Hasan Usta, belki de saatlerdir peşimde dolaşıyor. Karnım aç ve canım ekmek arası beyaz peynir, turşu istiyor. Salatalık Turşusu. Uzlaşamıyoruz. Hasan Usta, köfte, pilav ve salata yemem gerektiği konusunda ısrarcı. Her zaman olduğu gibi. Oysa köfte pilav yersem, masaya oturmam gerekecek. Elimde ekmek arası peynirle koridorlar arasında koşturmayı seviyorum. Yaz zamanları Taşlık'ın bahçesini ne kadar seviyorsam, karlı, ayaz havalarda da Taksim Maksim'in küf kokan, dehlizlerine hastayım. Sonunda Hasan Usta, can alıcı hamleyi yapıyor, 'Bu köfteleri yemezsen annen bana kızar!' Annem, benden başkasına kızsın istemem, kimsecikler annemin dayağını tatsın istemem. Uslu usul oturuyorum beyaz kuverli masaya... Tabaktan bir köfte atıyorum ağzıma, mutfak ile kulis arasını koşarak arşınlıyorum. Sonra bir köfte daha... Bir tane daha.. Son köfteye kadar koşturuyorum. Hasan Usta'ya göre güzelim köfteleri mundar ediyorum, bana sorarsan çok eğleniyorum. O yıllarda Maksim Gazinoları bünyesinde 'All Access' karta sahip 'şanslı' insanlardan biri de bendim desem, yeridir. Patron ya da solist çocuklarına, kimi gazetecilere dahi gerekçesiz kulis girişi yasakken, gazinonun her santimetre karesinde dolu dizgin fink atıyordum. Çocuktum.
Taksim Maksim Gazinosu, çocukluğumun kişiye özel Lunapark'ı gibiydi. Dünyanın bütün dönme dolaplarından, atlı karıncalarından ve korku trenlerinden daha baş döndürücü, ışıltılı, çokça soğuk, bolca eğlenceli... Kaç çocuğun böylesi bir oyun alanı olmuştur? Cumhuriyet, Bebek, Taşlık, Caddebostan ve Taksim Maksim.. İçinde yüzlerce farklı hayat barındıran bu gazinoların koridor ve odalarında aşk, ihtiras, keder, neş'e ve şiddete eşit mesafede durarak büyümek, her canlı için kaotik olabilecek en taşkın duyguların bile sanki bir oyunmuşcasına normalleşmesini sağlamadı mı içimde? Raconsever bir kişi olmamda da o matine- suare günlerin katkısı yüksek değil mi?
Sözcüklerin sıratından geçmeyi öğreten, ezber-bozan oyun alanım yerle bir oldukça parça parça kayboluyor çocukluğum... İşte bu yüzden acıyor canım...
Oysa oyun alanlarımı tek tek kaybetmeye alışkınım. Bebek Maksim kül olduğunda, bir matine günüydü. Annemle, Bebek Parkı'nın önünde taksiden indiğimiz anı hiç unutmuyorum. Taksiden inip, gazinonun bulunduğu alandaki kirli kara boşluğa baka kalmıştık. Bebek Maksim, gecenin sabaha yürüyen karanlık saatlerinde yanıp, kül olmuştu. Şaşkındık. Benim çocukluğumda, kötü haberin bile sahibine varması günler alıyordu ve sağ elim fena halde acıyordu. Annem, o akşam olanları babama anlatırken öğrendim ki gördüğü acı manzara karşısında düşüp bayılmamak için elimi sıkıyormuş. Benim ise şaşkın gözlerle gazinonun bulunduğu tuhaf isli boşluğa bakarken tek düşündüğüm, artık Maksim Gazinosu olmayacaksa badem ezmesi yemek için Bebek'e gidecek bir gerekçemin kalmamasıydı. Zira en sevdiğim tatlı badem ezmesiydi ve benim çocukluğumda Tepebaşı- Bebek arası kolay gidilip gelinen bir rota değildi. Yetmezmiş gibi taksiye binmek o devirde de pahalıydı. Üstelik sevgili babam da aile fertlerini gezdirmek için bile taksimetre açardı.
Taşlık Maksim kapandığında hâlâ çocuktum ama Caddebostan Maksim, Super Market olduğunda gelinlik çağı çoktan geçmiş haddizatında annemin tanımıyla evde kalmıştım. Bana sorarsan da hayatımın en neşeli yıllarına akıyordum, freni boşalmış Çekirge Kanat gibi. Hayat sinemamda aşk, entrika ve ihtirastan mamûl, kalabalık kadrolu yerli yapım bir film, salon balkon ayakta, kapalı gişe oynuyordu. Lafın kısası Caddebostan Maksim'in eğlence dünyamızdan yok oluşu o kadar da umurumda olmadı. Zaten pek tatlı hatıralarım da olmamıştı. Annemin evi terk edişi, Taner Şener'in kızının bir avuç suda boğulması, Mahir Abi'nin o kaknem kızla evlenmesi, Behiye Aksoy- Fahrettin Aslan ayrılığı, Emel Sayın- Selçuk Aslan aşkı, Hekimoğlu türküsüne saplantım nazarımda hep Caddebostan'ın hesabına eksi bakiye yazıldı. Neyse...
Sonunda, Kazancı Yokuşu'nun ve Sıraselviler girişinin gedikli müdavimi Taksim Maksim'i de yıktılar. En kabadayı, en renkli, en komik, en kanlı, en saçma, en mutlu çocukluk hatıralarım moloz yığınının altında kaldı. Bakalım üzerine kim tüy dikecek...
Böyle yani..
Pazartesi, Haziran 25, 2012
Pazartesi, Mayıs 28, 2012
Nazal havzayı sel aldı
Hastayım. Ankara'ya 25 saat süren uykusuz bir debelenme sonucunda vardığımda da titriyordum. Yorgunluktandır, geçer sanmıştım. Değilmiş. O sebeple belki de gereğinden fazla gri, soğuk ve taşralı geldin gözüme, Sevgili Ankara...
Uzun uzun anlatacağım demiştim amma, Ankara- Istanbul yarıştırmasının değişmez sonucunu açıklıyorum: Teknik Nakavt
Öyle yani..
Uzun uzun anlatacağım demiştim amma, Ankara- Istanbul yarıştırmasının değişmez sonucunu açıklıyorum: Teknik Nakavt
Öyle yani..
Pazar, Mayıs 27, 2012
Durmadan
Ayrıldım. Bir arada duramayacak kadar gençtim. Hayat akıp gidiyordu ve durup bakmak için çok erkendi. Pişman değilim. Bugün olsa yine aynı kararı verir, yürür giderdim.
Ayrılık süreci sancılı.. Hele de egonuz tuzla buz edilmişse, benim gibi.. Her ses, eşya, mekan ateşi körüklüyor; yerli yersiz teselli cümleleri, hâl beyanları acıyı büyütüyor. Can havliyle yalnızlığına sarınıp, ortak arkadaşları terk edip, bilmeyenin peşinden gidiyorsun.
Ben de terk ettim. Dostluğuna sahip çıkamayacak kadar bencildim. Hem neyi paylaşacaktık? Yeni bir 'ben' peşindeydim. Görsün diye coşuyor, duysun diye kahkaha atıyor, bilsin diye anlatıyor, acıtmak için heves ediniyordum. Kan kusuyordum, bilme istedim.
