Pazartesi, Nisan 18, 2011

Ahmet Mümtaz Taylan'dan mektup var


Yusuf Eradam, T24'deki sayfasında istisnasız hastası olduğumuz Ahmet Mümtaz Taylan'la ilgili bir haber paylaşmış. Yazıyı okumak isteyenler için istikamet: Haysiyetli Hayır!


Hayattır ne olacağı belli olmaz, link gider filan diyerek söz konusu mektup metnini Ahmet Mümtaz Taylan'ın gıyaben izniyle aynen aşağıda yayımlıyorum:

“Sayın Monica Mazzoleni,

Lütfen aşağıda söylediklerimi üstünüze almayın ve proje sahiplerine ilettiğinizden emin olun.

Osmanlının II. viyana kuşatması ve bu kuşatmada papaz marco d’aviano’nun hıristiyanlığı nasıl da kurtardığını anlatan böylesi inanılmaz bir filmde bana da bir rol teklif ettiğiniz için teşekkür ederim. Fakat Wikipedia gibi bir siteye girip okuyabilen çocuklar bile öykünüzün tarihi yanlışlar içerdiğini, kuşatmanın 11 eylül tarihi ile ilgisi olmadığını ve kahramanlaştırdığınız rahibin o sırada kilisede dua ettiğini görecektir. bir keşişten kahraman yaratma girişiminiz utanç verici.

buyurun wikipedia’dan size alıntı:

“efsanede anlatıldığı gibi rahip marco d’aviano’nun turklere haç tuttuğu ve “tanrının haçına bakın da kaçın düşmanlar!” diye bağırdığına ilişkin hiçbir somut kanıt bulunmamaktadır. rahip, kuşatma ve saldırılar sırasında vaktini kilisede dua ederek geçirmiştir.”(Bknz: Marco D )

bir yaratığa haç tutmak, sizin kolektif belleğinizde vampiri ortadan kaldırmak için yapılan bir eylemdir ki vampirler fantastik yaratıklardır. bir başka deyişle, birine haç tutmak için onu ötekileştirmeniz ve onun düşman olduğunu kabul etmeniz gerekir. bu, ne yazık ki, hıristiyan kültürel belleğinizde aptal bir jest olarak kalmış olabilir, fakat unuttuğunuz bir şey var: insanoğlu evrim geçiren bir yaratık, hem zihinsel hem de yürekte iyiliğe doğru değişmek ve faşistçe düşmanlık ve antagonizmadan kurtulmak arzusunda bir yaratıktır ve öyle görüyorum ki siz bu gelişmelerden nasibinizi almamışsınız. burası çok açık.

ben, demokrat bir oyuncu yönetmen olarak bilinirim ve yaptığım işlerin hepsinde diktaya, zulme, faşizme karşı tavır almışımdır ve barışı, farklı kimliklerdeki halkların kardeşliğini ön plana çıkaran projelerde yer almışımdır ve hayatım ile sanatım da tutarlı gitmektedir. inanç farklılıklarından dolayı insanların arasına nifak tohumları ekecek, onları birbirlerine yeniden düşman kılacak, üstelik tarihi bilgilerin saptırıldığı ve nefret suçlarını alevlendirecek bir projede yer almam düşünülemez.

şunu da bilmenizi isterim ki temas kurduğunuzu söylediğiniz bakanlık hangisi ise, proje ile ilgili düşüncelerimi onlarla da paylaşacağım. yeni haçlı seferlerinin başlatıldığı, libya istilası sırasında böyle bir proje geliştirmeniz de inanılmaz bir zamanlama uyanıklığı belirtisi.

osmanlı da dahil tüm imparatorluklar geçmişte hatalar yapmışlardır ve sizinki gibi faşist projeler üretenler yüzünden de geçmişin hataları bugüne ve gelecek kuşaklara maalesef taşınmaktadır.

ikinci viyana kuşatmasının 11 eylül tarihi ile ilgisi yok. insanların kafalarına bu tarihi iki dinin düşmanlığının tescil edildiği bir tarih gibi kazımak niyetinizden dolayı utanmalısınız. sanki viyana surları dibinde mağlup osmanlı türklerinin o gün kaldırdıkları uçaklar dünya ticaret merkezi’ne ancak 2001 yılında varabilmişler gibi. sizin hayal gücünüzü şekillendiren, nefret ve intikam duygularıdır ki bu yolda sanatını size teslim etmeyecek birçok hıristiyan sanatçı ile de karşılaşacaksınız.

biz burada atalarımızın zaferlerinden kibirlenmiyoruz ve savaşta zaferin anlamını en iyi bilecek, tanımını en iyi yapabilecek kişinin mağlup kişiler olduğunu da biliriz. lütfen emily dickinson’ın yazdığı ve “başarı tatlıdan sayılır” diye başlayan şiiri okuyun. yenilgiden öylesine kederlenmişsiniz ki bu durum özgüveninizi ve içinizdeki iyi değerleri alıp götürmüş ve sizi yoldan çıkarmış. dahası, bu hastalığınızı kitlelere de yaymak, bulaştırmak istiyorsunuz ki bu affedilemez. düşmanlık bulaşıcıdır ve güç kazanan cahil ve öfkeli kitlelerden daha tehlikeli bir şey olamaz, bunu bildiğinizden eminim. biliyor olmalısınız ki bu kitleleri kötü amaçlarınıza alet etmek istiyorsunuz.

belli ki niyetiniz sinema sanatını küpünüzü doldurmak, kan döktürerek intikam almak için kullanmak. şair, emily dickinson bu niyetinizi bir hadis’in ırzına geçmek diye yorumluyor:

o geçer biz
kalırız.

memnuniyetimizi

yalancıklaştıran

bir yitiklik niceliği
sanki ticaret bir hadis’e
ansızın tecavüz etmiş gibi.

