayı başardı. Cumartesi, ilk bölüm merakı, karşısında sağlam rakip dizi/program olmaması ve Kadir Doğulu fanatiklerini düşünürsek normal bir durum. Son olarak, Fatih Harbiye'yi ben izlemem.. Emeği geçen herkese teşekkür eder. Hayırlı uğurlu yayınlar dilerim.

Öyle yani..


.

Aramızda Kalsın Başlıyor




Son yıllarda ekran cazibesini (sanırım kârlılığını da) yitiren, görevi önce haber bültenlerine devredip sonra da köşesine çekilip, suskunlaşan "sığ magazin" temelli dev prodüksiyonlu programlar, "Gazete kupürleri okuyup, laf sokalım" formatına evrilip, yeniden parlamaya başlamıştı. Hatırlarsınız. Yaklaşık olarak 3 sezon önce Müge Dağıstanlı ve Gülşen Yüksel'in sunduğu, evrile evrile "İkinci Sayfa" haline gelen ve Kanaltürk'te yayınlanan sabah kuşağı programı da bu formatın ilgi çekici örneklerinden biri haline geldi. Sabah kahvesi eşliğinde gazetelerin magazin başlıklarını yorumlama işinin 'ses çıkarması' ve ucuz maliyetli olması diğer kanalları benzer tür programlar yapmaya heveslendirmiş olmalı ki; magazinci kızlarımız ılık ılık gündem tutarken, gedikli konuk haline gelmesine ramak kalan, ağzını açtığında gündemi de, gündeme de sallayan Sacit Aslan'ı, sürpriz bir atakla Tv8 kapıverdi. Getirdi, Pelin Cini'yi aprantisi yapıp, "İkinci Sayfa" ile aynı saate dayadı.

Şahsen "Aramızda Kalsın" adıyla yayına giren, Sacit Aslan'ın nadiren sertleşen ama çoğunlukla mutedil dalgalı atarları, gündelik magazine nostalji katışı, bağımlılık yapan anekdotlarıyla daha da renkli ve çarpıcı hale gelen bu programı izliyordum. Eğleniyordum da.. Sacit Aslan, geçen sezonun sonuna doğru programı bırakacağının sinyallerini vermişti. Şafak sayıyor gibiydi. Programın dikkatli takipçilerinin gözünden kaçmamıştır. Haziran sonunda tatile girdiler. Sacit Bey, internet haberciliğine geri döndü. Hoş, televizyon programı boyunca da bu, "kopyala- yapıştır, kulağına çalınanları da araya sıkıştır" tarzı şimdilerin en yaygın habercilik tarzını bırakmamıştı ya neyse, konumuz bu değil. Birkaç gün önce Tv8, Sacit Aslan'dan boşalan koltuğa Salih Keçeci'nin oturacağını duyurdu. Salih Keçeci de mesleğin -yaşayan- eskilerindendir. Sıkı bir muhabirlik hayatı oldu. Masa başına da geçti. Yayın Yönetmenliği de yaptı. (Sözüm sahiden meclisten dışarı da, "Magazin Gazeteciliği" namlı mesleğin geldiği yeri gördükçe Orhan Olcay'ı çok özlüyorum. Nur içinde yatsın.)

Aramızda Kalsın, 9 Eylül'de Pelin Cini ve Salih Keçeci ile yayına başlıyor. Sacit Aslan, son dakika atağı yapıp başka bir kanala gider mi dersiniz? Göreceğiz.. Ama Sacit Aslan gidince bana da sabahları izleyecek başka bir program bulmak farz oldu. Herkesin yolu açık, reytingi bol olsun.

Ay, biliyor musunuz aslında yazıya yeni sezonda Star Tv'de başlayacak olan mahalle komedisi dokulu dizi "Aramızda Kalsın"a üç-beş laf etmeye niyet edip başlamıştım da, aklım diğerine kaydı, kısmet işte!

Öyle yani..

.
.
.


Cuma, Ağustos 30, 2013

Yazdan Armağan: Güneşi Beklerken




Ekşi Sözlük yazarlarının da hemen keşfettiği gibi Kanal D'nin yaz aylarında ekrana giriş yapan başarılı gençlik dizisi Güneşi Beklerken, Kore'yi de sallayan başarılı dizi 'Boys Over Flowers'a da kaynak olan Japon işi manga 'Hana Yori Dango'dan esinleniyor. Boys Over Flowers, uzun zamandır yerli yapımcılar ve kanalların dikkatini çeken bir projeydi. Birçok yapımcı ve yazarın bu dizinin uyarlama hakkını almak için Japonya ile yazıştığını fakat ilgilileri bir türlü ikna edemediklerini de bilmeyen kalmadı. Sonunda Kanal D/ İç Yapımlar'ın da dikkatini çeken drama, yaz ekranına uyarlandı. Güneşi Beklerken'in senaryo ekibinin başında 'İkinci Bahar'da yönetmen yardımcısı olarak görev alan, geçen sene ilk uzun metrajını çeken ama sıradan seyircinin en çok da yine Kanal D'nin klasikleri arasına giren 'Kavak Yelleri' dizisinden hatırlayacağı Gökhan Horzum var. Yazar ekibinin diğer üyeleri Ayşin Akbulut, Ekin Atalar, Atasay Koç ve Deniz Dargı'dan oluşuyor. Dizinin yönetmeni de reklam piyasanın çok iyi tanıdığı bir isim olan Altan Dönmez. Çok parlak reklam portföyünü kenara koyarsak Dönmez'i, pek çok işten ama en net,  'Can Kırıkları' dizisinin görüntü yönetmeni olarak hatırlıyorum. Peşin söyleyeyim, bayılıyorum. 'Güneşi Beklerken'de çok temiz ve nefis iş çıkarıyor. Dönmez de ekrana iş yapan her reklam kökenli görüntü yönetmeni gibi dünya kurmakta asla sorun yaşamıyor ama lüzumundan bir tık fazla 'resim' ispatı çabasıyla yön veriyor rejisine. Biraz daha rahatlasa keşke.. Açıkçası bu eleştiri de benim sistematik huysuzluğum olsun, Dönmez'in ekran yolu hep açık, çok başarılı olsun.