Ben de gittim. Kıymet bilemeyecek kadar telaşlıydım. İsli, kirli sokağın seslerini içime çekiyordum. Bir kelepçe gibiydi zaman, bilinmezliğe yolculukların gönüllü tutsağıydım. Kendimle ilgili tüm niyetlerimi bozmuş, solmaya yüz tutan renklerimi keşf'ediyordum. Adımı duymamazlıktan geliyordum, çağırma istedim.
Şimdi burada, durduğum yerde, geçmiş süt liman. Tepemde cılız bir güneş. Kalbimi serinletiyorum gölgesizliğin uzun koridorlarında. Kaybolmak için izler bıraktığım, yeşili az betonu çok sokaklarda, ıhlamur piçi gibi, ufuksuz, günah çıkarıyorum.
Can dostum..
Unutmak; kutu kutu boyalarla gizleyip yüzümüzü öyle yaşamaktır. Kaybetmenin sararmış yapraklı defterinde boş kalan, zamansız satırlara devrik cümleler yazmaktır.
Geçmiş; zifiri karanlıkta isimsiz yapraklara fani gülücükler seçmektir hükümsüz kataloglardan.
Gitmek; bilge bir yalandır.
Kalp kanar.
Zamanın düzeltilmez sokaklarında akan bulanık bir nehir/
Nereye gidersen git / durmadan akar.
.
Ayrılık süreci sancılı.. Hele de egonuz tuzla buz edilmişse, benim gibi.. Her ses, eşya, mekan ateşi körüklüyor; yerli yersiz teselli cümleleri, hâl beyanları acıyı büyütüyor. Can havliyle yalnızlığına sarınıp, ortak arkadaşları terk edip, bilmeyenin peşinden gidiyorsun.
Ben de terk ettim. Dostluğuna sahip çıkamayacak kadar bencildim. Hem neyi paylaşacaktık? Yeni bir 'ben' peşindeydim. Görsün diye coşuyor, duysun diye kahkaha atıyor, bilsin diye anlatıyor, acıtmak için heves ediniyordum. Kan kusuyordum, bilme istedim.
Ben de gittim. Kıymet bilemeyecek kadar telaşlıydım. İsli, kirli sokağın seslerini içime çekiyordum. Bir kelepçe gibiydi zaman, bilinmezliğe yolculukların gönüllü tutsağıydım. Kendimle ilgili tüm niyetlerimi bozmuş, solmaya yüz tutan renklerimi keşf'ediyordum. Adımı duymamazlıktan geliyordum, çağırma istedim.
Şimdi burada, durduğum yerde, geçmiş süt liman. Tepemde cılız bir güneş. Kalbimi serinletiyorum gölgesizliğin uzun koridorlarında. Kaybolmak için izler bıraktığım, yeşili az betonu çok sokaklarda, ıhlamur piçi gibi, ufuksuz, günah çıkarıyorum.
Can dostum..
Unutmak; kutu kutu boyalarla gizleyip yüzümüzü öyle yaşamaktır. Kaybetmenin sararmış yapraklı defterinde boş kalan, zamansız satırlara devrik cümleler yazmaktır.
Geçmiş; zifiri karanlıkta isimsiz yapraklara fani gülücükler seçmektir hükümsüz kataloglardan.
Gitmek; bilge bir yalandır.
Kalp kanar.
Zamanın düzeltilmez sokaklarında akan bulanık bir nehir/
Nereye gidersen git / durmadan akar.
.
Cumartesi, Mayıs 26, 2012
Niksar'ın fidanları
Salı akşamı, Ulusoy'un, Ünye mermer ocağından emekli dampersiz kamyonuyla (galiba kimileri otobüs de diyor) İstanbul'dan, Tokat'a doğru yola çıktım. Malum, uçakla seyahat etmekten korkuyorum. 11 saat olarak planlanan yolculuğum, otobüsün 43 numaralı koltuğunda bir ömür sürdü. Bolu Tüneli'ne varmadan önce klima bozuldu. Otobüsün pisliğinden bahsetmiyorum bile.. Gün ağarırken Amasya'nın içinden geçerek Tokat Otogarı'na girdik. Tokat'ı hiç görmeden, yağmur yüklenip, Niksar'a doğru yola çıktım. Özel araçla. Tokat- Niksar arasındaki yol konforsuz, virajlı, delik deşik..
Niksar, -bilmem içinde yaşayanlar farkında mı ama- Canik Dağları'nın eşlik ettiği geniş ovası ve Çam içi Yaylası'nın yanı sıra köklü, derin, tarihi velhasılı şanslı bir lokasyon. Niksar'ın görünen yüzü mutsuz... Kadın nüfusu düşük olmalı, ortalıkta hiç kadın görmedim desem yalan olmaz. Yağbasan Kalesi'nin her metresini "kafeterya" olarak tasarlayan, "Niksar'ın fidanları" dışında sahip çıkacak melodi bulamayan zihniyetten çok yoruldum. Günün tam ortasında da acıktım. Elbette Erbaa gibi Niksarlı da "Tokat Kebabı"nın en iyisini yaptığını iddia ediyor. Henüz patlıcan mevsimine bir ay daha olduğu için yediğim kebap da tatsızdı, insanları gibi. Niksar illa ki şahane bir yurt köşesidir de, ben şanssız bir zamanda gitmiş, geçmişimdir ya da huysuzluğum tutmuştur diyelim. Özetle, san'at aşkıyla yanıp tutuştuğunu söyleyen lakin bir an önce ünlü olmak isteyen ergen telaşında bir şehirdi Niksar, en azından resmi hali böyle..
Yağmurla geldiğimiz Niksar'dan, Ankara'ya doğru yola çıkarken yazık edilmiş bir tarihi doku için üzülemeyecek kadar yorgundum. Uyumuşum. Çorum civarında önce sulu sonra cillop gibi kar yağmaya başladı. Yolun sağını solunu süsleyen, lunapark görünümlü dükkanlardan birinin önünde durduk. Süper Market tadında dekore edilmiş dükkanlar ıslak otobana, "Leblebi- Mescid- Visa- Wc" yazıyor, yanar dönerli led ışıklarla.. Binbir çeşit aromayla renklendirilmiş tezgahların arasında boynu bükük duruyor bizim babadan kalma sarı leblebi, ilgi alaka sıfıra dayanmış lise mezunu güleç oğlanın anlattığına göre..
Eşlikçilerim, o renkli leblebilerden kilolarca aldılar. İkrama yüz vermedim, tadına bile bakmadım. Ankara'ya doğru giderken içime yerleşen kalleş yanma hissinin gastrit değil, özlem olduğunu anladım. İstanbul'u özledim fena halde.. Ankara'yı ayrıca ve uzun uzun anlatacağım. Sanırım bu parkurun yıldızı da Amasya oldu. Tarihi dokusuna sahip çıkmış, düzgün büyümüş, heybetli bir şehir duygusu uyandırdı. Uzun süre konaklasam aşık da olacaktım. Neyse..
.
Cumartesi, Nisan 28, 2012
Mübarek Cuma
Ana akım medyamızın nam-ı diğer Amiral Gemisi'nde mukim mümtaz bir köşede bahislendik, tarihe böyle derkenar olsun;bu ılık cuma günü. Vesileyle hatırlatmak isterim ki Tuna Kiremitçi'ye müteşekkirim. Tam bir yabancılaştırma efekti yaşattı, bütün gün blog yazılarımı okudum. İtiraf ediyorum: kısa yazmak, kısa cümleler kurarak fikri taklalar atmak her daim fena halde ilgimi çekiyor olsa da, blog yazarken aldığım derin hazzı karşılamıyor.