(Emily Dickinson, Beni özenle aç, s. 152)
(şiiri çeviren: Yusuf Eradam)


o çok önemli projenizi, hikâyenizi alıp dilediğiniz yere sokabilirsiniz! bu projeyi gerçekleştirebilirseniz, eminim ki her inançtan duyarlı insanlar sizi lanetleyeceklerdir, kendi gelecek kuşaklarınız bile ve o sözde ‘vatikan masumlarınız’ bu ustalıklı şeytan çıkarma marifetiniz için büyük büyük ödüller kazanmanızı sağlasalar bile.

Ahmet Mümtaz Taylan
Oyuncu, Yönetmen



.


Böyle yani..

Pazar, Nisan 17, 2011

Tren..


on sekiz nisan ikibinbeş...

sonsuzluğa gidip gelen iki cam sileceğinin arkasında
imkansız ela gözlerinde, öldüğümü gördüm.

sana bakıp ellerime tuzlar serpeceğim

sen öldün bugün
ben yaşlanıyorum

bilmiyorsun ki yağmur hâlâ yağıyor.
ben görüyorum...



.


•• photo by Hakan Özdeğin

Çarşamba, Nisan 06, 2011

Sümüklü!


Nezle illeti yakama yapıştı, perişanım. Mutsuzum. 4 günde toplam 20 festival bileti yakmak zorunda kaldım. Kapıdan dışarı adımımı atamıyorum. Nefes alamıyorum. Durmaksızın akan burnumu, 'Sümüklü!' diyerek motive etmeye çalışıyorum. Oralı değil! Bugün daha iyi hissettim kendimi ama festival koşturmasına girmeyi göze alamadım. Yarından umutluyum.

Dört gündür sigara içmiyorum. Bırakır mıyım? Pazar gününden beri televizyon seyrediyorum. Ekran eleştirisi yazarken televizyon izlemek bir tür 'iş' haline gelmişti. İzlemediğim zamanlar işi aksatmışım gibi hissediyordum. Şimdi gerçek bir bağımlı gibi sadece izliyorum, Twitter ve Sözlük geyiklerine katılıyorum.

Birkaç dakika sonra Fitaş 4'de, Nigel Cole'un 2010 yapımı filmi 'Kadının Fendi' başlayacak. Umarım kaçırdığım son film olur.

İyi seyirler!






••
Narmanlı Han by Hakan Özdeğin

Cumartesi, Nisan 02, 2011

Festival Başladı!




Dün gece açılış törenini Cnn Türk'den canlı olarak izledim. Festival organizasyonu dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir görgüsüzlüğe de ödül töreni esnasında imzasını attı ve ödül alacak oanı sahneye çağırıp bekletip ödül verecekleri sonradan anons etti. Şakir Bey'in mirasçılarına bu büyük gaf hiç yakışmadı. Neyse..

Festivalde ilk izlediğim film John Turturro'nun Napoliten belgeseli, 'Passion' oldu. Festival acemisi Fitaş'da, 4. salonda izledim. Turturro hayranlarının yaş ortalaması 50+ gibi görünüyordu. Ergonomisi tuhaf koltuklarıyla Fitaş'da, festival seyircisinin alfabe ile imtihanı komikti. Ortalıkta yer gösterecek kimsecikler olmayınca reklamlar bitene kadar harfler havada uçuştu. Turturro'nun, Napoli'ye ve müziğe olan tutkusuna saygım arttı ama belgesel beni çok heyecanlandırmadı. Belki belgeselin adı, beklentimi büyüttü ama aradığımı bulamadım. Belki de müzikli övgü/ sövgü etiketini katbekat hak eden bir kentte yaşıyor olduğum için heyecanlanmadım. Bilmiyorum. Ama Turturro'yu 'Petrol' klibine rağmen fazla mülayim gördüm. Yine de Napoli gettosunu görmek ve yıllar sonra Mina'yı dinlemek de keyifliydi.

Festivalde günün ikinci filmi Marc Fitoussi’nin yönettiği ve Isabelle Huppert, Aure Atika, Lolita Chammah ve Jurgen Delnaet’in oynadığı 'Copacabana' oldu. Açıkçası film bana yeni birşey söylemedi. Vaad etti mi? Elbette. Eğer hikayenin kıblesini son 50 yılın en popüler klişesine dayarsan, seyirci olarak ben de farklı bir söz, yol, bakış açısı, öneri beklerim. Isabelle Huppert'i izlemek, bilmediğim bir Belçika şehrinin kıyısını dikizlemek, gülümsetici sahneler görmek hoş olabilir. Üstelik senaryonun akışı filmin ilk yarısına bile gelmeden hikayenin finale yürümesini sağlayacak çözümle ilgili bütün ip uçlarını gözüme soka soka bir hal olunca canım sıkıldı. Takdir edersiniz ki bilinen bir eserden uyarlama değil ise sonunu bildiğim/ tahmin edebildiğim filmleri izlemeyi sevemiyorum.

İstanbul çok soğuk, yağmur çok şiddetli, rüzgar çok sert. Hapşırıyorum!

İyi seyirler..





•• Fotoğraf, filmin resmi web sitesinden alınmıştır.



.

Perşembe, Mart 24, 2011

İstanbul..


Üzerine ölüm güzelliği sinmiş bir şehir. Ve dahi bahardan kışa dört mevsimini; lodostan poyraza rüzgarlarını; erguvandan mimozaya renklerini; balıktan baharata kokusunu; göçe eyüp üstünden başlayan leyleklerinden simit avcısı martılarına kuşlarını; kubbeden çana, eskiciden yoğurtçuya sesini; dümdüz olmadığını, yedi dense de daha fazla olan tepelerini; merdivenlerini; yokuşlarını; arnavut kaldırımlarını; cumbalı evlerini, konak yaşamını, aynı kentte sayfiye evlerini, bisiklet yollarını; kapılarını; surlarını, hisarlarını, duvarlarını; asırlık ağaçlarını; bayram günlerini; yeşil alanlarını; meydanlarını; eğlence parklarını; dondurmacıdan bozacıya seyyar satıcılarını; elma şekeri ve horoz şekerini, pamuk ve kağıt helvayı, macunu, lahmacun ve dürümü, çengelköy bademi, osmanlı çileğiyle tatlarını; kayışdağı’ndan hamidiye’ye sularını; gemilerini, dolmuşlarını, motorlarını; köprülerini; iskele ve istasyonlarını; doklarını; kaptanlarını, hamallarını, trafik polislerini, yorgancılarını; sokak kedilerini, köpeklerini, sokak çocuklarını, evsiz ve dilencilerini; adalarını; futboldan optimiste sporlarını; sokak yazılarını, resimlerini; festivallerini; müzelerini; stadyumlarını; günden geceye, neonlardan yakamoza ışığını anlatmaya kalksan, ömür yetmez bir şehirdir.



böyle yani..