Güneşi Beklerken'i toplamda 2 bölüm (ilk ve son yayınlanan bölümünü) izledim. Hikâye, hedef kitlesi itibariyle beni pek ilgilendirip, sürükleyecek tarzda olmasa da ortada ciddi bir uyarlama başarısı var. Kabul etmek lazım. Yapımcısı ve yazarlarına teşekkür ederim. Ayrıca uzun zamandır gözlediğim, gidişatını ve seçimlerini çok başarılı bulduğum Kanal D İç Yapımlar, büyük bir cesaret göstererek hikayenin omurgasını oluşturan karakterleri seyircinin asla aşina olmadığı, ilk bakışta hatırlayamayacağı neredeyse no name diyeceğimiz genç yüzlerden kurmayı başarmışlar. Emre Kınay, Ebru Aykaç, Gökçe Yanardağ ile de genç kadroya abartmadan tatlı bir destek atmışlar. Adını unuttuğum kıdemliler affetsin, sadece iki bölüm izledim. Esas kızımız Zeynep'i oynayan Hande Doğandemir'i meraklısı en son Şubat dizisinden hatırlayabilir. Barış rolündeki İsmail Ege Şaşmaz'ı hiçbir yerden tanımıyorum. Sanırım dizi piyasası için gerçek bir keşif olmuş. Genç kadronun tamamı çok başarılı ama, hikayenin kilit karakterinden biri olan 'Kerem'i canlandıran Kerem Bürsin, plastik malzemesi, süzme amerikan terbiyesi almış beden ve oyun diliyle bir anti kahraman olarak ilk anda seyirciyi fena halde yakalıyor. Misal beni yakaladı ve diziyi izlemeye zorladı. Tebrik ediyorum. 1987 doğumlu Bürsin, oyunculuk macerasına Amerika'da start vermiş. Eğer, 'Hacı biraz daha acıyı hissettir bize mimiklerinle..' tarzı yakın plan reji yönlendirmeleriyle (evet, yapıyorsunuz başladı çocuğun kaşları oynamaya) oyununu bozmazlarsa sektör önemli ve yetenekli bir jön kazanmış olacak. Kerem Bürsin'den bir özel ricam da kendi devamlılığını tutmayı hemen ve hemen öğrenmesi olacak. Sevgili Kerem, laf aramızda kalsın, bizim setlerde asistanlar dünya tatlısıdır ama sen yine de kendinden başkasına güvenme. Neyse..

Özetle; Güneşi Beklerken Kanal D'nin yeni sezon prototipine yazdan kalan önemli bir iş olacaktır. Kanal diziyi fazla iteleyip, kakalamazsa elbette..


Öyle yani..


.

.

Cumartesi, Ağustos 24, 2013

Sekiz Haziran, Milano Film Festivali’nde!



Burak Çevik’in kısa filmi ‘Sekiz Haziran’, 5-15 Eylül 2013 tarihleri arasında İtalya’nın Milano kentinde düzenlenecek olan Milano Film Festivali’nde, Sylvian George’un programladığı özel bir seçkide izleyici ile buluşuyor.

Brezilya, kapitalizm, İspanya Devrimi, Yunan İsyanı ile ilgili deneysel filmleri kapsayan ‘Oh Liberity’ (experiment the forms, experiment the justice) / ‘Oh Özgürlük!’ (biçim denemeleri, özgürlük denemeleri) başlıklı seçki, Bruce Baille, Ben Russels, Ken Jacobs, Jean-Luc Godard, Raymundo Gleyzer gibi dünyaca ünlü yönetmenlerin kısa filmlerinden oluşuyor. 

Gezi Parkı Direnişi sırasında Taksim'in girişlerine kurulmuş olan barikarların görüntülerinden oluşan Sekiz Haziran, ses kaynağı olarak 28 Mayıs 2013 tarihinde, daha sonradan Gezi Parkı Direnişi'nin sembolü olacak Kırmızılı Kadın'a yapılan biber gazlı müdahalenin ses kaydını kullanıyor.

Allah da biliyor, izledim demenin haklı gururu içindeyim..

Leyla ile Mecnun bahane, sistem şahane






TRT, Leyla ile Mecnun dizisini yayından kaldırdığını duyurdu. Şaşırmadım. Bu açıklamadan birkaç gün önce de İbrahim Şahin, 'Henüz gözden çıkarmış değiliz.' duyurusunda bulunmuştu. O zaman da umutlanmamıştım. Proje yayına girdiği ilk günden beri ekrana pamuk ipliği ile bağlıydı. TRT'nin, eline geçen bir proje dosyasını -kim bilir kaç hevesli taze yapımcı adayı, müteahhit eskisine gösterdikten sonra- Onur Ünlü'ye uzattığı o ilk günden bu yana sektörde çok şey değişti. Fanatik bir Leyla ile Mecnun seyircisi değilim. İtiraf etmeliyim ki projenin içinde çok kıymet verdiğim isimler olmasa, o 20-30 bölümü de izlemezdim ama iddia ettiğim bu sektörel değişimin ipini çözen projenin Leyla ile Mecnun olduğunu inkâr edecek değilim.

'Ticaret ile samimiyet aynı çuvalda uslu durmaz. İlla biri diğerini yaralar.' derdi, rahmetli babam. Ticaret de, siyaset de bilmem ama entrikanın hası ile büyüdüm. Hem de kafa koparan cinsinden entrika.. Neyse.. Leyla ile Mecnun'un ekran macerasıyla ilgili rivayet muhtelif. TRT, sırf malum cemaate yakın durduğu için Onur Ünlü'yü mutlu edecek bir proje dosyasını tozlu raflardan çıkarıp gündeme getirmiş olabilir. Onur Ünlü'nün önüne bırakılan proje dosyasına sevgiyle sarıldığına, hevesle çoğalttığına ve ham halinden çokça da değer kattığına inanıyorum. Onur Ünlü, birilerine yakın, birilerine uzaktır. Mühim mi? Meslek adamı olarak kıymetini etkiler mi? Tartışalım. TRT, dizinin sosyal medyada çıkardığı sesin etkisine kapılıp, kısacık bir an da olsa 'Vizyon- Misyon- Marka Değeri' gibi kavramlara itibar etmeye heves etmiş olabilir. Olamaz mı? Bu heves, TRT'nin var olduğu ilk günden beri muktedir olanın elinde oyuncak olduğu gerçeğini değiştirir mi? Konuşalım.

Kim, hangi düğmeye bastıysa bastı ve dizi yayına başladı. Kısa sürede topyekûn Eflatun Film, Türk Televizyon Tarihi'nin en cesur işine imza attı. Tartışmasız. Leyla ile Mecnun ekibi, 'Gezi Parkı' sivil direniş tarihimizin fenomen ikonu olmadan çok önce de Gezi ve benzeri bir çok 'sosyal' meseleye destek atmış, muhalif durmuş ve dahi 'TRT Zihniyeti' ile de dalga geçmişti. Hatırlarsınız. TRT Yönetimi de, 'Arkadaş, zaten karneniz kırık dolu yetmezmiş gibi utanmadan bi de Gezi'yonuz!' diyerek sabrını tüketmiş olabilir. -Hangi günlerde ve hangi prensiple, ne kadar gezindiğinin artık o aşamada hiçbir önemi yoktur.- Olamaz mı? Leyla ile Mecnun'un yayında olduğu süre zarfında ticareten dişe dokunur bir kıymeti olmadığı sır değil. Sağır Sultan dahi biliyor. Reyting listeleri, kanalın reklam pastasından ne kadar didiklediği ortada.. Dizinin bilinirliği 'internet gençliği'nin temel taşı, meşhur 'Y Kuşağı'nın ötesine geçemedi. Aksini iddia edene, neden dizinin 'fenomen' karakterlerinin reklam alamadığını sorarım. Kabul edelim, çok sevgili 'İsmail Abi', Bakkal Erdal', 'Mecnun', 'İskender Baba' tiplemelerinin Samatya'dan ötesi için 'Selahattin Kocabaş' kadar bile tanınırlığı olamadı. Eminim, Eflatun Film reklam sektöründen gelen kimi tekliflere de yanlış fiyat politikası uygulamıştır. Neden mi eminim? Kuzgun'a yavrusu hep Şahin görünür de ondan. Çok şükür ki konumuz bu değil.