Ah, bu arada köşe yazısı vesilesiyle kapımı çalan misafirleri hayal kırıklığına uğratmadığımı umarım çünkü bahislendiğinin aksine çok uzun zamandır -düzenli olarak- tv dizileri hakkında eleştiri yazmıyorum, yazmayı da düşünmüyorum.
Gelen geçen, göçen kalan, ez cümle blogda vakit geçiren herkese teşekkür ederim.
Böyle yani..
.
Ah, bu arada köşe yazısı vesilesiyle kapımı çalan misafirleri hayal kırıklığına uğratmadığımı umarım çünkü bahislendiğinin aksine çok uzun zamandır -düzenli olarak- tv dizileri hakkında eleştiri yazmıyorum, yazmayı da düşünmüyorum.
Gelen geçen, göçen kalan, ez cümle blogda vakit geçiren herkese teşekkür ederim.
Böyle yani..
.
Pazar, Nisan 15, 2012
Zengin Çocuğu
Nejla Öğretmen, kelebek çerçeveli gözlüklerinin altından bakarak, "Son iki derse girmeyeceksin, hazırlan" dedi mi, annemin beni almaya geldiğini bilirdim. Gerilirdim. Bu defa ne oldu? Babam yine dostuyla mı yakalandı, kaza mı yaptı, Behiye Hanım mı kaçtı? Aklıma gelen soruların en masumu ise ananem yine yaptığım yaramazlıkları anlattı da annem dayak atmak için eve gelmemi bekleyemedi, olurdu.
Küçük Parmakkapı'dan geçip, İstiklal Caddesi'ni koşar adımlarla yürüyoruz. Saray Muhallebicisi yeni yerine taşınmış. Sinemanın yanına. Aç olduğumu düşünüyor annem. Tavuklu pilav yiyorum, su muhallebisi bir de.. Su muhallebisine cikolata sosu dökmeyi icad etmemiş henüz Saray eşrafı.. Suskunuz.. Yemek yerken konuşulmaz ama anneme de hiç soru sorulmaz. Suskunluğu o istediği zaman biter, eğer durumla ilgili soru sorarsam da öfkesi bana döner. Bugün dayak yemek istemiyorum.
İstiklal Caddesi'ne annemle çıkmayı sevmiyorum. Orası Uğur ile benim kutsal oyun alanımız. Uğur.. Annem tarafından "Rana'yı okula getir- götür" işine memur edilmiş yol arkadaşım, ahir ömrümdeki tek sırdaşım... Caddede itibar edinmiş her mağazaya girip, 'zengin çocuğu' oyunu oynuyoruz. Fakir değiliz oysa. Binbir renk biçim elbiseleri, çeşit desen etekleri, model model ayakkabıları giyip çıkarıp, kenara fırlatıyoruz. O çok kısa, bu çok uzun, şunun kemeri olmasa, bunun yeşili olsa... Yorulana kadar bu saçma oyunu oynuyor; dönüş yolu boyunca arkamızda bıraktığımız tekstil yığınına, yorgun tezgâhtarlara gülüyoruz. İstiklal Caddesi'nin insan sarrafı tezgâhtarları beyana itibar çağındalar, bizi linç etmiyorlar.
Saray'dan çıktıktan sonra dümdüz yürüyüp meydanın kenarından dolanarak Sıraselviler'e dönüyoruz. Anlaşıldı ki o gün de diğer eski ve tekinsiz günlerde olduğu gibi annem ve ben, İbrahim Bey'i ziyaret etmeye gidiyoruz. Annem çocuk aldıracak. Annemin dinmeyen suskunluğundan çaldığım bu bilgi konusunda netim. Gerisi, derini bulanık.. Annem hiçbir yere yalnız gidemiyor. Çantaya çıktığı gibi, çocuk aldırmaya da birlikte gidiyoruz. Şimdilerde varlığına, yardıma muhtaç bir yabancıymış gibi düşünerek katlanabildiğim annemin, şuursuz bir parazit gibi ruhuma yapışmaya başladığı yıllardı; o bahar günü de, kayıtlara böyle geçsin. Küçuk parmaklarıma acımasız bir ıslaklıkla yapışan elleri ve titrek adımlarından anladım: korkuyordu.
Sıraselviler Caddesi'nde, şimdiki Alman Hastanesi'nin karşı köşesinde eski heybetiyle halen dimdik duran Emek Apartmanı'nın çocukluk hatıralarımdaki yeri pek tatsız. 70'li yıllarda Kasap namıyla ünlenmiş bir doktorun muayenehanesi vardı, apartmanın ilk katında. Kasap, Kadın Doğum Uzmanı İbrahim Bey'in bileğinin gücüyle kazandığı bir ünvandı. Rivayet olunur ki yaş, cins, ırk gözetmeden her ay ve haftada cenine kürtaj yapar, kadınların hayatını kurtarırdı.
İbrahim Bey'in muayenehanesinin bekleme salonu bir çocuğu sıkıntıdan öldürecek kadar boğucu. Duvar dibine sıralanmış demode iskemlelerden boş olanlara, yan yana oturuyoruz. Diz dize belki de. İlk şahitliğim değil bu elbette. Annem, gururla beyan ettiği 14 kürtajının kim bilir kaçıncısında. Babam o kadar sorumsuz ve cibiliyetsiz bir puşt ki ananemin deyişiyle, annemi hep bu duruma düşürüyor. Babama kızıyorum, kendim için. Annemi değil, beni düşürdüğü derin hiçlik hissi için kızıyorum babama. Sıra anneme gelsin diye beklerken endişeli bakışlarımı gizliyorum, elimde tuttuğum kitaba. Ah, söylemedim değil mi? Sıra Selviler'e dönmeden önce Maksim'in önünde tezgah açan gazeteci amcadan aldık, az sonra kafamı gömüp, ağlayarak okuyacağım masal kitabını: Ayşegül Küçük Anne! Ayşegül serisinin her hikayesinden ayrı ayrı tiksinirim. Her biri başka bir kanlı çocukluk hatıramı işaret eder.
Yaşlı Hemşire bir kağıt imzalatıyor anneme, "Kanamalı geldi." yazıyor kağıtta. İmzalı kağıtla birlikte annemi de alarak uzaklaşıyor yanımdan, Küçük Anne Ayşegül'ün hikayesine dalıyorum. Ağlıyorum. Annemden daha çok korkuyorum ve çok kimsesizim, biliyorum. Annem, çocuk aldırırken ölebilir, biliyorum. Katina Teyze'yle konuşurlarken duydum. Annem o odada ölürse ne yapacağımı bilmiyorum. Yaşlı Hemşire de, Kasap İbrahim de varlığımdan mutsuz, sevmiyorlar beni. Kasap'ın kaşlarını çatarak, "Çocuğu getirmeniz doğru değil" diye azarlamasından biliyorum. Annemin cevabı basit: Başka kimsem yok.. Başka kimsem yok, annem oracıkta ölürse, babama haber veririm herhalde. Ağır ağır çeviriyorum kitabın yapraklarını, resimlerine bakıyorum. Bir süre sonra Kasap'ın yaşlı hemşiresi eşliğinde ağır adımlarla yürüyerek yaklaşıyor annem, yanıma oturuyor. Annem çocuk aldırdı. Ölmedi. Yaşasın! Artık eve gidebiliriz. Eşlikçi olarak ödülüm, dayaksız geçen bir-iki gün ve belki gözümün takılışını fark ettiği o sarı saçlı bebek ya da mantar topuklu sabolar olur.