.


•• photo by Hakan Özdeğin

Salı, Mart 22, 2011

Nihayet

Blogger'ın üzerine çöken karanlık kalktı. Digitürk'ün yayınları çalındıkça bu yasaklamalardan kurtulamayacağız. Neyse ki mahkeme, lig Tv yayınlarını çalanların DNS değiştirip yayına devam edebildiklerini söylemiş de belki ilerleyen günlerde toplu tecrit dışında bir yöntem de bulunabilir. Bilmem kaç avuç hırsızın ceremesini biz ödüyoruz. Google ile DNS sorunu yaşıyor, parasını ödediğimiz domain adresimize ulaşamıyoruz. Ya sabır!

Böyle yani..




.

Pazartesi, Ocak 31, 2011

Ada Olmak..

Hep kıyıdan gelecek bir şişe beklemektir ya da bir kayığın yanaşmasını ve nerelerdesin kuzu'm diyen neşeli bir sesin kulakta yankılanmasını. Ne gelen var ne de benim adadan ayrılasım. Gözlerimi kaparım, oyuna dalarım. Bu, kolay olanı.


.


.
r

Cumartesi, Ocak 08, 2011

Rengi Mavi...

Ciğerlerini parça parça dudaklarından dökenin halini tesbit etmeye çalışanlara yönelik durum bildirimdir. Rengi mavi diye işitilen ses, dudağı da yakar. Kalanlar başını kaldırıp gökyüzünden umar ve bilir ki; çarpık bulut, iki hecelik gözgöze geliştir her daim maviyle. Yıldızların alev olduğundan şüphene çoktan gönüllü oldum, o kahve fincanından okuduğum kadim zamanın varlığına iman etmen için. Zira ben ölüydüm, sen görmezden geliyordun.

Değil mi senden işittim 'yazıktır' diye
Çaredir: sağır bir bellek!

.

Cumartesi, Ocak 01, 2011

GÜLE GÜLE ZEYNEP!


çizgiler çekilmiş ıslak yollara
parlak
ama
oyunbaz çizgiler

karanlıktan korkan lamba
tam ortadan
ikiye ayrılmış
.
.
.

Cuma, Aralık 31, 2010

Varılan yer değil yol, yolculuk güzel!*


Hurafe, safsata, batıl inançlarla dolu çocukluğum, elbette yılları da kategorize etmeyi becerdi. "Tek seneler iyidir, çift seneler kötü" diye bilinir benim topraklarımda. Menüden ne sipariş edersen et, önüne koyulanın farklı olacağı bir hayat lokantasındayız. Olan bitenden bağımsızlaşmayı, akan suya kapılmadan kendi kıyılarıma tutunmayı, bu oyunu kendi kurallarımla oynamayı, düşüp kalkmayı oldukça erken öğrendim. Umarım sizin aydınlanmanız da vakitli olur yoksa hayat çekilmez bir eziyet haline gelebiliyor insan evladı için.

Şu fani dünyada, ömrüm yettikçe bana verdikleri emeğe, sevgiye ve ödenmez desteklerine selam duracağım ustalarım oldu. Kimi hayatıma alenen yön verdi ya da farkına bile varmadan ustalık etti. Var'olsunlar! İşbu sebep, gıyaben izniyle ustalarımdan birinin sözüyle veda edeceğim 2010 yılına: Varılan yer değil yol, yolculuk güzel!


Böyle yani..

.

Pazar, Aralık 19, 2010

Tek kusurum Ayaklarım!


Second Life avatarımın katıldığı güzellik yarışması vesilesiyle Hürriyet Gazetesi'nde röportajı çıktı. Haberi yazan sevgili Hakan Gence'ye anonim kalma isteğime saygı gösterdiği ve röportajı maksimum özenle deşifre edip yayımladığı için teşekkür ederim.

Bilmem farkında mısınız sağ yanımda Obama? God bless me!!

Böyle yani..


"Aman da okumazsam ölürüm" diyen ve evine Hürriyet girmeyen o birkaç kişi için gelsin :))))

buradan okuyunuz!

Salı, Aralık 07, 2010

Yönlenemiyoruz!

Birkaç haftadır çözemediğim ve sebebini bilemediğim bir sorun yaşıyorum. Blog adresim, Google üzerinden satın aldığım domain adresine yönlenmiyor. Hayır, kör ölür badem gözlü olur benim de bir yazasım var ki sormayın gitsin...


Bu sebeple lütfen
http://ranini.blogspot.com
adresinden geliniz.


.
Du bakalım...

Cumartesi, Aralık 04, 2010

Evlen benimle!

Ahir ömrümde bunu da gördüm ya bin şükürler olsun. Gerçi yaklaşık 30 sene önce annesini gönderip, babamdan beni resmen isteten garibanı, 28 sene önce diz çöküp evlenme teklif eden merhumu ve ilişkimizin yedinci senesinde tam ayrılmak üzereyken, "istersen evleniriz" diyen hıyarı saymazsak aldığım ilk ve en samimi evlenme teklifi sayılabilir.

İzah da edeyim bu mutlu günü. Bir zamandır second life'da yaşıyorum, bilen bilir. Uzun zamandır da sohbet ettiğim hatta eğlenip, keyif aldığım New York'lu bir kız var. 38 yaşında. Geçen yıl yarı önemli bir politikacıyla on yıldır sürdürdüğü evliliğini 5 yıldızlı bir skandala bağlayarak boşanma davası açtı.. Nekahat dönemini SL ile atlatmaya çalışıyor, bitmeyen dava yüzünden ve yerel basının ilgisi sebebiyle sokağa çıkamadığı için.