Özetle; arkasında bir 'güç' olmasaydı 'Leyla ile Mecnun' belki de ilk sezonun ortasını göremeden yayından kalkardı. Leyla ile Mecnun asla total'i avucunda oynatacak bir iş olmadı, kabul. Ancak pek çok sektör dinazorunun silkelenmeye niyet etmesini sağladığı da, su götürmez bir gerçek.. Yayın tarihi itibariyle sözde bağımsız diğer kanalların prototipine koymaya kolay kolay cesaret edemeyeceği bu projenin ekrana çıkmasında, 103 bölüm boyunca bir avuç izleyicinin dimağını hoş etmesinde eğer bir cemaatin, lobinin parmağı varsa, Allah onlardan da razı olsun. Çünkü bu gündelik siyaset rüzgarları dindiğinde, bu körlemesine itibar kıyımının modası geçtiğinde, temiz sermaye yalanları bittiğinde, sular yön değiştirdiğinde Leyla ile Mecnun'un televizyonculuk tarihi açısından ne kadar önemli bir adım olduğu konuşuluyor olacak. Gün gelecek yazarından oyuncusuna, yapımcısından yönetmenine, bakkal yönetmekle tv kanalı yönetmek arasındaki farkı öğrenmiş olacağını umduğum kanal yöneticileri de dahil olmak üzere bütün sektör mensuplarının saygıyla anacağı bir proje olarak tarihe derkenar olacak.

Kişisel olarak, ancak yolda görsem parmakla gösterebileceğim, sinemasının da, kafasının da hastası olmadığım Sevgili Onur Ünlü'ye 'güç' ile kurduğu rivayet edilen bu 'emsalsiz' ilişkiyi kolay yoldan ekran başarısına dönüştürmek ve yat bayır, tekne çayır gezinmek varken neden yokuşa vurup kıçından* ter akıtmayı tercih ettiğini de sormak isterim.

Öyle yani..


.

.

*Mahmut mu diyem?

Cumartesi, Temmuz 20, 2013

Gülşah Aktari..




Ah Gülşah..
O internet sitesinde 14 Mart 2013 tarihli kayıp haberine rastlayalı
2 saat oldu.
Sen kaybolalı beş ay olmuş..

Sokaklarda yaşadığını,
Dövüldüğünü,
Bıçaklandığını,
Kas hastalığının ilerlediğini,
Titrek ellerinin çay bile içirmediğini
Ve sonunda soğuk bir Mart gününde
Tam da 1 aydır kayıp olduğunu öğreneli
iki saat oldu.

Kayıp ilanına ekledikleri fotoğrafta yüzün net seçilmiyor.
Yorum yazanlardan biri sormuş, yok mu başka fotoğrafı?
Bir diğeri cevap vermiş: Sevmezdi fotoğrafının çekilmesini..
Sevmezdin. Bilmez miyim?
Selam bile vermez, mahallenin dışında rastladığında tanımazdan gelirdin.
Arkandan koşsak, bağırsak dönüp bakmazdın.
Sokak ve mahalle iki ayrı kavramdı senin için..

Gülşah..
Uğur..
Benim can arkadaşım..
Hayat sırdaşım..
İlk ezberim.. Can kurtaranım..

Bu hikâyeyi anlatmak zorundayım. Sana bunu borçluyum..
Neden dövülmek pahasına da olsa tek başına, sevdiklerinden uzak, soğuk sokaklarda yaşayıp, o sokaklarda kaybolup gitmeyi göze aldığını anlatmam lazım. Mutlaka..


Cuma, Haziran 14, 2013

Kuşak çatışmasına dair sevecen bir güzelleme...


1 Mayıs 1977, Tepebaşı. 
Cumhuriyet Sineması'nın önünde dikilip, Taksim'e yürüyen ‘devrimci’ ağabeyleri alkışlıyorum. 

1 Haziran 2013, Cihangir.
İlk Yardım Hastahanesi'nin önünde, Gezi Parkı’na yürüyen incitilmiş gençleri alkışlıyorum. 

36 yıldır benim cephede değişen hiçbir şey yok gibi.. Oysa kabul görmüş öğretidir: ‘Her şey değişmeli!’

1 Haziran sabahı nükseden, -Allah biliyor kuldan gizlenmez- tesadüfen dahil olduğum şiddet girdabını acıyla, öfkeyle, zaman zaman güle ağlaya ama en çok da şaşkınlıkla izliyorum. 31 Mayıs gecesi ‘Gezi Parkı Direnişçileri’ tabir edilen gençler ateşin etrafında oturmuş, kitap okuyan adamı dinliyorlar, yaratıcı ruha dudak ısırtıyorlardı. Sonrası tufan.. Hiç masal dinlemeden büyümüş çocuklardanım. Herhangi birini tanıma imkanınız oldu mu? Masal niyetine anlatılan insan hayatlarını biriktirerek büyüdüm. Seçkin ailelerin, orantısız aşkların peşinde aklını yitiren evlatlarının perişanlığını, kocasını aldatan kadınların korkunç dramını, anneanne sözü dinlemeyen çocukların sonunu, kocaya kaçan kızların sefaletini dinleyerek kabus dolu uykulara uğurlandım. Yattığı odanın duvarından gelen tuhaf seslere dayanamayıp duvarı yıkan ve içinde hazine bulan adamın hikayesini saymazsak, çocukluğumda anlatılan hayatlar mutlu son ile bitmezdi. 

Duvarın içinde hazine bulan adam da çok mutlu olur ama ifrat ile hazineyi savurur, sıfırı tüketirdi ne hikmetse. Mutluluğun yolu mutlaka acıdan geçerdi. Eskiler, kaybedenlerin mutsuz hikayeleri üzerinden hayatı öğretmeye çalışırdı yenilere. Olmak için de, aydınlığa çıkmak için de önce yanmak gerekirdi. Doğuştan mes'ud insanlar, sebepsiz kahkahalar atan çocuklar ve onların masalları çok uzaktı bize. Kan çıkmazsa para yok diye bağırırdı Karpuzcu Acem Ali, öte dünyada arkamızdan koşardı tabağa mahkum pirinç taneleri, ayrılık olmasın diye gözden öpülmezdi. “Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi*”, işbu sebeple bile, yazdığınız masala sahip çıkmayı, evlatlarınızı ferah uykulara uğurlamayı unutmayın çocuklar..