Gerisin geri dönüyoruz İstiklal Caddesi'nden.. Ağır adımlarla yürüyor annem. Elini tutuyorum sıkı sıkı ve bildiğim tüm küfürleri saydırıyorum içimden babama doğru. Ağzımın ne kadar bozuk olduğunu tahmin bile edemezsiniz, duysanız yedi yaşında olduğuma inanmakta güçlük çekersiniz. Sokakta yürüyen insanlar ettiğim küfürleri duyuyor olmalı ki tuhaf tuhaf yüzüme bakıyorlar. Fısıldaşan öbekler oluşuyor, yanımızda ötemizde. Kapı önünde güneşlenen esnaftan birileri parmakla bizi gösteriyor. Annem elimi daha sıkı tutuyor, adımları sıklaşıyor. Sonunda bir kadın annemi durduruyor: İyi misiniz? Bacaklarınızdan kan akıyor!
Annem utanç içinde! Kanlı hikayesini, bir kahramanlık öyküsü gibi anlatıyor. Günlerce.. Yokmuşum gibi.. Kimse hikayedeki yerimi merak etmiyor.. Herkes Vakko'nun önünde kanlar içinde kalan talihsiz kadının başına gelenleri ve onun sonunu merak ediyor. Uzun uzun anlatıyor annem yaşadığı utancı.. Başına gelenler yetmezmiş gibi nasıl da arsızca, nasıl da susmamacasına ağladığımı, canından geçip, benimle uğraştığını anlatıyor ve çaresiz kalarak ağzımın ortasına bastığı tokatın canlandırmasıyla mühürleyerek hiçliyor hikayesindeki rolümü.. Kapıya koşan, annemi içeri alıp utancından kurtulmasını sağlayan tezgahtarlara teşekkurlerle bitiyor hikaye, adım son satıra yazılıyor "Arsız" diye.. Annem, yolunu değiştiriyor, aylarca İstiklal'e çıkmıyor. Ben ise her sabah ve yıllarca arşınlıyorum aynı caddeyi, yol arkadaşımla elele..
Tek eksiğimizin 'Zengin Çocuğu', oyunundan çıkardığımız 'Vakko' olduğunu sanıyoruz.
İşte öyle..
.
Pazartesi, Şubat 06, 2012
Hatıra..

Yılbaşı gecelerinde kurulan o kalabalık, bereketli, sohbetkâr sofranın müdavimleri kapağı açılmamış 70'lik şişenin üzerine tek tek imza atardı. Saklanırdı o şişe, koca bir yıl boyunca. Şişede imzası olan herkes eksiksizce masaya dahil olduğunda, yıllanmış rakı açılır, yeni yıl öyle karşılanırdı. Sahi ne zaman vazgeçildi şişe imzalamaktan, Aydoğdu ölünce mi, sen gidince mi?
Öyle yani..
.
Etiketler:
döküntü
Duvar/ Tefekkürün arka yüzü
Hiçbir zaman yaz(a)mayacağım kitabımın kapak tasarımını yaptım bugün. Bu davranışıma emsal olarak Mehmet Esen'in, Cihangir sokaklarına astırdığı ve hiçbir zaman çekilmemiş filminin afişi gösterildi. Kırıcı bir emsaldi, kırıldım.
Yazamıyorum. Uzun zamandır bloga da yazamıyorum. Besbelli temelsiz bir hevesmiş kağıt kalem uğraşı.. Daha popüler, uçuşkan, günlük gevezelikler peşindeyim. Artık eskisi gibi kısa ve iyi cümleler de kuramıyorum, metaforlarımı bile yitirdim, filhakika şakacı bir kalem de olmadım. İşbu sebeple birilerine takdim edilirken 'blogger' diye tanımlanmamın da bir anlamı kalmadı.
Sohbette, parçalı da olsa 24 saati tamamlayabilmiş, - çoğunlukla suskun, nadiren saldırgan ve mutedil korkutucu oluyorum- hayattan 'incelikli' sabırlı damıtmış her şahsiyet kitap yazmamı tavsiye ettiği halde, neredeyse 10 yıldır aynı boş dosyaya bakıyor olmamın bir sebebi olmalı. Dosyanın adını 'Duvar' koyalı 10 yıl olmuş; yazdığım kısacık denemeleri bir gecede Ekşi Sözlük'e boşaltalı sekiz.. Bugün de kapak fotoğrafını seçtim. Hayırlısı bakalım!
Böyle yani..
•• Ocak 2012, Eskişehir
.
Etiketler:
yaşam mahali
Pazartesi, Ekim 24, 2011
Yıl 1976: Kabayız ama, mecramız dar...
O zamanlar AKUT yok. Devlet, hava koşulları ve coğrafi şartlar sebebiyle geç ulaşıyor depremzedelere. Yabancı ülkeler yardımımıza koşuyor. Teknik destek, maddi destek yetiştiriyorlar. Gıda yardımı da yapıyorlar. Öğretmenimiz okumadığımız kitapları, giysileri, oyuncakları istiyor, kim bilir olaydan kaç gün sonra. Depremden kurtulup evsiz yurtsuz kalanların perişanlığı sıcak yuvalarımıza, huzurlu(!) hayatlarımıza, tok kalktığımız sofralarımıza sosyal mesaj olarak düşüyor. Tabakta yemek bırakamıyoruz, kar altında yaşam savaşı veren aç, çıplak çocukları düşünmekten.. Vitrindeki kırmızı palto için ağlayamıyoruz. Konuşan pilli bebekle göz göze gelmeye korkuyoruz. Tosun Paşa hala oynuyor Saray Sineması'nda, gidemiyoruz. İyi ki oralarda yaşamıyoruz diyerek, halimize şükr'etmeyi öğreniyoruz.
Depremden aylar sonra yabancı ülkelerden gelen yardım malzemeleri, İsveç malı gofretler, Fransız malı battaniyeler, İtalyan malı kazaklar, tonlarca ilk yardım ve gıda malzemesi ülkemin büyük şehirlerinde organize olmuş, vicdansız karaborsanın kucağına düşüyor. Kamyon kamyon yardım malzemesi piyasaya dağıtılırken yakalanıyor. "Van'a giden yardım kamyonlarından çalınan mallar" şayiası ayyuka çıkıyor, ucu bizim mahalleye bile erişiyor. Çeşmenin arkasındaki dükkan bozmasından aldığım parlak ambalajlı, topuk taşı tadındaki peksimet yüzünden okkalı bir tokat yiyorum babamdan. Vicdanım, yanağım kadar sızlamıyor. Hoş, o zamanlarda bizim vicdanla bağımız da pek gevşek, ne de olsa çocuğuz. Acıyıp kollamak da, yakıp yıkmak da büyüklerin işi, hep olduğu gibi..