İşte bu kızımız geçen akşam - ki onlar için sabahın kör saati- aniden online oldu ve konuşmaya başladı. Onun aksanı hızlı konuştukça daha da anlaşılmaz oluyordu benim için ama, kurduğu cümleler içinde pek bir telaş vardı. Zaten boktan bir ingilizcem var (var denirse) sesinin tonundan "ağlıyorum saatlerdir, aman tanrım, hassiktir bu nasıl olabilir" gibi kelimecikleri de cımbızlayınca duruma müdahale ettim.

- easy babygirl.. i do not understand anything if u talk fast okay.. easy..
- u don't understand me?
- not at all
- okay. again. i watched a movie and i am still craying like a crazy..omg ranini!!!!
- which one? horror?
- nah! the stoning soraya m.
- so?
- would u marry me?
- what?? hunny u know i am totaly straight and i knew same here.. am i wrong?
- yes i am straight too is not about my choise is about your life. but don't worry. i am here and please go to milan immediately! right now! find david shine. i sent to u his address. look at your email. his my father. he will bring to u ny.. if u want we go to california and we got married then and there
- aham! hunny calm down.. there is no any recm in my country*not yet.
- not yet!!! i know but soon
- lol! ahahhahaa okay.. okay tell me what u know? can not be about only a movie?

Pazar, Ekim 31, 2010

Depresif Paparazzi Bildiriyor..

Hastayım. Ateşim var. Perşembe günü çok üşüdüm. Cuma gününden beri de rüzgarlı bayırda sigara içme tutkumun bedelini ödüyorum. Telefon hiç susmadan çalıyor. Evde cep telefonu çekmiyor. Konuşmak için bahçeye çıkmam lazım telefonu açmıyorum. Ev telefonundan arayanlarla idare ediyorum. Yani hiç kimseyle.. Ev telefonumdan sadece annem arıyor. Açmıyorum. Yine arıyor. Açıyorum.

- Efendim anne..
- Uyandırdım mı?
- Yok. Söyle..
- Uyu hadi, uyu.
- Söyle anne, uyumuyorum.
- Sesin niye öyle?
- Yeni uyandım ama uyandım artık söyle..
- Biliyor musun kim geldi?
- Kim geldi?
- Karolin geldi, Karolin!
- Karolin?? O kim?
- Ayol yok mu Kanal D'deki kadın, sarışın. O işte..
- Senin televizyon almıyordu Kanal D'yi?
- Uykuluk yemek için geldi.
- Of.. Dur bi toparlanayım uzun sürecek bu iş belli.. Ee.. Afiyet olsun. Gelsin. Yesin bana ne? Ayrıca gelmemiştir. Benzetmişindir.
- Ayol hadi ben benzettim, herkes mi benzetti? Geldi diyorum. Herkes geliyor buraya. Nerelerden kalkıp geliyorlar hem. Çok meşhur buranın uykuluğu, bilmezsin sen. Sabaha kadar kimler kimler geliyor. Zaten ben tanımadım. Millet bağırınca kavga var zannettim cama çıktım ben de sonra bakkal anlattı o zaman anladım o olduğunu. Haysiyetsiz kadın!
- Haysiyetsiz??
- Utanmadan eve sokturdu kendiniiii!! Bi de takmış koluna geziyor etrafta gecenin bir vakti! Yazıklar olsun.
- Ali de yanında mıydı??? Ahahahahhha yok artıııık!
- Benim burdan tam göremedim ama uzun boylu esmer bi adam vardı yanında. Yüksek bi araba böyle Hani Rahmetli Adnan'da vardı, aynısının siyahına binmiş.
- Hmmm.. Paparaziler büyük haber kaçırmış desene...
- Yatacak yerleri yok bunların yooook!
- Ay anne yapma kurban olayım yapma ya.. Ne işi var kadının niye Pangaltı'ya gelsin uykuluk yesin? Benzetmişinizdir de.. Çok ayıp olmuş artık her kim ise..
- Bütün herkes bağırdı arkasından yazıklar olsun dediler, kadınlar camlardan bağırdı avaz avaz hep.. Zor kaçtılar, kisi de arabaya bindi gitti.
- Off... Yazık değil mi ya, siz manyak mısınız abicim? Utanmadan bi de anlatıyor musun marifet gibi?
- Ben bişey yapmadım baktım öylece... Hatırlıyor musun, Ümmühan da Mustafa'nın dostunu bıçaklamıştı aynı böyle Karaköy İskelesi'nde..
- Nasıl hatırlayayım?
- Küçüktün sen hatırlamazsın ama anlatmadık mı sana?
- Anlattınız.
- Ama çocuklar olmuyor.
- Anlamadım?
- Ümmühanın bi kızı, iki de oğlu vardı. Cemile'nin iki kızı var. O kadın da rahmetli Hüsniye gibi aynısıı.. İsmet ne zaman üzerime yürüse rahmetli babanen beni korurdu o kadın gibi.
- Hasefe gibi.. Ee.. Ne alaka?
- Bilmiyorum artık! Baban da babasını bıçakla kovalamıştı hatırlıyor musun Kumbaracı Yokuşun'dan yukarı. Üst kattaki kadınla basmıştı babanen dedeni de sonra deden kahveye gelmiş. Baban ayağa kalkmamış. Deden de, "Artık büyüklere saygı gösterilmiyor mu?" diye bağırınca baban tezgahtan bıçağı kaptığı gibii..
- O hooo.. Uykuluktan girdik anılardan çıktık sabah sabah ama..
- Taksim'e çıkma sakın.
- O niye??
- Bomba patlamış. Canlı bomba sakın çıkma. Niye taşındın oraya ne güzel oturuyordun Etiler'de uzak uzak. Herşey Taksim'de oluyor senelerdir böyle bu bilmezmiş gibi gittin oraya..
- Aha.. Koskoca yaz dur dur da, kara kışta manik ol sen. Bir bu eksiktiiii..
- Ne dedin?
- Demedim bişey anlat sen annecim, dinliyorum..