Günlerin getirdiği de, götürdüğü de herkesce malum. Çala söyleye, yaza çize, analiz ede ede tükenmeyecek. Yetişkin halimize sorarsan, deli saçması komikli videolara ölümüne gülen, mekana bir büyüğü geldiğinde ayağa kalkmayı bilmeyen, sigarasının dumanını yüzümüze üfleyen, sadece fonetik açıdan hoşuna gittiği için ağza alınmayacak galiz lafları ulu orta sarf’edebilen, eğip bükemediğimiz, planyaya sokamadığımız, aidiyetsizliğinden, bağsız köksüz duruşundan şikayetçi olduğumuz ‘Y Kuşağı'ndan hızlandırılmış hayat dersi alıyoruz. Milletçe. Almaya da devam edeceğiz görüldüğü üzere.. Ben ve benim gibi devletine ‘Baba' sıfatını ekleyerek büyütülmüş pek çok kuşakdaşım, ‘eve ekmek getiren’ öfkeli ama yorgun, 'evlatlarını döver gibi seven'** bir baba figürü etrafında hemfikir olup, vakayı kavramaya çabaladık.

Baba ile evlatları arasında süregelen bu tatsız husumet, tabiatın ruhunu incittikçe, çağın gereklerinin aksine gözümüzü açtı, yeni nesille bağımızı güçlendirdi, çok şükür. Plebisit ile Referandum arasındaki farkı halkın da, vekilinin de internetten search ederek öğrendiği zamanlardan geçiyoruz.. 40 yaşını epeyce aşmış, ikiden fazla sosyal medya sitesinde salınan, Candy Crush’da 147. levelı zorlayan, 10 yıldır Second Life oynayan, Ekşi’de atarlı, Twitter’da ergen ve hayatta ‘alıngan’ bir yetişkin olarak söylüyorum: En sıradan sohbet için 'meclis' kuran, ideolojik görüşünü de, sofrada ikram edilenden fazlasını da köşeleri keskin bir ast- üst adabı eşliğinde talep etmeyi öğrenmiş koca bir kuşak, sırasız konuşan gençleri ağzımız açık dinliyoruz. İnanın, sizi de search ederek öğreniyoruz. Gece yastığa başımızı koyarken, 'vay anasını meğer ne çok kirlenmişim' diyebilirsek müjde; direnişi kişisel not defterimize umut ışığı olarak yazabiliriz fikrimce.

Tüm dünyanın gözleri önünde yaşanan kuşak çatışmasından pek azımız abdesti sağlam çıktık. Sabırla koruk üzüm olurken, dayatmalara itiraz edişinizi bir kısmımız inat olarak etiketledik. Tavsiye vermekten, endişelenmekten, destek ile köstek arasındaki ince çizgiyi ‘iyi niyetle’ ihlal etmekten, sırt sıvazlayıp sakinleştirmeyi denemekten geri duramadık. Zihnimize kazınan büyük hesaplardan, öğretilmiş yaşam şartlarından, kurallardan, korkulardan, safsatadan, raconlardan sıyrılamadık. Gelecek kaygumuzla vedalaşamadık. Vakti zamanında sokağa döküldüğümüzde bizim için kaygılanan ebeveynlerimize, argüman geliştiren ülküdaşlara, korku salan otoritenin yansımasına dönüştük. Aynı videoya ikinci kez gülemeyecek kadar hızlı yaşayan bir kuşağın gözünde kahraman olmaya çalışmanın da beyhude olduğunu bilemedik. Özür dileriz. 

İtiraf etmeliyim ki günü değil, durmaksızın geçmişi düşünüyorum. Her adım ve her hareket eskiyi hatırlatıp, hesap defterinde yan gelip yatan bir denklemi daha gündemime sürüyor. İyi, kötü, taammüden kötü arasındaki farka uyanmaya çalışıyor, insan fıtratının küfünü üflüyor, vicdanımın sağlamasını yapıyorum. Şimdilik az kazanmış, çok kaybetmiş durumdayım. Henüz Z raporunu almadım da, kasa fişimde şöyle yazıyor: Samimiyet, ego ile eğilip bükülünce can acıtıcı bir kılığa bürünüyor. Etme.. Biliyor musunuz, aslında babamı anlatacaktım size, tam da babalar günü vesilesiyle... Kutlanası bir gün diye rivayet olunur. Hiç kutlamadım. Bizim zamanımızda yoktu böyle babalar, danalar günü modası ya da vardı ama bizim muhite pek uğramıyordu. Her gün bizimdi. Onlar hep babamızdı. Bir adamı sırf bu nedenle kutlamak anlamsızdı. Gülerler, tefe koyarlardı. Çok da tatlı anlatacaktım. Kah gülecek, kah ağlayacak, paylaşacaktık.. Kısmet değilmiş..

Son olarak, bu yazıya ilham veren 'Büyük Usta'ya da mahsus selam eder, gözlerinden öperim.. 

Babalar gününüz kutlu olsun..




*Murat Uyurkulak- Tol
**Yılmaz Erdoğan- Mevsimlik Şarkı

Pazar, Mayıs 26, 2013

Sülün Osman'ın torunları iş başında: Jübilemiz var, katılır mısınız?


Son moda tanımıyla konvansiyonel medyada sağa sola itiştirilmiş, sürmanşet magazin haberlerinin arasına dolgu maddesi gibi serpiştirilmiş 'nitelikli/ niteliksiz' dolandırıcılık haberlerini okumadığımız bir gün oluyor mu? Olmuyor. Devir değişti. Dolandırıcılık olarak tanımlanan suçun kapsamı da.. İstanbul Emniyeti Siber Suçlarla Mücadele Merkezi’nin verilerine bakarsanız Nitelikli İnteraktif Suçlar almış başını gitmiş. Norton’un yayınladığı 2012 Yılı Siber Suç Raporu’na göre de Türkiye'de son bir yıl içerisinde 10 milyondan fazla kişi siber suç mağduru olmuş. Bu mağduriyetin bedeli Türkiye’de 556 milyon dolar, Amerika’da ise 20.7 milyar dolar olarak açıklanmış. Aynı rapora göre dünya çapında her gün 1,5 milyon insan siber suça maruz kalıyor, sosyal ağ kullanıcısı her 10 kişiden 1’i sahte bağlantılar ve dolandırıcılık vakalarının kurbanı oluyormuş.

GENETİK OLARAK ŞERBETLİYİM
Bütün bunları hafta başı cep telefonuma görünmeyen bir numaradan gelen arama yüzünden anlatıyorum. İş icabı telefonuma gelen her aramayı, her saatte açmak zorundayım. Açtım. Özgüvenli, genç bir erkek sesi tane tane konuşmaya başladı. Kısa künye geçtikten sonra sadede geldi ve adı bende saklı bir Yeşilçam oyuncusunun jübilesi için bilet sattığını, bu muhteşem organizasyona katılabilmem için bana da fırsat tanıdığını ancak 10 tanecik bilet ayırabildiğini ses tonuna derin bir mahçubiyet giyerek anlatmaya başladı. Eller Mars'ta nefes ararken, canım memleketimde bu eski usûl üçkağıdın hâlâ çalışıyor olmasına şaşırmadan, dinlemeye devam ettim. Şaşırmalı mıyım?  

Yazının devamı için: Tıklayınız!