Mizah dergileri konuyu kapaklarına, komedyenler sahne şovlarına taşıyorlar. Sokak oyunlarına, oyun şarkılarımıza sızıyor; bu yolsuz, vicdansız eylemce: Van'a giden yardım kamyonlarındaaaan!, diyoruz. Sol elimiz belimizde, sağ elimizi dışa doğru ağır hareketlerle çevirip, ağzımızı yamultup, gözümüzü kırparken... Bir zaman sonra oyundan da, şarkıdan da sıkılıyoruz. Unutuyoruz. Ne oluyor da gündemimiz değişiyor, hatırlamıyorum. O zamanlar Sosyal Medya da yok. Yetkililer, kurumlar ve ünlü insanlar üzerinde 'gerekli' sosyal baskıyı kuramıyoruz. Sağa sola tweet atıp, "Sabancı! Kamyonla su yollasana!", "Molpet akıllı ol yoksa bir daha donuma yanaşamazsın", "Hacı Cavcav, üzgünüm yazsana!!" diyerek rahatlayamıyoruz. Taze göçüğün tepesine çıkıp, '70 milyona' elde mikrofon seslenirken "İşte mutlu günlerden kalma bir oyuncak.." diyemiyoruz. Henüz o kadar kabalaşamıyoruz, mecramız dar.
Böyle yani..
** Sihanoukville / Photo by Yevgenizamyatin
Pazar, Ekim 23, 2011
Senaryo Buluşmaları 2011 başladı
Salonu dolduranların bir kısmı, Özbatur'un sektöre aydınlık yapımcılar yetiştirmek icin açtığı atölyenin öğrencileri.. Geri kalanların bir kısmı, kelle başına 60 lira hesabıyla şahane projeler ürettiği halde sektör klikleri sebebiyle yer/ iş bulamadığına inanan, bu sebeple de seminer katılımcıları tarafından fark edilmeyi planlayan örümcek zekalı senaryo yazarları ve samimiyetle deneyim edinmeye istekli yazar adayları. Sanayi casusu gibi hissediyorum kendimi...
Özbatur önce idealize ve tercih ettiği Senaryo Yazarı-Yapımcı ilişkisini anlatarak başlıyor konuşmasına. Kişisel tercihim, Özbatur'un son konuşmacı olmasıydı. Dizinin diğer konuşmacıları yani Cem Özkan, Mahinur Ergun, Bülent Emin Yarar, Yavuz Turgul ve Sertaç Ergin'den sonra Özbatur'u ve deneyimlerini dinlemek, "Yapımcı gözünden senaryo ve senaryo yazarına bakmak" daha keyifli ve faydalı olacaktı ama, vardır bir bildikleri dedim, çok takılmadım sıralamaya...
İlk arada, kendimi binanın minyatür balkonuna attım ve bir sigara yaktım. Salon gerçekten havasız, sıcak ve loş.. Balkoncuk dar, kalabalık ve rûzgarlı. Yaşlandıkça huysuzlaşıyor muyum? Neyse.. Meslek Birlikleri'nin önemi ve sözleşmeler" başlıklı ikinci kısım son derece aydınlatıcı oldu, en azından benim açımdan. Herkesin elinde irili ufaklı not defteri olması ama kimselerin not almaması da ilginçti. Seminerden sonra baktım da sadece İTO tarafından yaptırılan 'İzleme Alışkanlıkları' araştırmasını not almışım.
Özbatur, Kutluğ Ataman ile başlayan yapımcılık macerasını samimi anekdotlarla süsleyerek ilham verici bir lisanla anlatıyor. Yapımcı- Yazar ilişkisinin püf noktalarını, proje seçerken dikkate aldığı kriterleri sıralıyor. Günceli takip etmenin öneminden bahsediyor ama, kim anlıyor emin değilim. Seminerin son kısmına yani soru-cevap bölümüne geçmeden önce kısa bir ara daha veriyoruz. Son sigara ve çaylar içiliyor. Birbirini tanımayan katılımcıların yabancılığı tescilleniyor bu sessiz balkon buluşmalarında.. Soru-Cevap kısmı bilgilenmeye değil, iç dökme seansı olarak geçiyor. Devlet desteğinin yeterinden yetmezinden, sektörde aktif yapımcıların maaşlı senaryo yazarları beslediğinden, fevkaladenin fevkinde fikirlerinin nasıl heba edildiğinden, kimseciklerin onlardaki cevheri anlayamadığından dem vuruyorlar. Birkaç işe yarar soru Özbatur'un öğrencileri marifetiyle cankurtaran gibi düşüyor küçük salona.. Ne bekliyorsam, yoruluyorum sorulardan.
Haftaya cumartesi, Senaryo Buluşmaları 2011'in ikinci konuğu müzisyen Cem Özkan olacak. O, küçük ama rûzgarlı balkonu şimdiden özledim mi ne?
Böyle işte..
Pazar, Eylül 25, 2011
Bir Zamanlar Anadolu'da...

Su almak için yanaştığım tezgahın üzerinde duran telsizden sızan ses, "dördüncü salon an itibariyle 60 kişi. Tamam." diyor. Beyoğlu AFM'deyim. 14.30 seansında Nuri Bilge Ceylan'ın ödüllü filmini izleyeceğim. Hakkında o kadar yorum okudum, dinledim ki merak içindeyim. Fuaye kalabalık, sinema salonu büyük. Yaş ortalaması düşük ve herkes sevgili. Onlara bakarken, sırf birlikte izlediğimiz filmi beğenmediği ya da sıkıldığı için terk'ettiklerimi hatırladım. Şimdi yanımda biri olsa ve bu filmi izlerken horuldasa, duymazdan gelir miyim? Neyse..
Yönetmen hikayesini anlatmaya kir pas içinde, maddesel özelliklerini yitirmiş bir camın arkasından bakarak başlıyor. Hikaye, bir cinayet üzerinden kurgulanmasa da sonucun değişmeyeceği bir noktadan, dümdüz, insanı anlatıyor ve ona ait 'zaafları' kurcalıyor. Karakterler, olay örgüsü, diyaloglar, mekan kullanımı bakımından sırtını gerçeğin yalın halde aktarımı prensibine dayamış gibi görünse de Bir Zamanlar Anadolu'da bana göre puslu camlar, dalından yuvarlan elma, bagaja sıkıştırılan battaniye ucu, tabureye yerleşen lap-top, görünmez organların bitmek bilmez gürültüsü, doktorun yanağına yapışan kan lekesi ve benzer olduğu iddia edilen çeşmeler yardımıyla alenen adam döven, metaforik şiddetin şahikasına varmış bir film olmuş.
Yönetmenin görsel becerisi, dünyasının zenginliği, teknik mükemmelliği konusunda söylenmesi gereken her şey işinin ehli yerli / yabancı eleştirmenler tarafından söylendi. Film, baş yapıt etiketini aldı ve başarısını ödülle perçinledi. Bu sebeple, söyleyeceğim her cümle yersiz olacak. Ancak seslerde yer yer balans sorunu ve görüntüde çizikler vardı. Bu arızalar da sinemanın donanımından mı, kopya kalitesinden mi kaynaklandı, bilemiyorum. Oyunculuklara gelince, Nuri Bilge Ceylan sanki hikayesine oyuncu seçmemiş de nakış işlemiş. Her isim, taş gibi yerinde ağır. Yer yer doğaçlama hissi veren çok başarılı canlandırmalar izledim. Her karaktere ölümüne inandım. Onlarla birlikte küfr'ettim, güldüm, ağladım... Taner Birsel, Yılmaz Erdoğan, Muhammet Uzuner, Fırat Tanış ve Ahmet Mümtaz Taylan'ın performanslarının mükemmelliği ne kadar tartışmasızsa, Ercan Kesal'ın Muhtar yorumu o kadar sürprizliydi benim için. Herkesin gönlüne sağlık!