.

Cuma, Ekim 01, 2010

ÇOK OYUNCULAR TOP 10 LİSTESİ


Aşağıdaki liste yeni sezonda görücüye çıkan yerli dizilerde irili ufaklı yer tutan ÇOK oyunculardan oluşmuştur. Listenin başında ya da sonunda yer almanın bir önemi yoktur. Hepsi aynı ölçüde kötü, sadece aklıma geldiği gibi sıraladım. Listede 9 isim var. Son isim sizin yorumlarınızla eklenecek. Yorumlarda adı en çok geçen oyuncuyu listenin sonuna ekleyeceğim. Buyrun bakalım..


1. Tansel Öngel (Kılıç Günü)
2. Atsız Karaduman (Kılıç Günü)
3. Bülent İnal ( Bitmeyen Şarkı)
4. Altan Erkekli ( Yerden Yüksek)
5. Leyla Bilginel (Kılıç Günü)
6. Sinem Kobal (Küçük Sırlar)
7. Birce Akalay ( Yer Gök Aşk)
8. Sezin Akbaşoğulları (Küstüm Çiçeği)
9. Fırat Çelik* ( Fatmagül'ün Suçu Ne?)



* Fırat Çelik bu listeye, seslendirme hatası sebebiyle girmiştir. Seçilen ses rengi ile oyuncunun fiziki uyumsuzluğu büyüyü fena halde bozmaktadır.

Böyle yani...




.

Salı, Eylül 28, 2010

Hayat Ağacı


İclal Aydın'ın canhıraş bir heyecan ile kanat çırpıştırdığı darbe niteliğindeki programı Kanal D'yi nazarımda 10 (on) yıl geri götürdü. Deha seviyesinde bir pırıltı ile tasarlanmış içeriği olan bu programı içimde bir bilinmez sıkıntı ile izledim. Programın suçu yok. Allah da biliyor, Seda Sayan yayında Swarovski ile sıvanmış yaka mikrofonu taksa sıkıntımı gideremezdi. Lakin kabul etmeliyim ki İclal aydın'ın da işi zor. Yerel kanallarda durum nasıl bilemiyorum ama, ulusal kanallarda o saat diliminde ayakta kalmak gerçekten de her baba yiğitin harcı değil, Allah yardımcısı olsun. İclal Aydın hafta içi, her gün, saat 14.00'da yayına giriyor. Brüt olarak 1 saat 40 dakika ekranda kalıyor. Aynı saatte ekrana sürülen rakipleri, dizi tekrarları ve Show Tv'nin yeni sefaleti "Nikahta Keramet Var (NKV)" gibi uyduruk işler. Hayat Ağacı, ilk haftanın sonunda ne mutlu ki Show Tv'yi solluyorken (NKV'a da geçilse ilk haftayı tamamlayamazdı zaten) dizi tekrarlarının altında kalıyor. Özet olarak söylemek isterim ki İclal Aydın ekranda kalmak istiyor ise yayım saati sonrasında eline aldığı karne, kanalın zaten bedelini ödeyip, kaymağını yediği bir işi o saatte yayına sürmesi halinde alacağı sonuçtan daha parlak olmalıdır. Ne zor değil mi? Bu gidişle de bunu başarması biraz zor görünüyor.

Hayat Ağacı'nı sadece bir kez izledim. Konuk bulmakta zorlandıkları aşikar. Filvaki benim için bilgilendirici de bir program oldu. İzah edeyim. İclal Aydın'ın yayına telefonla katılan bir izleyicisine, "Ayol, maşallah ne güzel anlatıyorsun, şimdi İrfan Şahin diyecek ki sen bırak Feşmekan Hanım sunsun artık programı.." tadındaki şen şakrak beyanından anladığım kadarıyla birkaç ay önce (6- 7 ay olmuştur, senesi geliyor nerede ise.. zaman nasıl da geçiyor) Doğan TV Holding’in CEO'su olan Sayın İrfan Şahin halen yönetimi altındaki her kanal ve o kanallarda yayımlanan her program ile tek tek ilgilenmekte, ıkın sıkın 1 rating alabilen bir programın sunucusunun değişmesi gibi küçücük konularla bile bizzat meşgul olmaktadır. Ne hoş..


Böyle yani..



••
Fotoğraf ilgili kanalın resmi web sitesinden alınmıştır.

Cumartesi, Eylül 18, 2010

Perran Kutman'dan Deli Saraylı


Ne yazık ki başlık yaptığım bu tanıtım cümlesini duyduğum ilk günden beri sonucun böyle olacağını tahmin ediyordum. Şaşırmadım. Hangi sonuç mu? Anlatıyorum. Son yayımladığı sefalet, "Evcilik Oyunu" sebebi ile Show Tv'yi boykot ediyorum. İzlemiyorum. O sebeple dün gece "Türk halkının nabzını benden iyi bilen yoktur, ne yazsam tutar" tadındaki açıklamasından sonra ürettiği her projesi batan Osman Sınav'ın yeni dizisi "Kılıç Günü"nü ve yazar ekibi değiştiren, "Hanım'ın Çiftliği"ni izleyecektim. Böyle planladım gecemi ama planladığım gibi olmadı. Yayım vaktine doğru ağır bir kaşıntı tuttu. Yeminimi bozdum. Gani Müjde'nin hatırına Deli Saray'lıyı izledim. Mutsuzum.

Fikir mükemmel. Mükemmelden de önemlisi, kusursuz. Fikrin hayat bulduğu "dönem" on numara önemli, civcivli ve yazan adam için ab-ı hayat niteliğinde. Hikayeyi fısıltı gazetesinin manşetlerinde gördüğüm ilk günden beri ekrana çıkmasını gülümseyerek bekliyordum. Nihayet dün gece ilk bölümü yayımlandı. Projenin yönetmeni Aydın Bulut, ödevini iyi çalışmış, 1000 numara iş çıkarmış. Sokağa, döneme, geniş kadraja, kumandanın selam çakan mahmuzlarına tek kelime edemem. Allah için sanat yönetimi de iyi çalışmış. Ha, elbette didiklersek yüzlerce hata bulur, sayar dökeriz ama fikir o kadar parlak ki gerek yok, hırpalamamak lazım.