Beni kaybettin artık sen çok bekleyeceksin


Havuz kenarında sessizce ağlıyorum. Güneş tepemde.. Avaz avaz hatta böğürerek de ağlayabilirim ama fazla ses çıkarırsam annemin sinirlerini bozup dayak yemekten korkuyorum. Annem söylene söylene eşyalarımı topluyor. Havlumu, yedek bikinimi, yüzme bilmediğim için eşek kadar olduğum halde utanmadan taktığım turuncu kolluklarımı çantaya tıkıştırıyor. Her şey tamam bir tek İrma kayıp. Annem yanıma gelmeden az önce hani başıma güneş geçmesin diye kafamı ıslatmak için havuza girdiğimde, şezlonga gölge veren kocaman şemsiyenin önünde duruyordu. Olan biteni anlatmaya çalışıyorum ama annemin öfkesi izin vermiyor. İrma kim mi? Platin sarısı karavel saçları, fal taşı gibi hep açık bal rengi gözleri, kalemle sabitlenmiş iri çilleri, mavi kloş eteği ve papatya desenli gömleği ile evvel ebed kimseciklerde bir benzeri olmayacağına adım gibi emin olduğum, henüz bilmediğim dilde konuşkan, neşeli şarkılar söyleyen bebeğim. Anne sözü dinlemedim, en kıymetli bebeğimi havuza indirdim. Oh olsun bana! Hem kızaran gözlerimin, hem de kaybolan bebeğin hesabını saatler boyunca verecek olmanın korkusuyla içli, hıçkırıklı dikiliyorum havuzun kenarında. Bebeğimi alıp, çiçekli plaj çantasına koyduğunu yemin billah gördüğüm, o siyah saçlı, çağanoz bacaklı kızdan gözümü ayırmıyorum. "O aldı, gördüm!" diyorum, bir kez daha, annemi inandıramıyorum. "Oh olsun sana, havuza indirme kaybedersin demedim mi?" diyor, saçımdan çekiştirerek odaya doğru götürürken. Şaşırmıyorum. Hava sıcak. Göz yaşlarımın süzüldüğü yerler serinliyor. İrma kayıp, ben ise altı yaşındayım. 

Yazının devamı için: Tıklayınız!

Pazartesi, Nisan 01, 2013

Cuma, Mart 15, 2013

...


Oğlunu gördüm Mehmet. Dün gece. Durgun adımlarla sızdı içime, anlaşılmaz bütün gidişlerinin hüznünü kutsamak için hesapsızca boca ettiğimiz hatıraları, erken büyümüş bakışlarıyla süzdü.

Oğlunu gördüm Mehmet. Beşiğinde ağlatmaya kıyamadığın oğlunu gördüm. 16 yıl sonra.. Yanağımdan öptü. Anasının ve babasının eski dostunu inceltilmiş acısıyla selamladı. Sana benziyor, evet. Kalıbı senden, etrafa yaydığı huzuru gün gözlü anasından almış.

Çaba ve telaşlara teslim ettiğimiz dostluğumuzu gördüm dün gece Mehmet.. Hiç ara vermemiş gibi aynı yerden, hemen başlayabilmek affettirir mi, eksikli yılları? Sen karar ver.

Çünkü ben, yüzsüz bir tevekküle sığınmayacağım. Hep dediğin gibi, yine, her yaptığımın arkasında duracağım. İhmal ettim demeyeceğim. Keşke, demeyeceğim.

Ardından göz yaşı dökerek günah çıkarmayacağım. Birkaç kırık telefon konuşmasına, üç-beş facebook mesajına fit olmuşuz, birbirimizin nefes alıyor olduğunu bilmekle yetinmişiz diye kalbimi bin yerinden daha kırıp, canımı acıtmayacağım.

Oğlunu gördüm Mehmet..
Seni gördüm.. Acılarını dinledim.
Bizi gördüm.. Dersimi aldım..
Sana söz ulan, ömrüm oldukça onları bir daha terk etmeyeceğim.

Çarşamba, Mart 13, 2013

Film Festivali Başlıyor..



32. İstanbul Film Festivali, 30 Mart- 14 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek. Yağmurlu havalar bekliyor festival takipçilerini.. Nisan yağmurları.. Lale Kart sağ'olsun, biletlerimi bugün aldım. Aklımda kalan filmler oldu çünkü işler güçler sebebiyle bu sene 5 tam gün kaybım var. Liste yayınlamayı sevmiyorum. Öneri yapmayı da.. Bilet almadan önce başka listelere bakmayı da sevmiyorum ama biletlerimi aldıktan sonra sevdiğim insanların yayınladığı listelere bakıp ortak film arama heyecanını seviyorum..

Aslında tadım çok kaçık. Zihnimi zor oyalıyorum dünden beri.. Neşeleniyor gibiyim göğsüm daralıyor ya da düşünüyor gibiyim yine aynı şey. Ne yapsam aynı darlık. Kabımda bir ayarsızlık.. Çok kayıp verdim şu yaşıma kadar.. Alıştım sanıyordum. Doğal karşılıyordum en ani gidişleri bile.. Fakat bu sefer olmadı.. Mehmet'in ölümü gafil avlandı. Cümle kuramıyorum. Hissettiklerimi derleyip toplayıp kelimelere dökemiyorum. Yazamıyorum. Susamıyorum.. Ağlayamıyorum.. Bilmiyorum.

Öyle yani..


.

Salı, Mart 12, 2013

Güle güle Mehmet..



Hayat bazan gafil avlıyor..
Huzur içinde uyu..

Pazar, Mart 03, 2013

Bakma bana öyle..



Hür zamanlar değildi. Annem elimden tutar, göz yaşlarıma kör bakar ve Kadir İnanır filmlerine götürürdü. Haftalarca vizyondan inmeyen filmleri kim bilir kaç yüz kez izlerdik. Her seferinde annemin gözleri kan çanağı olur, filmin artık ezbere bildiği sonuna ölesiye ağlardı. Sinema benim için her durumda göz yaşı kaynağı demekti. Giderken ben, dönerken annem ağlardı. Sıkıntı kaynağı bu perde ziyaretleri yüzünden sinemadan nefret etmediysem sebebi Frigo'dur. Hastalıklı büyüyen, havadan nem kapan bir çocuk için annemin Kadir İnanır destekli sinemasal hezeyanları bulunmaz nimetti. Yan koltuğunda mızırdanmadan oturmamı sağlamak için saatler sonra şişecek bademciklerimi, yükselecek ateşimi bilmezden gelir, sinemanın sıkıcı karanlığını Frigo'ya boğardı. Sus pus olur, her sahnesini ezberlediğim filmi izlerdim.