Ortak kanıya göre Bir Zamanlar Anadolu'da bir 'başyapıt' ama filmi mutlu mes'ud seyredebileceğinizi sanmayın. Görsel bir şölen ama son kare geldiğinde ağzınız kulaklarınıza fiyong olur diyemem. Çünkü bu kez, Nuri Bilge Ceylan insanı münhasıran huzursuz ediyor, taammüden hırpalıyor, sizi hikayesine davet ediyor ve yalnız bırakıyor, öykündüğünü düşündüğünüz herkese ve dahi "sinema" sanatı denilen her ne ise ona bile layikiyle ihanet ediyor. Yolu bereketli olsun!
Böyle yani..
· Fotoğraf filmin resmi internet sitesinden alınmıştır.
Etiketler:
bir zamanlar anadoluda
,
movie
,
nuri bilge ceylan
Cumartesi, Eylül 24, 2011
Sabah mezesi
Sabah kahvaltısına meze olması vesilesiyle eski bir yazıyı hatırladım. O kadar tembele bağladım ki zihnimi artık eski yazıları kopyala yapıştır yapmaya başladım. Yine de her dönem güncel göründü gözüme, narsist miyim?
Buyrun...
Ahir ömrüm boyunca esrarkeş bir babadan başlayarak uyuşturucu ya da uyarıcının kucağında keyif çatan onlarca insanla yan yana durdum. Kokainman bir sevgili, eroinman abiler, papikçi arkadaşlar vesilesiyle uyuşturucunun insan evladına yaşattığı her duruma şahit olarak büyüdüm ve yaşlandım. Uyuşturucu alışkanlığına kapılmanın gerekçelerini kendi aramızda da tartışır dururuz. Nedir gerekçesi? Dertlerini unutmak, merak, bir dolu kaz kafalı tarafından kıstırıldığın boktan bir ortamdan soyutlanmak, sadece üfleyerek yüksek kafa olabilmek yani yaratıcığınının tetiklenmesi, zevk almak, acılarını dindirmek mi? Ya da sadece yakınınıza kadar girmiş birinin ikram etmesi mi? Uyuşturucu zihin ve beden denilen karmaşık yapının hangi deliğini dolduruyor, neremize dokunuyor da bizi içine alıyor? Gerçekten bilmiyorum. Uyuşturucunun serbest düzende kol gezdiği bir mahallede esrarkeş bir babanın, esrarkeş arkadaşlarının kucağında büyüdüm. Merak ettim, sordum, öğrendim. Bastım, pişirdim, sardım, dumanaltı oldum. Dertli ablalarımıza müsekkin olacak diye babamın tabakasından esrar çaldım.
Yetiştiğim dönemin ve yaşam koordinatlarımın zemini pek uygun hale getirmesine rağmen beni o patikaya sapmaktan alıkoyan ne oldu? Çok düşündüm. Travmatik bir çocukluğa, karanlık bir okyanusta debelenen o ilk gençliğe ve onca sebepsiz acıya rağmen beni uyuşturucudan uzak tutan ne oldu? Uyuşturucu sebepli ölümler gündeme her geldiğinde uzman olanın sunduğu sihirli formülü dikkatle dinlerim. Önerilen tedbirlerin tam tersi bir hayat sürmüş olduğum halde neden uyuşturucu kullanmadım? Merak, ikram, vaad, özenti, ulaşım kolaylığı, model bolluğu velhasılıkelam uyuşturucunun sızabileceği her kapının ardına kadar açık olduğu bir hayatım oldu. En yakınımda duran ve kocaman sigarasının dumanından yarattığı renkli rüyalara keyifle dalan o ufak tefek adamın, müdavimi olduğu çok eğlenceli dünyaya balıklama atlamamı ne engelledi? Uyuşturucu, kaç kez evden kaçıp katılmayı düşündüğüm bir sirkti. Ne kadar merak edersem edeyim filin hortumundan ne göründüğünü, tekerlekli bir evin yeni manzarasını, sepetteki yılanları, şapkadaki tavşanları, dans eden fokları, palyaçonun ayakkabısını, trapezci kızın şemsiyesini; her seferinde neden aslanın kocaman açılmış ağzı ve o karanlık dehliz düşü-verdi aklıma?
Böyle yani..
**photo by Zeynep Günay Tan
Salı, Eylül 13, 2011
İkinci Bölümü Yazamayanlara...

-Bir yaşamın kutsal bölümünden notlar anlatır.-
Adamın biri, günün birinde, uzun bir yolun başında o kadına rastlar. Yağmurlu gecenin eteğinde öylece asılı kalır, ıslanırlar. Yalız bir sabaha uyanır kadın. Tanımadığı bir pencereden dışarı bakar. Pencereden içeri kaçar bir selvi ağacı. Kadın az inananlardandır, adam az bulunanlardan. Adam, kadını bildiği yerlere götürür. Kadın bildiği yerleri bilmezden gelerek gezinir.
Günün birinde adam, kadına bir şiir yazar. Adını "birinci bölüm" koyar. Kadın o gün anlar da sonsuza kadar yürümeyeceğini, anlamazdan gelir. Zaman geçer. Yıllar geçer. Sevgi geçer. Kalanları toplar kadın her sabah merdiven diplerinden. Sararıp solan sözcükleri özenle toplar. Toplayıp bohçasına tıkar. Ama sararmış sözcüklerden cümleler kuramaz.
Bir sabah, az inanan kadın, kalanları toplamaktan da vazgeçer. Saçılıp yapışırlar öteye beriye sözcükler. Görsen, sararmışlıklarına inanmazsın.. Öyle canlanırlar, öyle canavarlaşırlar... Uyuyan uyanmıştır! Eteklerinde birikenleri avluya döker kadın. İkiye böler şehri sararmış sözcükler. Kadın, bir kiraz bahçesinden ağır aksak adımlarla geçer. Bir kiraz bahçesi mi, bir mahşerin dalgalanışı mıydı, bilmeden yürüyüp geçer. Sonra aniden durup ardına bakar. Görür ki, adam aynı şiiri başka kadınlara yeniden yazmaktadır.
bir yaşamın kutsal bölümünden notlar:
birinci bölüm
./..
ve kahin şaire sordu:
usta, hani mutlu aşk yoktu
.
Pazar, Temmuz 17, 2011
Arpacık

Bazı mahallelerde esnafa yakıştırılmış bir eylemdir, deli olma hali. Misal bizim mahallenin bakkalı Fevzi'ye olduğu gibi. Tam köşede, Oduncu Emin Amca'nın dükkanına bakan cephesiyle, bir-iki metre karelik tek duvarlı -o da tepemele raf dolu halde- dükkanın içinde, hep ayakta duran iri kıyım bir delikanlıydı, gözüme aşina olmaya başladığı yıllarda. Cankurtaran Deli Fevzi derlerdi, geç vakitlere kadar mahalle ayyaşlarının nöbetini tutardı. Sivil değil, resmi giyimliydi. Koyu mavi bir önlük giyerdi; yaz kış uzun kollu, önden düğmeli, ceket yaka mavi bir önlükle gezinirdi. Öğle vakti camlı dükkanının, kepenklerini yana doğru iterek açardı. Bilir misiniz, yanlamasına açılıp kapanan o eski pencere demirlerini? Asık suratlıydı, gülerken görülmezdi. Evi var mıydı, kimseler bilmezdi. Harman delikanlılar camını taşlamazdı. Çocuklara yüz vermezdi. Bizi kovalamazdı, bağırıp çağırmazdı ama zaten sakız, fırıldak, lokum, margarin hele de beyaz gazoz hiç satmazdı. İspirto içerdi. Rakı, bira satardı. Şaşırmayınız süt de satardı...