Gelelim oyunculuklara.. Perizat bildiğin, Perihan, Şehnaz, Afet.. Bir milim değişikliği yok kostümleri görmezden gelirsek. Oysa üzerine basa basa "diğerleri göz hizamdaki karakterlerdi, bunu bilmiyordum. ilgimi çekti" diyerek rolünü övmüştü yedi düvele Perran Kutman, doğal olarak ben de başka bir kadın izlemeyi umdum, dört yıl aradan sonra ama bulamadım. Mahsuru da yok. Perran Kutman bize sunduğu her haliyle izlenmesi gereken bir oyuncudur ama bilinsin ki kimsenin Perizat'a kuş kondurduğu yok. Çetin Tekindor ise tam aksine Miralay'dan bozma uşak karakterinde doğuştan armağan edilmiş yeteneğini konuşturdu. Yönetmen nadiren de olsa kimi anları ( yorgunluktan olsa gerek) es geçip adamın oyununu bölse de Tekindor, karakterinin her milimetresini konuşturdu Allah için, gönlüne sağlık olsun.

Deli Saraylı'nın, Cüneyt Türel, Ani İpekkaya, Ünal Silver, Engin Alkan, Öner Erkan, Özge Özpirinççi, Kenan Ece, Melis Birkan, [ve yapımcı şirket yüzünden adına ulaşıp yazamadığım. açasın adam gibi bi site koyasın full kadronun adını?] gibi oyunculardan oluşan çok değerli bir kadrosu var. Bazı plastik malzemelerin seçimi gereksiz olmuş, yerlerine no name oyuncu koysan da bal gibi olurmuş. Sonuçlara bakınca da izlenirliğe bir katkıları olmadığı ve olamayacağı da ortada üstelik.. Kim mi? Eleştiriden öğrenen, rol paylaştığı iri isimlerin yeteneklerinden etkilenip, kendini geliştiren bir malzeme olmadığı için isim bile telaffuz etmeyeceğim. Neyse..

Çoğunluğun aksine projenin seçtiği ingiliz aksanlı Türkçe'yi çok sevdim, başarılı buldum. Ne tuhaf bir insanım değil mi? Ez cümle, Deli Saraylı AB'nin gösterdiği ilgiyi kabartıp listede biraz daha yukarılara doğru tırmanırsa ne hoş olur aksi halde 4-5 bölüm sonra tozlu raflardaki yerini alır. Yemin ederim, projenin fikrine de yazık olur. O sebep, biraz abanıp izleseniz diyorum..

Ah.. Unutmadan... Haluk Bilginer, Mehmet Turgut'a verdiği röportaj esnasında kendi adının da alfabetik sıra ile listelendiği sıfatı yani "oyuncu"ların bir kısmını "yavşak" olarak tanımlamış. olsun. Benim için mahsuru yok. Her insan evladı, her sözü söylemekte özgürdür. İstediği sözü söylemeye en çok da Haluk Bilginer'in hakkı vardır. Ancak kim yavşak, kim taşşak tartışmasını yeniden başlatırken bulunduğu sektörün sorunlarına da aynı rahatlık içinde dalmasını ve kemikleşmiş meseleleri yorumlamasını beklerim. Beklemek de benim özgürlüğüm. Yoksa popüler bir söylem peşinde koştuğunu daha da fenası an itibari ile bulunduğu mekanda volta atarak röportajını yayımlanmadan önce son birkez okuyup, onay vermediğine bin pişman olduğunu düşüneceğim.



Böyle yani..


.

Çarşamba, Eylül 15, 2010

Öyle bir geçer zaman ki


Metro'nun Taksim girişine 12 Dev Adam'ın portrelerini asmışlar. Her biri diğerinden mükellef fetiş objesi okullu kızlarımız dev portrelerin önünde dikilip fotoğraf çektiriyorlar. Fetiş objesi mi? Öyle değiller mi? Hepsinin eteği kıçının tepesinde, bak şu hallerine! Bu nasıl aciz bir argüman elin sabisi hakkında, edep yahu? Daha on yıl önce giydiğin yırtmaçtan kursağın görünüyordu, yakışıyor mu sana böyle konuşmak? Tamam da, ben İstiklal Caddesi'nin göbeğinde sergilemiyordum kursağımı, ayrıca.. Derken, durdum. Yolun ortasında durdum. İç seslerimin utanç verici kavgasının yarattığı şaşkınlıktan kurtulmak için Kızılkayalar'a girip çift kaşarlı tost yedim. Sustum. Sorgulamadım. Sadece karnımı doyurdum. Hesabı ödedim. Yeniden yürümeye başladım. Hızlı yürüyünce birkaç metreden sonra sağ dizim ağrıyor. Yavaşlıyorum. Sahiden yaşlanıyorum. Gün be gün eskilere benziyorum, eskiyorum. Eskidikçe tuhaf sosyal kurallara biat ediyorum. Bu içler acısı halim örselenmiş bedbin egomun, yıkılmış bedenimle elele vererek oynadığı acımasız bir oyundan mı mütevellit, bilmiyorum. Zaman işte, tuzu kuru ne de olsa, halinizi umursamadan geçip gidiveriyor.