Babam, sinemaya gitmeyi pek sevmezdi. O evimizin müzik sever tayfasındandı, ille de Orhan Gencebay hastasıydı. Elbette ben de.. Ne anlıyorsam? Babamın odasında asılı üç poster hatırlıyorum. Yılmaz Güney, Orhan Gencebay ve Oya Aydoğan. Bir de yatağının başucundan ayırmadığı, adına imzalı Nebahat Çehre fotoğrafı.. Annem yaptığı işin doğasına ters düşer şekilde türkülere hayrandı. Bir de Müslüm Gürses'e.. Annem ve babam kişisel çatışmalarına sebep bulmakta zorlanınca, gerekçeleri tükendikçe bu iki adama duydukları hayranlık üzerinden kavga geliştirirlerdi. Diğeri gibi sonu kanlı bitmeyen bu kavgaları severdim. Duvardaki posterler, baş ucundaki siyah- beyaz fotoğraf ve esrar sakladığı ejderha desenli tabakası gibi Orhan Gencebay'ın plakları da evin kayıtlı mücevherleriydi ve dokunmamın cezası çok ağırdı. Esrarlı sigarasını sardımı, başlardı mutfaktan evin diğer odalarına doğru Orhan Gencebay şarkıları yayılmaya:
Bir gün içki dolu vücudum musalla taşına konursa
Sen söyle Meyhaneci onu nasıl sevdiğimi..

Annem, plaklar ve kasetler yerine canlı dinlemenin meftunuydu. Mesleki deformasyon olsa gerek. O zamanlar muteber gazinoların neonlarında adına yer bulamayan Müslüm Gürses, Maçka'da mukim 'Scotch' namlı bir gece kulübü bozmasında sahne alırdı. Mekanın mavi pöti kare örtülerle kaplı kare masalarını, basamaklarla oluşturulmuş kota farkından kazanılmış localarını ve derme çatma sahnesini hâlâ hatırlıyorum. Annem, İstanbul'daki her tür gazinonun ve dahi batakhanelerin bile saygı ile karşıladığı, tıklım tıkış mekanlarda kolayca masa bulabilen, saygı duyulan delikanlı bi ablamızdı, şimdilerde kuyruğunu kıstıran ihtiyarlık melaneti sebebiyle feri sönmüş gözlerine aldanmayın.  Annemin yancısı olarak mecburen dahil olduğum bu gazino gezmelerinin baş rolündeydi Müslüm Gürses. Sessizce dinlerdi annem, mikrofon başında aksak ritimle savrulan, ruhunu zerre zerre söylediği şarkının nağmesine heba ettiği için bu salınımları sebebiyle "sarhoş" damgası yiyen, kıvırcık saçlı, sadece bana değil herkese çirkin gelen ama, anneme sorarsan okurken devleşen, kara kuru bu adamı. Dinledikçe dertlenir, çok dertlenince de Pancaldi ipek gömleğinin kollarına bir kıvrık daha atardı. Her kadının gardrobunda en az bir ipek gömlek olduğu zamanlardı..

Uzun zaman sahne alırdı Müslüm Gürses. Bir mekana girdi mi, mort sezonda bile çalışırdı. Her seferinde sıkıntıdan patlayacak gibi olur, sonradan kalbimizde yer edinecek olan bu kıvırcık saçlı ağabeyi dinlerken, bitse de gitsek diye, Behiye Hanım'ın hediye ettiği kol saatimden gözümü alamazdım. Allah için saatim de çok güzeldi. Behiye Hanım, bir gün aniden, hep yaptığı gibi saati öğrendim mi diye sormuş, sonra da kolundaki Bordo Yılan Derisi kayışıyla kendi küçük lakin müthiş havalı saati çıkarıp, minik bileğime takmıştı. Akşamına da babam eve saatin kutusu gelmişti. Babam bu hediyeyi yersiz bulmuştu. Yoksa sen mi istedin diye uzunca sorguya çekilmiştim, nasıl unutayım.. Saatin kayışları da, kadranı da değişebiliyordu. Camgöbeği, kadife, uzunca bir kutunun içinde çeşit çeşit şekilli kadranlar ve rengarenk kayışlar vardı. Bilir misiniz?

Kolumdaki emsalsiz saat sayesinde mahallede yaşıtım olmayanlar arasında bile fena halde kıdem kazanmıştım ve hayal ettiğim meslekler arasında şarkıcı olmak yoktu. Şarkıcılık o zamanlar en fazla geceleri uykudan önce kurduğum hayallere dahil olabilen küçük bir detaydı. Bazı geceler izbe bir pavyonda şarkıcı olduğumu düşünür. Uzun yıllardır görmediğim ve delicesine aşık olduğum adamın da (çoğunlukla Ahmet Özhan) o gece tesadüfen pavyona geldiğini görür, dona kalırdım. Şarkıyı güç bela tamamlar, hıçkırıklarımı kalbime gömerek de sahneden kaçardım. O kadar. Dedim ya, şarkıcı olmakta gözüm yoktu. Galiba bu daha çok oyuncu olma düşüydü. Neyse..

Babamın hatırına Orhan Gencebay'ı severdim ama Allah da biliyor sizden niye gizleyeyim, o zamanlar Nesrin Topkapı gibi karizmatik ve havalı bir dansöz olmayı hayal ediyordum. Kadın, uzun yıllar Londra'da yaşamış, havalı okullarda okumuştu. Ana dili gibi ingilizce biliyordu, çok güzel kitaplar okuyordu. Bir de ananemin dediğine göre Babuş'tan bile iyi baston çeviriyordu. Öyleyse dansöz olacaktım. İtiraza gerek yok! Müslüm Gürses'i işte o dansöz olmayı planlayan kızın kafası karışık zamanlarından bölük pörçük hatırlıyorum. Onu sevemiyordum çünkü Büyük Gazinoların dev ve süslü sahnelerinde, rengarenk ışıklar altında parıldayan şık kostümler içinde ağır aksak salınan havalı şarkıcılara hayran olmayı öğreniyor ve dansöz olmayı düşlüyordum. Beş şarkıda bir değişen kostümleriyle şen şakrak meşk eden güzel kadınları ve yakışıklı adamları izlemek varken bu kara kuru adamı ve aynı sıkıcı açık mavi kostümle başlayıp bitirdiği uzun sahne performanslarını hangi çocuk sevebilirdi ki? Üstelik hayranları konserlerde vücutlarına jilet atıyordu. Annem de kollarını kesiyordu. Müslüm Gürses'ten öğreniyor olmalıydı..

90'ların başında Pop patladı, ortasında da Müslüm Baba. Compact Disc denen teknolojik meret yaygınlaştıkça, ayda iki-üç kaset yapan, sayısız konserler veren kısacası imparatorluk kurmanın değil ekmeğinin peşine düşen Müslüm Gürses dikkat çekmeye başladı. Rivayet edilir ki kimi sosyologlar, 2000'li yılların kehanetini Müslüm Baba Fenomeni ile açıklarlarmış. Bilimsel bir makaleye rastlamamış olmam şüphesiz ki benim cehaletimdir. Ancak Baba'ya dair hatırladığım satırlar hep, -rahmet istedi- Haldun Simavi icadı, Rahmi Turan pekiştirmeli Bulvar Gazeteleri'nde basılırdı. Magazinci Abilerimiz pek severdi o yıllarda Müslüm Gürses konserlerinde kendini kesen hayran kitlesini manşet etmeyi ve durmaksızın Ferdi Tayfur ile arasında rekabet kesp'etmeyi. O kanlı hayran fotoğraflarının az ekmeğini yemediler. Kişisel fikrimi sorarsanız da -darılmaca yok ama- Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay karşısında kaybettiği maçın rövanşını Müslüm Baba'dan da almayı beceremedi ama konumuz bu değil.