Deli Fevzi'nin o çerçevesiz yuvarlak camları neden gözüne taktığını hep merak ederdim çünkü hiç okumazdı, gazete bile. O zamanlar gözlüğü çok okuyanlara mahsus bir aksesuar sanırdık. Çocuklar gözlüksüz olurdu benim mahallemde ve göz doktoru diye bir branş olduğunu bilmezdik Tıp Fakültelerinde. Şanslıysan ve şaşıysan, Emin Camii'nin imamı tüküre tüküre dua okurdu yüzüne. Şansın yoksa, Keti Teyze sarmısak döver bağlardı arpacık denen acılı göz sivilcelerine. Neyse...
Kulaklarının üzerinden başlayan ve ensesinde birleşen yani tepesini ayna gibi açıkta bırakan saçları, uzun ve kıvır kıvırdı. Ben büyürken tel tel beyazladı. Eskiden saçları da varmış, o saçları nerede döktüğünü bir tek bizden büyük abilere anlatırdı. Kim ne deliliğine tanıktı da, Fevzi Bakkal adının peşine bu sıfatı almıştı, hiç bilemedim. Hâlâ yaşıyor mu, bir metrelik dükkanında ve ayakta duruyor mu, bilmediğim gibi.
Aklıma gelen başıma gelir Fevzi Bakkal, sakın bugün öleyim deme e mi?
Aklıma gelen başıma gelir Fevzi Bakkal, sakın bugün öleyim deme e mi?
Öyle yani..
Cuma, Temmuz 15, 2011
İyi ki..

Hayat bana her daim bol kepçe lokantasının gani gönüllü, müşfik aşçısı gibi davrandı, müteşekkirim. Taammüden can almadım diyebilirim, ardıma baktığımda. Kırmadım dökmedim, yakıp yıkmadım diyemem. Hayatımdan gelip geçen, durup yerleşen, büyüten eyleyen, avutan dostlarıma; farkına varmadan ya da bile isteye akışa yön veren, deniz içi tenha olmamı sağlayan ustalarıma teşekkür ederim.
Hayat
dik bir yamacın ilk hecesiydi
ve zaman
bir heykeltraş titizliğiyle yüzümüzü yontuyor.
İyi ki..
Böyle işte..
Pazar, Haziran 19, 2011
Lüfer, hamsi, kalkan... kader anı 21 Haziran!

Lüfer, hamsi, kalkan... kader anı 21 Haziran!: "“Seninki kaç santim?” kampanyasının sonucu belli oluyor. Tarım Bakanlığı balıkların ve denizlerin geleceğine Haziran’da karar veriyor. İş işten geçmeden, balıklar tükenmeden, daha fazla ertelemeden, hemen şimdi eyleme katıl."
Cumartesi, Haziran 11, 2011
Karakol Galata- Dış/ Gün

"Karakol- Galata Dış/Gün"
"Hocam, yakınlara gelince koordinat belirtmeyin, uçarak gelesim var."
"Buralardaysan gel kave ısmarlayayım.."
Macera böyle başladı aslında. 8 Haziran günü, 20 yıldır görmediğim arkadaşlarımla buluşmuş, paha biçilmez saatler geçirmiş, ofise dönmüştüm ki Twitter'da Onur Tan'ın mesajını gördüm ve Galata'ya doğru yola çıktım. Az geriden alırsak da, blog takipçileri bir dönem yaptığım sektör röportajlarını hatırlıyordur. Birbirine benzeyen dramaları eleştirmekten o kadar sıkılmıştım ki yazmayı bırakmamak için çıkış yolu arıyordum. Röportaj yapmaya karar verdiğimde, - akılımı seveyim- hiç tanımadığım 10 sektör mensubuna email atmış ve blogda misafir etmek istediğimi söylemiştim. Zeynep Günay Tan ve Ahmet Mümtaz Taylan davetime ilk cevap verenlerden, bana ilk güvenenlerdendi. Keyifleri daim olsun. Onur Tan da benzer bir vesileyle tanıdığım, sevdiğim sektör mensuplarından biri, mesleki etiketlerinin yanı sıra da Ömer'in babası ve Zeynep Günay Tan'ın kocasıdır. Her ikisi de, bilir bilmez lanetler okunan, tehlikeli olduğu iddia edilen "sanal hayatın" bana verdiği en kıymetli armağanlardandır. Öyle yani..
Beşiktaş- Galata arası on dakika, trafiksiz. Kulenin dibinde Ramsey Defilesi'nin hazırlıkları var, arkasında Karakol. Küçük sokağı ve meydanı dolduran meraklı seyircilerin arasına gizlenip, seti izliyorum, sessizce. Yemin etsem, başım ağrımaz, ahir ömrümde ilk kez bir tv dramasının setine konuk oluyorum. Sektör utansın. Oldukça genç ve ağırlıklı olarak kadınlardan oluşan kamera arkası ekibi telaşsız ama hızlıca işlerini yapmaya çalışıyor. Yemek molasından önceki son sahnelere denk gelmişim. Onur Tan kalabalığa doğru bakmaya başlayınca "tanıdın, tanımadın" riskine girmeden el kaldırıp yanına doğru yürüyorum. Monitörün dibine plastik bir misafir iskemlesi koyuluyor. Oturuyorum. Haddizatında ilk sorularımdan biri, dizinin görüntü yönetmeni oluyor. Hemen de tanıştırılıyorum. Altan Dönmez, reklam sektörünün iyi tanıdığı isimlerden biri. Çok yoğun çalışıyorlar. Günlerden çarşamba ve ekip yarın oynayacak olan bölümü çekiyor. Bu yüzden kimseyi uzun uzun lafa tutmuyorum. Sadece izliyorum.
Onur Tan, benim ilgi alanıma dahil olduğunda henüz yönetmenlik yapmıyordu. Tevazu ile taşıdığı, "kurgu dehası" sıfatına sessiz sedasız "yapım koordinatörü" ekini yeni almış, dönemin en başarılı işi olan ve Atv'de yayımlanan, "Anadolu Ateşi Türkü Yarışması"nın bekaası için uğraşıyordu. Aklım Anadolu Ateşi'ne kaymışken, o kulağıma doğru eğilip, sabahtan beri karısı ve iki küçük çocuğu ile ekibin görüş alanında dolaşan genç bir babayı gösteriyor. "Küçük oğlanın gözleri rahatsızmış. Sabahtan beri sıra bekliyorlar. İşlerini de halledemediler bir türlü.." İkimizin de yüzü ekşi, birbirimize bakıyoruz. Sonra prodüksiyon amirini yanına çağırıp, usulca "Yemek ısmarla, çay ısmarla, çocuklara çikolata al.. Ne bileyim işte, insanları huzursuz etmeden yap birşeyler" diyor. Birer sigara yakıp, susuyoruz. Cengiz ve Ayşe'nin olduğu sahne birkaç tekrardan sonra bitiyor. Ekip yemek molası veriyor, biz de sohbet... Rüzgar Aksoy'la kısa künye bir sohbetin ardından setten uzaklaşıp, meydanın gürültüsüne uyup, turistik lokantalardan birine oturuyoruz.