"Öyle bir geçer zaman ki", dün gece Kanal D ekranlarında yayıma girdi. Projenin yönetmeni Zeynep Günay Tan ve sanat yönetmeni Murat Güney blog okurlarının yakından tanıyıp, bildiği isimler. Benim de mesleki aşklarına, işe gönül koyuşlarına, meseleyi profesyonel yöntemlerle kotarışlarına hayran olduğum iki genç insan, onları seviyorum, biliyorsunuz. Bu sebeple diziyi izlerken çok korktum. Yutkunmak zorunda kalmaktan, sevemediğim şeyleri görmezden gelmekten ürktüm. Hoş, artık dizi eleştirisi de yazmıyordum ama yine de korktum. Çünkü blogda olmasa bile, sözlükte bu proje ile ilgili iki satır fikir beyan etmem gerektiğini biliyordum. Ne sebeple kendimi bu kadar önemsediysem artık... Nitekim, dizinin yayımından sonra sözlükten aldığım içtenlikli bir mesaj öngörümü doğruladı. "Çalışmaya başladığımız ilk günden beri acaba ne yazacaksınız diye merak ediyordum" diyen sözlükdaşım sayesinde korkumun sebebini anladım. Galiba içten içe yeniden dizi eleştirmek istiyordum ama bir türlü yazmaya başlayamıyordum.

Başlıyorum. Coşkun Irmak, her insan evladına tek bir kez, (bilemedin üç) nasib olacak bir öykünün altına imza atmış. Bu hikayenin, sayfalarca süren o ince sızılı derin ağrılı detayları yaşanmadan kaleme alınabilir mi? Bilemedim. Önemli de değil ellerine sağlık olsun. Ne şanslı ki hikayesinin tek bir satırını bile heba etmeyecek kadar büyük yürekli bir yönetmen ile çalışıyor. Açık söylemek gerekirse dün gece bölümü izlerken hikayenin ağır işleyişine rating denilen imansızın ters tepki vereceğinden çok korktum. Nitekim, tekrarı aslından fazla izlenmiş. Ancak aslı da taş gibi ikinci sıraya yerleşmiş. "Öyle bir geçer zaman ki", bugün itibariyle rating listesinde anlı şanlı, bol starlı, milyon dolarlık kadrolu Ezel'in kenarına dahi yanaşamayacağı kadar yüksek ve parlak bir sonuç almıştır. Her iki projenin aldığı share ve ratingler arasındaki fark 1- 2 puanmış gibi görünse de profesyoneller aslında ne demek istediğim iyi anladı. Elbette cin fikirli kimi bezelye beyinliler projenin yayımlandığı kanalın izlenme oranının yüksekliğini sebep gösterip işin başarısından çalmaya kalkışacaklardır ama, yemezler. Aynı kanalda yayıma girip girdiği gün listenin dibini gören en az 5 işin adını ezbere sayarım.

Gelelim kadroya... Çok akıllı ve nispeten de ekonomik bir kadro kurmuşlar. Erkan Petekkaya, bugün "Ali Kaptan" karakteri ile çizilen çerçevenin içine oturacak, o çapta, görünümde, yaş çizgisinde ve oyun yeteneğindeki adaylar arasında akla gelecek en parlak ve doğru isimdir. Çok da güzel oynadı, gönlüne sağlık olsun. Ayça Bingöl ise son zamanlarda gözüme ilişen en yetenekli kadın oyuncudur. Yeterince ışıltılı, gereğince durgun ama iyi oyuncu. Gereksiz tek bir taş koymuyor rolünün üzerine, ne fiziksel ne de zihinsel olarak. Kadınsal kompleksleri de yok. Kadınsal kompleksten kastım ne mi? İsim vererek izah edeyim. Misal Hatice Aslan oyunculuk kapasitesini fiziksel komplekslerine gömdürmüş kayıp bir yetenektir benim nazarımda. Ekrana çıktığında, her göz göze gelişimizde sanki şöyle diyor: Ah bi salınsam, hala bunların hepsini cebimden çıkarırım ama neylersin ki yaşım geçti! Bu sinsi fikir de Aslan'ın, bir metrelik oyun yeteneğini kemip kemirip 3 karışa düşürüyor. Neyse konumuz o değil. Ayça Bingöl de henüz o yaşlarda değil. Ama Bingöl'ün bu yumuşak ve barışık hali onun uzun zaman boyunca, ekranda, çok daha iyi yerlerde, keyifle, rating yapan oyuncu etiketiyle bol bol rol kapmasına sebep olacaktır, bir kenara yazalım. Dizinin kadrosunda Wilma Elles, Yıldız Çağrı Atiksoy, Aras Bulut İynemli, Farah Zeynep Abdullah, Emir Berke Zincidi, Meral Çetinkaya, Mete Horozoğlu, Orhan Alkaya, Mehmet Gürhan, Zeyno Eracar, Nilperi Şahinkaya, Dila Akbaş, Tolga Güleç, Salih Bademci, Ferit Kaya, Simay Küçük, Sercan Badur, Yeliz Kuvancı, Şenay Aydın var. Şahsi fikrime göre de herhangi bir kast hatası da ya da oyunculuk gediği yok. Hepsinin gönlüne sağlık olsun.

Zeynep Günay Tan, viran olmuş bir şehirden 60'lı yılların mis kokusunu çıkarabildiği için nazarımda kıymetini katlamıştır. Üstelik de kadrajını kasmak zorunda kalmadan ferah feza çekmiş işte eski İstanbul'u. Elbette antremanlı, "Çemberimde Gül Oya" gibi büyük bir deneyimden geçmiş olması işini kolaylaştırır da, İstanbul gün be gün çökerken, saniyede bir değişirken onun da başarısını tamamen bu tecrübeye dayamak haksızlık olur. Gözümü yoran fotoğrafları da olmadı değil. Hani az da olsa, heves ettik elde ne var ne yoksa gösterelim havası sezmedim değil. Olsun. Kimseye bi zararı yok. Bu da benim edepsizliğim olsun. Ayrıca Zeynep Anne, ilk bölümü bütünüyle izlediği gün durumu görüp, notlarını almıştır çoktan. İkinci bölümü izlediğimizde bu yorgunluktan bizi kurtaracağından ve elindeki her "plastik malzeme"nin de göz bebeğine kadar giremeyeceğini anlamış olduğundan eminim.