Özetle; genç bir kadın olana kadar da Müslüm Baba'yı pek sevemedim. Galiba emsalsiz vokalinin sırrına erdiğimde 25 yaşındaydım. Aşıktım. O da çoktan beridir Muhterem Nur'a meftundu. Magazin köşelerinde 'Dalgalı' diye tarif edilen hayatı pek durulmuştu. İlk nasıl fark ettim hatırlamıyorum ama artık Müslüm Gürses dinleyebiliyordum. Annemin dinlediği kasetlerden aşina olduğum sesi artık sıkıcı gelmiyordu. Müslüm Baba'ya hayretle karışık bir hayranlık besliyordum. Adam şarkıya giriyor ve makamlar arasında notaları öylesine eze hükmede geziniyordu ki, "Ahan da detone olacak!" dediğin yerden inanılmaz bir güçle çıkıyordu. Notalar Kaplan, Müslüm Baba onların mahcup terbiyecisiydi. Ancak Müslüm Baba hâlâ İstanbul Sosyetesi ve fikir önderlerinin ilgi odağı olamamıştı zira onlar, İbrahim Tatlıses'i keşf'etmekle meşguldüler. 2000'li yıllarda ise Müslüm Gürses emsallerine dudak uçuklatacak büyük bir atak yaptı, imajına format attı ve müzikal yeteneğini kitlelere kanıtladı. Hepimizin gözünde artık rüştünü ispat etmiş, kıymeti bilinmeye başlamıştı. Bu yaygınlık hali güzide memleketimizin rafine zevklere sahip kanaat önderlerince taammüden planlanmış bir atak gibi görünse de Müslüm Baba sadece ve sadece kalbini çalan şarkılara ses verdi. Bilen bilir..


Lafı bu kadar uzattın, nereye bağlayacaksın diyeceksen cevap vereyim: Bağlamayacağım lafı. Varsın dağınık kalsın. Müslüm Gürses hepimizin kalbimizde edindiği 'Ebediyet Locası'nda huzur içinde, yan gelip yatsın. Sesinin, güçlü ve içli yorumunun genç kalabalıklara mâl edilmesinde emeği olan herkesin de ömrü uzun olsun. İçimden geldi ama, Müslüm Gürses başlıklı acılı bir taziye ya da veda yazısı yazmaya elim varmadı. Ben de lafı hatıralarda dolandırıp, 'Aşk'a getireyim, geçtiğimiz günlerde Necla Bayraktar'ın Sabah Gazetesi'nin Hafta Sonu Eki için kaleme aldığı tadı dimağımızdan gitmeyen Muhterem Nur röportajını da yeniden hatırlatarak yazıyı bitireyim istedim.

Öyle yani..


Necla Bayraktar'ın yazısı için tıklayınız..

Pazar, Şubat 24, 2013

Güle güle Salih..


yanında yörende durmuş, eline eteğine dokunmuş,
kurduğun cümlelere tutunmuş herkesin başı sağ'olsun. 

nur içinde yat..

Cumartesi, Ocak 12, 2013

Pi'nin kulakları çınlasın!

Tuhaf zamanlardı.. Yarım sayfaya açılmış ağır darbeli Güneş K. fotoğrafı gözümün önünden gitmiyor. O zamanlar medyanın tutumu da.. Hoş, değişen bir şey yok. Medya her zaman boncuklunun peşinde.. Güneş'in fotoğrafını hatırladım çünkü Metin Kaçan, geçtiğimiz pazar, Boğaz Köprüsü'nden atlayarak intihar etti. Sevenlerinin ve ailesinin başı sağ'olsun. Olanları unutmuşum. Yıllardır hafızama bir kez bile düşmemiş o meşhum gece ve yaşananların acılı ağırlığı hafızamdan silinmiş. Pi Patel'in kulakları çınlasın!

Geçtiğimiz pazar günü Twitter'da takip ettiğim birkaç kişinin endişeli Metin Kaçan tweetleri vasıtasıyla geçmişte olanları hatırladım. Sustum. Sadece hatırladım. Toy zamanımıza denk gelen olayı ve ardı sıra sel ettiğimiz yorumlarımızı hatırladım. İki insanın, özgür iradeleriyle tercih ettikleri yaşam biçimi üzerinden yaptığım çıkarımları, kestiğimiz raconları.. Önce pervasızca masum görünen, "Kiminle düşüp kalktığına dikkat edeceksin", "Öyle it kopukla takılırsan, kafa binbeşyüüz o-hoo!", "Kadından korkmayan taş olsun, bal gibi intikam almış" tadında sonra çeşit biçim haddini aşan yorumlara eşlik eden, şiddeti hak etmek üzerinden kurduğum argümanları hatırladım. Metin ve Güneş'i tanıyan tanımayan, yediği içtiği ayrı gitmeyen, iki davette denk gelip selamlaşmış, yüzünü görse tanımayacak olan velhasılıkelam durum ve olay ile alakalı alakasız herkes konuşuyordu. Sosyal Medya yoktu, biz konuşurduk. Konuştuk. Hepimizin duruma dair bir fikri, olanlara ait haklı bir yorumu vardı, çok şükür. Söyledik. Hatırlıyorum. Git-gel yaşayan, cıvık bir yüzeysellikle vah vah'layan, her konuşanla taraf değiştirebilen, kâh Metin'e hak veren Güneş'i yargılayan kâh tersine dönen düşüncelerimi hatırlıyorum.

Metin Kaçan'ı hiç tanımam. Ağır Roman, nazarımda özgün bir eserdir. Metin Kaçan, Ağır Roman vesilesiyle yapılmamış olanı yapmış, bugün rafını sere serpe doldurmaya çalıştığımız "Sokak Edebiyatı" denilen nanenin temelini çatmıştır. O kadar.. Güneş K. ile aynı camianın insanıydık. Onu da tanımam. İnsan ise konu edilen kim bu kadar iddialı olabilir, onu da bilmiyorum? Tanımak sisli ve gri bir iddia benim için.. Olay gecesine şahit değilim. Sonrasına da ilgim çabucak dağılmıştı, az önce anlattım. Güneş'in kopan kulağı, çay çorba sofralarımıza, manikür pedikür seanslarımıza meze olmuştu. O kadar. Hayat devam etmişti. Hep olduğu gibi.. Pi'nin kulakları çınlasın!