Karakol, blog takipçilerinin de yakından tanıdığı, Alican Yaraş'ın projesi. Röportaj yapmıyorum, setin misafiriyim, bu sebeple kimseleri sorgulayıp, kenara sıkıştırmayacağım. Sadece gözlemek ve dinlemek istiyorum. Hani -tanımlayanın kulakları çınlasın!- sevmediklerimden bahsederken hortlayan o korkunç yaratıcılığımın izlerini görmeyeceksiniz bu yazıda... Garson, tek porsiyon Tas Kebabı kaldığını beyan edince, tabağı önüme doğru sürüp, kendine başka bir yemek ısmarlıyor. Bir "yönetmen" için fazla duyarlı ve nazik mi diye düşünmeye başlıyorum. Az önce monitör başında çay ikram ederken de, söz konusu kapı önü sahnesi çekilirken yaşanan küçük teknik aksama esnasında da hiç sesini yükseltmediğini hatırlıyorum. İş başında birkaç yönetmen görmüşlüğüm var. Onur Tan, çalışan ekip "hoca"ya değil işe/ sete hizmet etsinler tarzına iman edenlerden olmalı. Dur bakalım.. Birkaç saat sonra Ertan Saban'ın da olduğu bir sahne çekeceklermiş. Soruyorum, uzun uzun hava kararınca çekeceği sahneyi anlatıyor. Bildiğin kabus! Laf lafı açıyor, havadan sudan, baba olmaktan, sektörden, insan olmaktan, siyasetten konuşuyoruz; kah gam yükleniyoruz, kah gülüp geçiyoruz. Hayallerimizden mukim bir gelecek planı paylaşıyoruz ve su akıp giderken, taş gibi dibe çöküp yosun tutmamak gerektiği konusunda uzlaşıyoruz.
Hava kararmak üzere. Set hazırlanıyor, haberi geliyor. Lokantadan kalkıp yeni çekim mekanına doğru yürüyoruz. Meydan gece yapılacak defile için hazırlanıyor. Tarihi kulenin üzerinde cıvık yeşil, arsız mavi tonlarında bir takım harfler dolaşıyor, çelik halatlar sarkıyor. Meğer kulenin tepesinden sarkan halatlardan, Osman'ın babası aşağı süzülecekmiş ama henüz ikimiz de bunu bilmiyoruz. Ertesi gün gazetelerden öğreniyorum. 3- 5 dakikalık yürüyüşten sonra Galata'nın dar sokaklarındaki yüksek binalardan birinin çatısına çıkıyoruz. Merdivenler dik. Merdivenler yorucu. Gıcırtılı bir kapıdan, iki büklüm geçerek çatıya çıkıyoruz, tık nefes. Sahneye dahil olacak diğer oyuncuların aileleri, misafirleri ve çekim yaptığımız apartmanın yerleşikleri leb-i derya çatının bir kenarında mırıltılarıyla birlikte bekleşiyorlar. Torpilliyim, monitörün sağ yanına kendiliğinden bırakılıveren misafir taburesine oturuyorum. Onur Tan, ekibe ne istediğini anlatıyor. Işık kuruluyor. Tek tek, sakince sahnenin üzerinden geçiyorlar. Bütün ekip ezbere duruyor. Sanırım herşey hazır. Genç bir kız telsizle konuşuyor. Ertan Saban'ı bekliyoruz. Bİrkaç dakika sonra çatının demir kapısının yanında Ertan Saban beliriyor. Simsiyah giyinmiş. Usulca geçiyor kalabalığın arasından.. Utangaç. Sakin. Yanılmıyorsam yorgun. Tanışıyoruz. "Büyük hayranınızım.." diyorum. Büyük hayranınız mıyım? Ağzımdan çıkan cümlenin bu kadar bozuk ve yabancı olmasından esef duyuyorum. Acaba Saban'ın "altı lisan" bilirliğinin gazına mı gelip kurdum bu kadar bozuk bir cümleyi? Neyse...
Ertan Saban'ın digital alemle bağları zayıfmış, şaşırmıyorum. Ekşi Sözlük ve Twitter'la ilgili hiçbir fikri yok. Zor ve sabahın ilk ışıklarına dek sürecek bir sahneye hazırlanıyor. Hayran sohbetini kısa kesip, geri çekilip, izlemeye karar veriyorum. Siyah atletine delikler açıyor genç bir kız, Onur Tan ince ince sahneyi anlatıyor. "Motor" denildiğinde yüreğimi ağzıma getiren, korkudan başımı ağrıtan ve bütün ekibin kül rengine dönerek çığlık atmasını sağlayan hesapsız bir hareketle sahneyi başlatıyor. Bölümle ilgili ip ucu vermemeye çalışarak bizi neden korkuttuğunu da anlatayım. İlgili sahne gereği Reşat komiserimizin çatıya koşarak gelmesi gerekiyormuş. Kan ter içinde.. Yönetmenin görmek istediği ve mekanın izin verdiği açıdan koşarak gelip kadraja girmesi için yeterli mesafe yok. İşte bu yüzden, yani "mış gibi" yapmamak için "motor" dediğinde çekirge çevikliğinde zıplayarak, kaşla göz arasında, bilmem kaç yıllık binanın, taş çatlasa 30- 40 santim enindeki tenekeden yapılmış pervazına atıveriyor kendini. Önceden denemeden, tartar mı diye bakmadan, hiçbir güvenlik önlemi almadan.. Oğlum olsa "kestik" sesini takiben yerimden kalkar, bi temiz döverdim, o kadar diyeyim.
Ertan Saban işine aşık olanlardan, bildiğin deli. Fütursuz yani. Lakin, dikkat çekecek kadar parlak ve "ham" yeteneğinin kaynağı da bu derece deli ve inadına fütursuz olması değil mi? Yolu bereketli olsun.. Çatıdaki sahneler bittiğinde ekipten ayrılmak için izin istiyorum. Gece boyunca neler çekeceklerini biliyorum, onlarla kalmak da istiyorum ama, sabah erken saate sabitlenmiş, erteleyemeyeceğim bir toplantım var. Ekip, gecenin en derin yerine yürürken setten ayrılıyorum. Sokaklarda koşuşturan prodüksiyon ekibinin yanından geçerek, Tünel'e çıkıyorum. Reşat'ın terli ve kaygılı sesi kulaklarımda çınlıyor: Nilgün!!
... Fotoğraf: Onur Tan
Pazar, Mayıs 15, 2011
İnternetime Dokunma!

Beyaz popolarımızı klavye başından kaldırıp sokağa döktük. Güneşli bir günde Taksim'den, Tünel'e seslerimiz aktı: Kurabiye Tayyip- kurabiyee Tayyip- kurabiyeeee- kurabiyee- Tayyip- kurabiyeee Tayyip- Kurabiyeee Tayyip- Kurabiyeee- kurabiyee Tayyip!
Böyle yani..
.
Etiketler:
beşeri sohbetler
Perşembe, Mayıs 12, 2011
Cumartesi, Mayıs 07, 2011
Bir Zamanlar Anadolu'da..

Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi Cannes yolunda. Taner Birsel, Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan, Fırat Tanış ve Muhammet Uzuner'in rol aldığı filmin resmi web sitesi'nden yolculukla ilgili gerekli tüm bilgilere ulaşabilirsiniz. Bir Zamanlar Anadolu'da, Cannes Film Festivali sonrasında vizyona girecekmiş. Hayırlısı bakalım..
Yukarıdaki fotoğrafı da dayanamayıp trailer'den kestim. Pardon..
Böyle yani..
•• photo by Nuri Bilge Ceylan
Etiketler:
ahmet mümtaz taylan
,
movie
,
nuri bilge ceylan
,
yılmaz erdoğan
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)