Dizinin sanat yönetmeni Murat Güney'e söyleyecek tek bir sözüm var: Helal olsun. Kostüm, saç baş işleri de minik ve anladığım kadarıyla mecburen verilmiş küçük firelerle mükemmel çalışmış. Ellerinize sağlık. Devamlılık bakamadım heyecandan ama, gözüme bariz bir hata ilişmedi, tekrar bölümünde yakalarsam söylerim. Makyaja gelince, kimi "Plastik Malzeme"lerin makyajı gece rüyama girecek kadar abartılı idi ki, elden ne gelir? Sizin suçunuz değil, biliyorum. Makyaj değil, restorasyon ekibi gibi çalışmak zorunda kaldığınızın farkındayım, o yüzden ses etmiyorum. Velhalısıkelam, teknik ekibinden servis şoförüne, yönetmeninden yazarına, çaycısından oyuncusuna kadar herkesin ellerine sağlık. Bu projeyi okuyup inanan, ekrana sürmeye karar ve onay veren ekibe de minnettarım. Yolunuz bereketli olsun.

Bu arada, dün bu dizi için sözlükte fikir beyan ederken "Lale Devri bu kadro ile ilk 10'a bile giremez" demiştim. Yanılmamışım.


Böyle yani..
.

Pazar, Eylül 05, 2010

4. GÜN

Her sabah güne gözümü açıp, yüzümü yıkadıktan sonra bahçeye çıkıp ilk sigaramı yakarken kafamın içinde bir ses duyuyorum. Buğulu bir ses. Kafamın içindeki ses, "İki lokma birşey at ağzına da öyle iç şu sigarayı!" diyor. Önceleri sesi tanıyamıyordum. Artık kim olduğunu biliyorum. Annem. Sigaraya başladığım ilk günden, evden ayrıldığım o son sabaha kadar bıkmadan usanmadan bu cümleyi tekrarlayıp durdu. Her sabah bu sesi duyup, gülümseyerek elimdeki sigaraya bakıyorum ve aç karnına o ilk sigarayı yakıyorum. Başka sesler de duyuyorum ama onlar annemin öğüdü kadar düzenli değil. Mesela gece vakti sakız çiğnerken babanemin sesini duyuyorum, çıkar o sakızı ölülerimizin kemiklerini çiğniyorsun, diyor. Nadir zamanlarda da olsa keyifle Türk Kahvesi yudumlamaya çalışırken ananemin sesini duyuyorum, arap olursun içme, diyor. Kahveyi de içiyorum, sakızı da çiğniyorum.

Bu sabah sigara yakarken değişik bir ses duydum. Ciğerlerimin sesini. İlk kez öksürerek uyandım. Onlarca yıldır sigara içerim, hiç öksürmem. Bu sabah öksürdüm. Öksürüğüm sigarayı yakmamı engellemedi ama gidip paketteki sigaraları saydım. Dün gece açtığım pakette an itibari ile 7 dal sigara var. [Dal mı?] Daha az içmem gerektiğine karar verdim.

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

3. GÜN

Delirmiş olmalıyım. Evet, kesinlikle akli melekelerimi tam olarak yitirmiş sayılmasam da sinir katsayımın tavan yaptığı ortada. Dün gece rehavet içinde koltuğa yayılmış film izliyordum. Biliyorsunuz üst kat komşularıyl abaşım dertte, çöp atmaya devam. Üstelik bu sefer çöp atmaya çekinmeyen de orta yaşlı ingiliz bir kadın. İngilizce küfür ediyorum artık. Koltukta yatarken, bahçe kapısı da açıkken, bahçede küçük çaplı bir gümbürtü oldu. Yerimden kalkmadım ama Çeyrek fırlayıp havlamaya başladı. Yattığım yerden susturamayınca kalktım. Bahçe kapısının tam karşısında, evvelce farenin dolaştığı yerde, karanlığın örtemediği kadar beyaz bir "şey" duruyordu, Çeyrek de o şeye havlıyordu. Korkmuş salak! Arkasına bakıp beni görünce biti kanlanmış olmalı ki hışımla bilinmez şeye yaklaştı ve parçalamaya başladı. Fare ya da yaratık olmadığından emin olunca olaya müdahale ettim. Bir de ne göreyim? Bahçeye düşen şey, beyaz kağıtlara sarılıp sarmalanmış ve şeffaf bir poşete tıkıştırılmış kucak dolusu ot. Önce doğa tutkunu komşum çoban çantası kurutuyor sandım. Değilmiş.

Ancak ben, duruma ayana kadar bahçeme çöp atıldığını düşündüğüm içim avazım çıktığı kadar bağırmaya devam ettim. Saydım sövdüm. Ne komşuların pisliği kaldı, ne insafsızlıkları... Sarmalanmış otun içeriğine vakıf olmamla senkronize olarak sağımdaki binanın üst katından kıvırcık saçlı genç bir erkek başı uzandı. Kibar ve titrek bir sesle sordu:

- Utanmadan bir de çöp atmaya mı başladınız ulan bahçeye??? Yazıklar olsun! Aaaa! Bu ne ?? Bu çöp değil hay ağzına sıçayım yaaa..
- Şey.. Afedersiniz hanfendi benim beyaz bi kağıda sarılı paketim düşmüştü sizin bahçeye mi geldi acaba?
- Hee benim bahçeye geldi!
- Alabilir miyim ben onu?
- Alamazsın!!! atıyorum ben onu çöpe!!
- Peki sağlık olsun o zaman. İyi geceler..
- İyi gecelermiş.. İyi gecelermiş.. İyi geceler diyo ya utanmadan! Sen dua et ben polisi aramıyorum. Kapat tabii ışıkları!! Camı da kapat, camı daaa!

Bu ne iğrenç bir öfkedir yakama yapışan, anlamadım. Okur okur da belki utanırım diye yazdım. Neyse işte, otun bir kısmını Çeyrek'in ağzından almıştım, hemen veterineri aradım. Bi bok olmaz, en fazla uyur, dedi. Otu da çöpe attım. Geceyi hatırladıkça edepsizliğimin sınırsızlığına şaşıyorum. Hay Allahım ya!




./..


.