Metin Kaçan'ın, yasalarca sabitlenmiş, ispatlanmış ya da ispatlanamamış suçunun bedelini de misli misli ödediğini düşünüyorum. Hani söylentiler doğruysa, insanız, kulağımıza fısıldananlara meyil edeceksek diye söylüyorum, olur da Metin ve yakınları delilleri karartıysa, olur da Güneş intikam için durumu saptırdıysa bile her ikisinin de bu yola insani bir güdü ile yani hayatta kalabilmek, yaşama devam edebilmek için başvurduklarına inanıyorum. Yargılamıyorum. Yadsınamayacak tek gerçek tarafların acı çektiğidir. Metin Kaçan'ın "Son" olduğunun altı çizile çizile yeniden yayınlanan, "Yılın Gazetecilik Ödülü" beklentili röportajında olayı anlatış biçimi, çektiği acının sınırını apaçık önümüze koymuş. Yok, spritüel yönelimli cümlelerinden değil, olayı anlatış biçiminden, onca yıl sonra babasının onurunu düşünen o kız çocuğuyla karşılaşıp, konuştuklarını anlattığı cümlelerden anladım. Huzur bulsun.. Güneş nerede yaşıyor, hayatını nasıl sürdürüyor, acıları sağaldı mı, bilmiyorum. Tek dileğim, bu intiharının ardından boncukçu medyamızın peşine düşmemiş, kapısına yayılmamış, yoluna çıkmamış, canını acıtmamış olması. Umarım ve dilerim hayatını yeniden kurabilmiştir. Umarım ve dilerim daha az acı çekiyordur. Umarım ve dilerim, gayrısına gücümüz yetmez. Bir yerde durmayı bilmek lazım..

Metin Kaçan'ın intiharı hafta başında ağabeyi Hasan Kaçan tarafından Twitter'da doğrulandı. Ardından haber, Sosyal Medya'da ve internet sitelerinde çığ gibi büyüdü. Güneş'in acısını, Metin'in ağrısını sanki hiç unutmamış, hep hatırlarmış gibi yaparak durumdan vazife çıkaran, acılarından rol çalan, kızan, savunan, ayıplayan insanlar ortalığa döküldü.  O gece olanlar deşildi, hatırlatıldı. En iyimserinden, en kötümserine, duruma tanık olanlar, teknik ve mesleki sebeplerle olayın takipçisi olanlar dahi fikrini yazdı. Hani değişim kaçınılmaz ya, büyük yalan. Bazı şeyler hiç değişmiyor ama nefret çığ gibi büyüyor. Şiddet ve cinsel suç kapanına kısılmış herkesi, istisnasız,  hastalıklı bir ruh olarak kabul ediyorum. Suç ile aramdaki keskin çizgiyi çekerken de yasa koyucunun insafına sığınıyorum. Şiddet ve cinsel istismar suçu işleyenleri islah etmenin, sağaltabilmenin yolunu bulmaktan yanayım.. Bilmiyorum, bu yüzyıla nasib olacak mı?

Bugün buradan, durduğum yerden diyorum ki ölümüne şiddet görerek büyümüş bir çocuk olarak, hak edilebilir şiddet söylemine taraf olabilmeyi becerdiğim zamanları hatırlamak can yakıcı.. Annemin ağzından akan kanları görünce ağlayarak saldırdığım babamın, "Maruşka da kaşındı!" açıklamasından ne farkı vardı benim o zaman hissettiklerimin? Zaman belki de bu yüzden görece.. Kimimiz büyümenin yolunu buluyorken, kimilerimiz sümüğünü yiyen o haylaz çocuğu korumaya alıyor ya da hastalıklı bir yetişkin olarak ölümüne acı çekmeye devam ediyor. Acılardan rol çalmak da insan olana hiç yakışmıyor..

Öyle işte..

.
.


Cuma, Ocak 04, 2013

Hoşgeldin İntikam..



Kaç yıldır, hazır olun Hollywood geliyor diyorum. Kolu geldi, gövdesi de seneye gelir, endişe etmeyiniz. Disney'in henüz ikinci sezonunu bitirmiş soap operası REVENGE, Abc/ Disney denetimi altında, Kanal D İç yapımı olarak Türk televizyonlarına uygulandı. Uyarlama değil, evet bu bir uygulama. Oldukça da başarılı çünkü neredeyse mekan ve karakter isimleri dışında hikayeye dair hiçbir "yerelleştirme" izi yok. En azından şimdilik. Süreyi 90 dakikaya çekmek için kullanılan dolgu sahneler ve o dolgu sahnelerdeki diyalogların başarısızlığı bile -orjinal diziyi izleyenler durumu daha iyi anlayacaktır ki bu durumda İntikam'ın hak ettiği etiket, 'Tercüme'den başka bir şey olamazdı. Allahtan tatlı bir günümdeyim. - kulağımı yormadı. 

İntikam'ın oyuncu kadrosu, küçük estetik sapmaları saymazsak oldukça başarılı. Esas kızın, orjinalinde çocukluk aşkı olan Rüzgar bile iyi duruyor genel planlarda. Yakına girince çocukluk aşkı değil de, kızın amcası gibi ya, neyse.. Engin Hepileri, Mert Fırat ve Beren Saat işin kusursuz tarafında duruyorlar. Özellikle Engin Hepileri'nin ekranda ilk kez gerçek gücünü ve enerjisini bu projeyle gösterebileceğine inanıyorum.  Ancak hikayenin bel kemiği aka Şahika ile kaval kemiği kocası için yapılan tercihler (Oyuncuların yeteneklerinden şüphem yok ama, bu bir rolü plastik olarak giyme meselesi. Neticede radyo tiyatrosu dinlemiyoruz) son derece zayıf ve kötü seçimler olmuş.

Beren Saat, son dönemde yetişmiş, genç oyuncular arasında ekran ışıltısı en güçlü ve garanti izleyicisi olanından, yolu açık olsun. Mert Fırat'ı da beğeniyorum ve bu rolü kabul ettiği için tebrik ediyorum. Sanat Grubu'nun yanlış renk ve stil seçimleriyle giyinikken karakteri Devlet Memuru gibi görünse de iyi oyuncu, yolu açık olsun. Orjinal diziyi izlerken 5. bölümde sıkıldım. Eğer bize uyarlanacağını duymasaydım da izlemeye devam etmez bırakırdım. Özellikle ikinci sezonun şakülü hepten kayık benim terazimde.  Neyse ki Beren Saat'in bu projeyi en az bir sezon götürecek kadar kredisi var, sadık seyircisinin nazarında..

Uyarlama ekibinin, "Sermaye el değiştirdi kardeşim!", göndermesi yapmaya niyet etmelerini her ne kadar zarif bulsam da, orjinal hikayede söz konusu ailenin "Krem dö la krem" tabakadan olması önemli bir noktadır. Böylece Viktoria'nın o aileye yamanmış olması, diğer çatışmalarını güçlendirir. Yani o karakterin ana açılımı dahil olduğu güçlü, köklü, aristokrat aileden kaynaklanır. Hikaye açısından ne de lüzumsuz ve önemsiz bir detay değil mi? Öyleyse tercümeye devam..

Özetle; İntikam, kişisel tarihime Türk Televizyonları'nın resmen Amerika tarafından işgalinin önemli bir sembolü olarak kayıtlanacak. Amerika, girdiği pazarı son damlasına kadar damıtmadan çıkmaz. Umarım bir B planınız vardır, Sevgili Yerel Yapımcılar.. Ve umarım bu günden sonra ekrana iş yazmak için iyi derecede mesleki ingilizce bilmek de gerekeceğinin farkındasınızdır, Sevgili Yerel Yazar Arkadaşlar..

İntikam hepimize hayırlı uğurlu olsun..
İyi Seyirler!

.
.